5 Şubat 2010 Cuma

Bilgin Gökberk


Hala çözemediğim bir adam Bilgin Gökberk. Dinlediğimde gayet mantıklı, sağduyulu yorumlar yaptığını düşünürüm. Yazıları ise "uzaylı" lakaplı Mustafa Topaloğlu'nun herhangi bir konuda konuşmasını dinliyormuşsunuz gibi hissettirir. Bu da öyle bir yazı. Ama ana fikri anlıyorsunuz :)

Aslında uzun süredir dile getirdiği ve benim de sonuna kadar katıldığım bir konu bu. Bu yazılarından birini buraya koymayı istiyordum, kısmet bu güneymiş.

***
Yuh!
10 yıl Ajax-5 yıl Milan- 5 yıl Barcelona, Kanalizasyon, Tele-Pazar
Futbolcu Rijkaard!
Ajax...Milan...Tekrar Ajax...Filan...
***
Ajax’la kazandığı... 4 Hollanda Lig Şampiyonluğu... 4 Hollanda Süper Kupası... 2 Hollanda Kupası... 1 UEFA Şampiyonlar Ligi... Falan...
Milan’la kazandığı... 2 Seri A Şampiyonluğu... 1 İtalya Kupası...
2 İtalya Süper Kupası... 2 UEFA Şampiyonlar Ligi.. 2 UEFA Süper Kupası...
2 Kıtalararası Kupa... Filan...
Hollanda ile kazandığı... 1 Avrupa Şampiyonluğu... Falan...
***
Teknik Direktör Rijkaard!
Hollanda Milli Takımı... Barcelona... Filan...
***
Barcelona ile kazandığı... 1 Şampiyonlar Ligi... 2 La Liga Şampiyonluğu... 1 İspanya Süper Kupası... Falan...
***
Yardımcısı!
Ajax... Barcelona... Filan...
***
Hollanda Milli Takımı’nda Hiddink’in ve Rijkaard’ın yardımcısı... Avustralya Milli Takımı’nda Hiddink’in yardımcısı... Barcelona’da Rijkaard’ın yardımcısı... Falan...
***
Bizimki!
“O mu bilir, ben mi” ve “ben ondan daha iyi bilirim” diyen...
Yenigün...
Yankı...
Vs...
Erkekçe...
Filan..
Cumhuriyet...
Sabah...
Yaşamdan Dakikalar...
90 Dakika...
Tele-Pazar...
Vs...
Falan..
***
Bir diğeri!
“Florya daki çaycının takıma katkısı ondan fazla” diyen...
Telegol...
Milliyet...
Sabah...
Karar Anı...
Filan...
Şansa Bak...
Kanalizasyon(Bayülgen’in filmi)...
Falan...
***
Diğerleri...
3 sene bu gaste...
1 sene şu tivi...
2 sene şu gaste...
Filan...
5 sene o gaste...
1 sene bu tivi...
Falan...
***
Filan falan...
***
Nokta!

4 Şubat 2010 Perşembe

Avatar: Derinlikli Görüntü, Sığ Düşünceler


"Ne zaman bir film çeksem, herkes bunun sinema endüstrisinin en pahalı filmi olduğunu söylüyor." James Cameron'un 1997 yılında Premiere'de yayınlanan röportajında sarf ettiği bu sözler, kendisinin sinemaya bakış açısını da özetliyor. Titanic, Terminator ve Aliens gibi filmleriyle ticari sinemanın en önemli yönetmenlerinden biri olduğu tescillenen James Cameron, yine büyük bir reklam kampanyası ve teknolojik devrim iddiasıyla uzun bir aranın ardından sinema salonlarına konuk oldu. Avatar, tüm zamanların en çok para kazandıran filmi olma iddiasıyla, hedef kitlesini başta pop-corn izleyici olmak üzere filme para verecek herkes olarak belirlemişti. Ben de çoluk çocuk, amca teyze herkesin oluşturduğu kervana katıldım ve dün filmi görme şansına eriştim.

Özel efektler ve teknolojik yeniliklerle ile sunulan Avatar, izleyiciyi etkileyici bir görsel işitsel bombardımana tabi tutarak ticari vaatlerini karşılıyor. Özellikle derinlik algısının bu kadar gerçekçi olarak yansıtılması büyüleyici. Bunun farkında olan James Cameron, özellikle açılış sahnesinde, uzay gemisinin içini ve geminin uzaydaki salınışını göstererek seyirciyi hayran bırakırken, çocukluğunda en çok etkilendiği film olan 2001: A Space Odyssey'i de yeniden hatırlatma şansı buluyor. Bunun yanına etkileyici ses kurgusunu da kattığınızda, izleyenlerin gerçekliğinin yerine geçmeyi amaçlayan bu film, abartılı bir sanal gerçekliğe izleyiciyi ikna ediyor. Böylece James Cameron'un, sizi sinemanın apayrı bir deneyim olduğuna inandırması zor olmuyor.


Bilim kurgu ve aksiyon türkerinin yan yana gelmesiyle oluşan filmin en önemli eksikliği ise hiç kuşkusuz bilim kurgunun yapıtaşı filmleri olan 2001, Alien(Ridley Scott'ın çektiği ilk filmden bahsediyorum) ve Blade Runner'ın felsefi derinliğine inememesi. Yine Cameron'un diğer sanatlardan bağımsız bir sinemayı düşlemesi de filmin üzerine tartşılabilecek yönlerini iyice azaltıyor. Filmin esas teknolojik yeniliği olan IMAX sisteminin kurulu olduğu bir sinemada izleme şansını bulamadığım için çok iddialı olmak istemem; ama teknolojik yenilikleri ne olursa olsun, bu kadar zayıf düşünsel altyapıya sahip bir filmi "devrim" olarak nitelemenin abartılı olacağı inancındayım. Nasıl edebiyatın klasik eserlerini sayarken, teknolojiyi ön plana alıp "matbaada basılan ilk kitap" sıfatına sahip olan eseri değerlendirmeye almıyorsak, bu filmi de sinemanın veya bilim kurgu türünün klasikleri arasında göremeyiz. Filmin bize yansıyan teknolojik yeniliğinin 15 yıl önce Show Tv'nin yılbaşında dağıttığı gözlükler olmasını ise arkamda oturan teyze, eşine çok güzel açıkladı: "Bu gözlüklerin gazeteden çıkanları kartondu, bak burada plastikten yapmışlar."


Filmin, çıkışında insanın sarhoş gibi yalpalamasına sebep olan görüntüdeki yeniliklerini bir kenara bırakıp filmin teması ve karakterleri üzerine kafa yoralım. Genel olarak, James Cameron'un filmde hem ilerici hem de tutucu anlayışa yer verdiğini söyleyebiliriz. Şirketlerin ve militarist anlayışın kaynağı olan hırsın yıkıcılığını ilerici anlayışın yansıması olarak görebiliriz; ancak film yapmaktaki esas amacı çok para kazanmak olan bir yönetmenin bu konuya içtenlikle eğildiğine inanmak biraz zor. Zaten ticari başarı uğruna etliye sütlüye karışmamayı seçen Cameron, filmde askerlerin şirket tarafından kiralandığını söyleyerek devletle bir çatışmaya girmekten kaçınıyor, örneğin askerler üzerinde Amerikan bayrağı yok, böylece Irak savşı'na dair göndermeler yapıldığına inanmıyoruz. Kurtarılan vatanın bir ağaç olması, filmin yorumlarının yalnızca çevre ile ilgili olmasını isteyen bir mesaj niteliğinde. Yine filmin kurtarıcısının da bir asker olması, kavramsal tartışmalara izin vermeyerek, yalnızca dünyada iyi askerler ve kötü askerler olabileceğinden dem vuruyor.


Filmin tutucu yanları ise saymakla bitmez, bu yazıda temel kavramlara değinmekle yetineceğim. Çevremizi korumazsak korkunç şeyler yaşanacağına dair bir mesaj içeren bu film, hem çevreye duyarlı bir toplum olmak için ilkel bir yapıda olmamız gerekirmiş gibi saçma bir öneride bulunuyor, hem de dünyanın sömürülen bölgelerinin kültürlerini, baldırı çıplak, ok-yay kullanan, doğaya hükmetmekten aciz mavi yaratıklar olarak, yani batı kültürüne kıyasla aşağıda göstererek, yönetmenin emperyalist komplekslerinden kurtulamadığını gösteriyor. Yüzlerce metre yükseklikten yapraklara atlamayı, kendisini öldürmeye çalışan kanatlı yaratığa binmeyi öğrenebilen müthiş yetenekli onbaşı, her nedense bir türlü yerel dili öğrenemiyor ve halkın liderliğini ele geçirdiği andaki can alıcı konuşmaları dahi İngilizce yapıyor. Avatar'lar ise batı dünyasından gelen bu "mesih"in üstün cesaretine ve yeteneklerine muhtaç durumdalar.

Filmde konuşulması gereken ikinci tutucu unsur da ataerkilliğe yapılan övgü. James Cameron'un dünyasında var olabilmek adına erkekleşen kadınlara hem Terminatör'deki Sarah Connor, hem de Aliens'daki Ellen Ripley karakterinden aşinayız. Avatar'da bilim kadınını Sigourney Weaver'ın canlandırması da şüphesiz Aliens'a bir gönderme içeriyor, Sigourney'nin 80'li yıllardaki cazibesi olmadığı için de filme seks unsuru olarak ikinci bir kadın eklenmiş. Bu kadınlar insiyatif sahibi olmak için erkekleşmek zorundalar, vicdanı temsil ettikleri için de saldırıya karşı duruyorlar; ancak tam da ataerkil dünyanın istediği gibi karar alma mekanizmasına hiç bir etkileri yok. Benden şimdilik bu kadar; ancak kadın yazarlardan filmin feminist bir eleştirisini okumayı gerçekten çok isterim.


Avatar'ın senaryosunun en büyük eksikliği ise hem bireyi hem de toplumu betimlemekten uzak karakterler. Filmde önyargıları besleyen bilindik karakterler dört bir yanımızı sarıyor, dediğim dedik bilim kadını, Avatar'ların dünyasını yok etmeyi amaçlayan bir albay, onbaşı rütbesiyle ne ara Rambo eğitimi aldığı anlaşılamayan ultra yetenkli asker Jake Sully ancak B-Tipi filmlerde görebileceğimiz basitlikteler. Bacaklarını kaybeden asker, Avatar kimliğinde bacaklarına ve dolayısıyla erkekliğine kavuşuyor, gücünü çeşitli testlerde ispat ediyor, kendisini seven bir kadına sahip oluyor ve kabile içinde kıskanılıyor. Biz de, bu ana karakter üzerinden aşkın her şeyi yendiği klasik Hollywood anlatısı içinde kendimizi tatmin ederek sinemadan ayrılıyoruz.

Sonuç olarak bu filmi türün klasik örnekleri ile karşılaştırmak yerine, pazar günü aktivitelerinin bir alternatifi olarak görmenin daha uygun olacağı inancındayım. Eğer tatil günü futbol maçına mı, alışverişe mi yoksa filme mi gitsem diye düşünüyorsanız, bu film sizin beklentilerinizi karşılayacak türden bir eğlenceyi vaat ediyor. Avatar'ın sinema dünyasına getirdiği yeniliklerin kullanım alanlarını hayal etmek de tabii ki heyecan verici; ancak maliyeti nedeniyle uzun bir süre seks ve korku unsurları içeren ticari filmlerin dışında kullanılacağını tahmin etmiyorum ve bu nedenle sinema dünyasında beklenildiği kadar ses getireceğini düşünmüyorum.

3 Şubat 2010 Çarşamba

Uzaylı Galatasaray!


"Oyun kuran stoper" ve "iki yönlü orta saha", "uzay takımı" denilen geyiğin en önemli parçalarından. Bu işi yapması istenen isimler ise Neill ve Mustafa. Kaptırdıkları topların haddi hesabı yok. Yenilen her baskıda sulanmış buz parçası gibi darmadağın oluverdiler.

Antalyaspor pas atılan her oyuncumuza anında bastı ve oyunumuzu gayet güzel bir şekilde bozmayı başardı. Biz aynı baskıyı yapmaya üşenince de top sürekli Antalyaspor'da kaldı. 3 yediğimiz Ankaragücü maçındaki gibi, rakibin paslaşmasını Barcelona'yı izler gibi izlemesi lazım bizimkilerin. Özellikle ilk yarıdaki Antalya için. Mehmet Özdilek, Yılmaz Vural'ı andıran antipatik hareketler edinmişse de takır takır oynayan bir takım yaratmış. Türkiye Kupası'nı da ciddi bir hedef olarak belirlemiş. Normalde bu kadar presi yapan Anadolu takımları 30. ve 60. dakikadan sonra dilleri dışarda gezer. Ama Antalyaspor son dakikaya kadar aynı azmi gösterip her topa bastı.

Rakibin bu kadar pres yapması, bizim oyundan daha fazla oyuncu düşürmemiz anlamına gelmeliydi isabetli paslar atarak. ama en ufak baskıda hatalı pas yapan, teknikten yoksun oyunculardan kurulu bizim atak başlatmamız gereken bölge. Durum böyle olunca da fark yemememiz büyük şans. Neyse ki Elano pas atmayı bilen tek isim olarak ilerisi için birazcık umut verdi. Ayhan'ın ise son kullanma tarihi geçmiş.

Jô ve Gio'dan birinin yerine adam gibi bir ön libero, Neill yerine de adam gibi bir stoper alınsaydı bu takım ikinci yarıda çok farklı olurdu. Baros'un -başka bir deyişle adam gibi bir forvetin- yokluğu da hissediliyor ama işler daha oraya gelmeden aksıyor.

Ufuk'un da duran toplarda saçma sapan çıkışlar yaptığını gördük. Zamanlaması çok feciydi. Yediğimiz ilk golde topun sekmesi Ufuk'u şaşırttı. İkinci golde de Necati'nin harika şutuna yapılabilecek çok bir şey yoktu. Yani gollerde hatalı olduğunu düşünmesem de Ufuk hiç güven vermedi bu maçta. Servet'e attığı uçan çift yumruk tam bir komedi.

Antalyaspor'la oynadığımız lig maçında bizi kurtaran Nonda'yı da analım buradan.

Söylemek istediğim bir şey daha var ki, sürekli konuşulan "Büyüklere karşı nedir bu hırs? Şampiyon mu olacaksınız?" itirazları gibi anlaşılmasın. Madem Antalya'nın yorulmak bilmeden oynayacak kapasitesi var, bu kapasiteyi her maçta kullanmalılar. Bu her Anadolu takımı için geçerli. Ama senelerdir bundan yoksunlar. Puan alınan her İstanbul maçından sonra düşüşe geçiyorlarsa, büyümeyi de haketmiyorlar. Uğur'un ayağını biçip sonra da artistlik yapan Necati bu gün bu kadar hırslı ve konsantre olmuş bir şekilde oynadıysa, çıksın tüm sezon adam gibi oynasın. Kaleciyi çaresiz bırakacak şutlar atsın, geriye gelsin gol çıkarsın, insanlar adam gibi futbol izlesin. Anadolu takımı şampiyon olup da Avrupa'da bizi rezil edecek diye korkmayalım biz de. Yoksa Antalyaspor'u Necati ve Veysel'in öpüşmesiyle duyarız anca.

2 Şubat 2010 Salı

Kuşaktan Kuşağa Akarcasına...


Dedemin Galatasaraylı olma sebebidir Metin Oktay. Babamı sırtına alıp, her fırsatta maça götürmesi, Metin Oktay'ı görsün diyedir.

Galatasaray'la o kadar özdeşleşmiştir ki, Galatasaray, O'nu; O, Galatasaray'ı milyonlarca insanın kalbinde yüceltmiştir. Yıllar sonra babamın, abimi sırtına alıp Galatasaray'ı izletmesi bundandır.

Ben doğduktan sonra çekilmiş ilk fotoğraflarımda sarı-kırmızı battaniyelere sarılmış olmam, Metin Oktay sayesinde filizlenmiş bir Galatasaray sevgisindendir.

"Bazen kral olmak taç giymek değildir. Soyunu sevgiden, unvanı halktan almaktır. Her doğan bebenin 'Metin' olmasıdır, kuşaktan kuşağa akarcasına."

İyi ki doğmuşsun Taçsız Kral.

Note to Self #3


* İçi boş bir ev tut. İçi hep boş kalsın ama komşuların güzel olsun.

* Meyhaneli falan bir şarkı varmış, neymiş o şarkı; öğren.

* Komşuya özür pastası yap.

* Tuğcu'nun köpeğine el koy. Haketti.

* Wireless şifresi, bir kızın ilişki durumu hakkında çok ciddi ipuçları verebilirmiş.

* "Zaman her şeyin ilacı" lafına kulak asma. Zira kendisi ilaç olduğu sırada uçup gitmesini de iyi biliyor.

* E o zaman "çivi çiviyi söker".

1 Şubat 2010 Pazartesi

Code Inconnu: Çağdaş Toplumda Şiddetin Kökenleri


Aile içi çatışmalar, esrar içmekten hayatını kaybeden çocuklar, televizyonlardan eksik olmayan cinayet haberleri, sokak kavgaları, metroda sözlü taciz ve gücünün yettiğine güç kullanmaktan çekinmeyen histerik bir toplum. 21. yüzyıla giren Avrupa toplumunun bayrak kenti Paris'te bir kaç gün içinde karşılaşabileceğimiz, şiddet içeren sıradan vakalar. Burjuva toplumunun zayıf noktalarını ve şiddetle iç içe geçmiş yaşamını yüzümüze vurmayı çok iyi bilen Michael Haneke'nin, 2000 yılında çektiği Bilinmeyen Kod (Code Inconnu) filminde bize sade bir görsellikle bu görüntüleri aktarırken, tartışılmasını istediği sosyal yapıyı onun gözünden inceleyelim.


Haneke toplumsal eleştirilerini sıralamaya başlamadan önce, açılışta Fransız toplumunun bütün sosyal tabakalarının bir araya geldiği bir sekansı bizlere sunuyor. Tek plan olarak çekilen bu sekansta, çiftlikte yaşayan; ancak yaşadığı hayattan kaçarak Paris'e gelen genç bir Fransız olan Jean, kaçak bir göçmen olarak dilencilik yapan kadına çöp fırlatıyor. Sağırlara eğitim veren Afrika kökenli Fransız yaşıtı Amadou ise bu durumdan rahatsız oluyor ve Jean'ın kadından özür dilemesini istiyor, Jean ise özür dilemek yerine Amadou ile kavgaya tutuşuyor. Duruma Jean'ın ağabeyinin kız arkadaşı Paris'li aktris Anne Lauernt'in de dahil olmasıyla olay büyüyor ve polis duruma müdahele ediyor. Polisin önyargılı yaklaşımı sonucu dilenci ve Amadou gözaltına alınırken, saf Fransızlar olan beyazlar serbest kalır.

Haneke'nin bütün bu karakterler üzerinden seyirciye aktardığı, zahiri bir görüntünün peşinden koşarken kendi yaşantısını kontrol etmekten bile aciz duruma düşen, toplumun gerçeklerine kayıtsız kalan kentsoylu sınıfının yarattığı "çağdaş Avrupa" imajıdır. Anne'ın rol aldığı filmlerde, kentsoylu sınıfa birbirlerini çok seven ve çocuklarını koruyan ideal aile yapıları örnek gösterilirken, korku duyulması gereken 20. katta yaşayan bir ailenin çocuğunun aşağıya düşmesidir. Halbuki hayatta şiddetin var olduğu çok daha gerçekçi olaylar yaşanmaktadır. Arap kökenli bir çocuğun metroda Anne'a sözlü olarak sataşması, gerçek hayatın bu tekinsiz atmosferinin bir örneğidir. Kentin birey odaklı yaşamında aile ise, çiftlik hayatında bırakılması gereken bir yüktür. Bu yükten duyulan rahatsızlığı vurgulamak için Haneke, çiftliğe gidilen sahnede, haber ajanslarında fotoğrafçılık yapan büyük oğlun yüzünü karartmıştır. Kosova'da yaşanan şiddeti, Parislilere sanal geldiği için aktarmayı başaran fotoğrafçı, ailesinin temel sorunlarını çözmekten acizdir.



Toplumun alt katmanlarına inildikçe sorunlar daha da büyür. Çiftlik hayatını beraber idame ettiren baba ve oğul arasındaki iletişimsizlik ve taşradaki sıkışmışlık hissi, karanlık ve kapalı mekanlarda yapılan çekimlerle seyirciye aktarılır. Açık mekanda yapılan ilk çekimde ise, Paris'in ve fotoğrafçı ağabeyinin etkisi altında kalan Jean, bir motora atlayarak çiftlikten kaçar. Taşradaki yaşamın getirdiği sıkıntılar büyük olsa da, bu kesimin de üstünlük kurduğu acınası bir alt sınıf daha vardır; onlar da göçmenlerdir. Göçmenlere karşı takınılan tutum, burjuva toplumunun içinde barındırdığı yabancı düşmanlığı nedeniyle oldukça serttir. Sokak kavgalarında, ilkokulda geçen bir esrar bulundurma vakasında ilk suçlanan onlardır. Bir göçmenin işlediği suçun cezası aynı ırktan gelen bütün bireylere mal edilir ve faşizme kapı aralanır.

"Çağdaş "Avrupa'ya onuruyla gelen öteki dünya insanları, burada dilenmek zorunda kalırlar; yine de tekrar gelmek için en çetin koşulları dahi göze alırlar. Onların bu ülkeye binbir zorlukla geldikleri anlar, Paris'in cafe'lerinde ilgi çekici aperatif hikayeler olarak sunulmaktadır. Fransa'dan bakıldığında, dış dünyanın dramları iki boyutlu fotoğrafların ötesine geçmemekte, Fransızların vicdanlarına işlememektedir. Kosova'dan gelen fotoğrafçı, arkadaşları tarafından "medeniyete hoş geldin" sözleriyle karşılanmaktadır; ancak bu medeni olma hali, şiddetin önünde engel olmaktan ziyade, şiddetin beslendiği bir kaynak haline gelmiştir.


Haneke 2000'lere giren Avrupa toplumunun portresini ucu açık kalan bu hikayelerle resmediyor. Yabancı düşmanlığı konusunda Fransa'daki tespitlerinin ne kadar haklı olduğuna, 2002'de aşırı milliyetçi Le Pen'in cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci olması ve 5 yıl sonra aşırı sağı merkez sağ ile bütünleştiren göçmen karşıtı Sarkozy'nin cumhurbaşkanı seçilmesiyle şahit olduk. Bu adaletsizliğe karşı durmak için atılacak ilk adımlardan biri de, Haneke'nin filmin sonunda sağır ve dilsiz çocuklardan oluşan koroya çaldırdığı davullara kulak vermek.

Dubbed the new Cristiano Ronaldo


Dün izleme fırsatı bulamadığım Arsenal - Manchester United maçının özet görüntülerini gördükten ve maç hakkındaki yorumları okuduktan sonra Nani'nin performansı üzerine biraz konuşmak istedim. Bu maçı farklı kılan ise, artık yılın 366. gününü de hasaba kattığımızda tam 5 yıl önce Highbury'de oynanan ve Manchester'ın 4-2'lik üstünlüğü ile biten maç ile olan benzerliği. Ayrıca bu performanstan yola çıkarak Manchester United'ın Ferguson döneminde ikinici Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu kazanmasını sağlayan takım üzerine de bir iki kelam etmek niyetindeyim.


Öncelikle 5 yıl öncesine gidelim. Mourinho'lu Chelsea'nin ligi salladığı 2004-05 sezonunda zirve yarışını devam ettirebilmek için sahaya çıkmıştı Wenger ve Ferguson'un öğrencileri. Wenger'in kurduğu, Henry, Berkamp, Pires, Vieira gibi yıldızları barındıran rüya takım, şampiyon ünvanı ve Highbury'de ligde 21 aya yakındır yenilmemiş olmanın güveniyle sahadaydı. United ise Beckham sonrası dönemde, Rooney ve C.Ronaldo gibi genç yıldızların yanında Keane,Scholes ve Giggs gibi tecrübeli isimlerle maça başlamıştı. Genel beklentiler Arsenal'in bu maçı kazanarak Chelsea ile zirve yarışına devam edeceği yönündeydi; ancak son birkaç yılda futbol tarihini değiştirecek olan kavruk bir Portekizli'nin dünya sahnesine çıkmak için o günü seçtiğinden kimsenin haberi yoktu.


Herkesin çok iyi bildiği gibi bu isim Cristiano Ronaldo'ydu. Beckham'ın gitmesinin ardından Ferguson'un ısrarıyla 7 numarayı sırtına geçiren bu adam o güne kadar iyi çalımlar atan; ancak bencil oyunu nedeniyle süper yıldız seviyesine çıkması beklenmeyen bir isimdi. Highbury'de 4 dakika içinde attığı 2 gol ile bu beklentilerin ötesine geçebileceğini gösterdi. Maçı 4-2 kazanan Manchester, o yıl şampiyonluğu Mourinho'nun elinden almayı başaramasa da, 2007 ile başlayan üç yıllık şampiyonluk ve bir Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu içeren efsanevi dönemin belirtileri, özellikle Ronaldo ve Rooney'nin performanslarıyla ortaya çıkmaya başlamıştı. Ronaldo da bu maçın ardından gittikçe artan performansı ile Altın Top ödülüne kadar ulaşmayı ve dünyanın bugüne kadarki en pahalı transferi olmayı başardı.


2007 yılında gelen şampiyonluktan sonra, Glazer'ların başa gelmesiyle para sorununu da halleden Ferguson, bu başarılı takımı uzun yıllara ambargo koyacak bir takımın temellerini atmak üzere harekata geçti ve kesenin ağzını açarak Nani, Anderson, Tevez gibi isimleri kadrosuna kattı. Burada Nani ve Anderson esas olarak Giggs ve Scholes'un gelecekteki alternatifleri olarak kadroya katılmışlardı; ancak ödenen yüksek bonservis ücretleri beklentileri de artırdı. Anderson zamanla takıma uyum sağlamayı başarsa da, Giggs'in süregelen performansına Ferguson'un Tevez-Rooney-Ronaldo'lu 4-3-3 (4-6-0 formatında) tercihi de eklenince, Nani'nin takıma katkı vermesi pek mümkün olmadı. 2008'de Şampiyonlar Ligi finalinin uzatma daikalarında oyuna giren ve takımın 5. penaltsını gole çeviren Nani, bunun dışında akılda kalan bir performansa da imza atamadı. Sonraki yıl Berbatov'un da forvet hattına eklenmesiyle iyice şansı azalan Nani, 2008-09 sezonunda yalnızca 13 lig maçına çıkabildi.


Bu sezonun başında C.Ronaldo'nun satılmasının ardından Ferguson planlarında değişiklik yaptı. Tevez'i de bırakmayı seçen Ferguson, yeni sezonda Rooney'nin üzerine kurulan 4-4-1-1 taktiğine geçiş yaptı. Bu taktikte kanatların eski akışkan (fluid) 4-6-0 sistemine nazaran daha klasik görevleri bulunmaktaydı. Nani'nin forma için rekabete girdiği isimler ise Valencia ve Giggs olacaktı. Aynı Ronaldo gibi Sporting altyapısından yetişen Nani'ye yeniden şans doğmuştu; ancak süperyıldız olması için gereken oyun bilgisine sahip olmadığı ve sisteme zarar veren bencil bir oyuncu olduğu da konuşulmaktaydı. Tıpkı 2004-05 sezonuna girilirken C.Ronaldo hakkında konuşulanlar gibi.


Dün akşama kadar kendini pek gösterme fırsatı bulamayan ve yalnızca attığı bir kaç şık gol ve sonrasında gelen taklalar ile tanınan Nani, kaderin cilvesi mi bilinmez ama, Ronaldo'nun unutulmaz Highbury performansından tam 5 yıl sonra yeni stad Emirates'de, Wenger'in aklından çıkmayacak bir performans gösterdi ve beklentileri karşılamak adına ikinci bir fırsatı kaptı. Attığı ilk goldeki çalımlar ve vuruş gerçekten olağanüstüydü; ama esas konuşulan gol Rooney'e asisti yaptığı ikinci gol oldu. Bakalım Nani bu performansın ardından adım adım büyüyerek Ferguson'un transferlerde ne kadar iyi tahminler yaptığını bir kez daha ispat edebilecek, ve Ferguson'un üçüncü jenerasyon ManU'sunun lideri olabilecek mi? Kırmızı şeytanlar adına sezonun ve ilerleyen yılların merakla beklenen yeni sorusu sanıyorum bu olacak.