Spot Işıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Spot Işıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2011 Salı

Spot ışıkları #8: Ultras Ahlawy ve Arap Baharı


Arap Baharı'na dair yazıların sonuncusunda, bu hareketi bir şekilde blogun içeriğine bağlamam gerektiğine inandım. Sağ olsun 11 Freunde dergisi, tribün gruplarının sosyal yaşamda ne tür roller oynayabileceklerine dair ilginç bilgiler edinilecek bir yazıyla imdadıma yetişti. Arap Baharı'nı inceleyen son yazı; Al-Ahly takımının, Mısır'daki devrim hareketine katılan taraftar grubu Ultras Ahlawy'nin lideri Amr Fahmy ile yaptığı röportajı içeriyor.

Amr Fahmy; ünlü blogger Alaa Abd El-Fattah, Arap televizyonu El-Cezire'de: " Al-Ahly'nin ultras'ı(taraftar grubu), Mısır Devrimi sırasında diğer siyasi partilerden daha önemli bir rol oynadı." açıklamasını yaptı. Bu doğru mu?

Kısmen doğru, çünkü mesaj yanlış bir noktaya gidiyor: Mübarek'in Mısır'ında, kendi Ulusal-demokrat partisi de dahil olmak üzere partiler yalnızca kağıt üstünde varlardı. Batı'dan bu demokrasi olarak görülüyordu; ancak gerçek farklıydı. Devrim sırasında bizim Ultras grubumuz da diğer bütün gençler gibi sokaktaydık. Bizim farkımız organize olmamızdı. Bunun da nedeni, Mübarek Diktatörlüğü döneminde tek gerçek muhalefet olmamızdı.

Grubunuzun nasıl bir organizasyonu var?

"Ultras Ahlawy", kulübün en büyük taraftar grubu. Üyelerimiz Kahire'nin her yerinden geliyorlar. İskenderiyeli "Ultras Devils" grubuyla birlikte, 40000'e yakın taraftarın olduğu Kuzey tribünü Talta Chimal'i kontrol ediyoruz. Bu iki büyük grup da, iki lider tarafından temsil edilen farklı küçük gruplara ayrılıyor. Her hafta buluşuyoruz ve önümüzdeki maçın planını beraber yapıyoruz: Koreografi için ne kadar materyale ihtiyacımız var? Kim aylık aidatını henüz ödememiş? Ama grubumuza ait bir yerimiz veya her zaman buluştuğumuz bir mekan yok. Bu, geçmişte polisin bize karşı eyleme geçmesini kolaylaştırırdı. Belki şimdi böyle bir yer belirleyebiliriz.

Amerikan dergisi "Sports Illustrated", Al-Ahly'nin yalnızca Afrika'nın en büyük kulübü olmadığını, ayrıca kıtanın en politik taraftarlarına sahip olduğunu yazdı.

Açıkçası kulübümüzün milliyetçi bir geçmişi var. Al-Ahly, İngiliz sömürgesi olduğumuz dönemdeki ilk Mısır kulübüydü ve 1919'da İngilizlere karşı olan devrime önderlik eden Saad Zaghlul, sonrasında Al-Ahly'nin başkanlığını yaptı. Biz grup olarak siyasi değiliz; içimizde komünistler de, liberaller de , anarşistler de, İslamcılar da var. Bizim aramızda yalnızca Mübarek sempatizanlarını bulamazsınız.


Mübarek karşıtlığınız nasıl oluştu?

2007'deki kuruluşumuzdan bu yana, kendimizi Mübarek'in polislerine karşı savunduk ve bu nedenle basın tarafından teröristler ve vahşi holiganlar olarak gösterildik. İtiraf etmeliyim ki, biz de onları çiçek atarak karşılamadık.

Futbol muhabiri Davy Lane, Mübarek yanlılarıyla olan kavgalarda Ultras taktiklerinin kullanıldığını şu şekilde yazdı: "Taş atanlar, araçları ateşe verenler ve cephanelik olarak kullanılan vidaları sağlayacak olanlar önceden belirlenmişti." Sizin gözlemlerinizle uyuşuyor mu?

Bu betimlemeler daha çok, devrimin başlangıcında sokaklara çıkmayıp, sonrasında Mübarek yanlılarıyla olan kavgalarda yardımcı olan Müslüman Kardeşler'e uyuyor. Biz sokak çatışmalarında aynı stadyumda yaşanan çatışmalarda olduğu gibi davrandık: Coplarını çıkaran polislere yolu kapattık. Ve inanın ki, geçmiş yıllarda bizleri darp eden polislere dair pek çok tecrübe edindik. Bu bir savaştı ve biz kazandık.

Sizin grubunuzdan kurban verilenler var mıydı?

İki ultras üyesi sokak savaşları sırasında hayatlarını kaybettiler. 25 ve 28 Şubat'ta polisler tarafından vurularak öldürüldüler. İçimizden kaç kişinin hafif veya ağır yaralar aldıklarını tam olarak söyleyemem. Ancak eminim ki sayı çok yüksekti.

Ultras grubunuz yalnızca şiddetli sokak çatışmalarında yer almadı, ayrıca organize hareket etmeleri nedeniyle de övüldü. Bunu nasıl yorumlamalıyız?

Benim için, samimi söylüyorum, bu kahramanlık övgüleri biraz fazla. Biz şehitler olarak anılmak istemiyoruz; ama Ultras grubu bir yönüyle diğer öfkeli genç Mısırlılardan farklıydı: Bizim polisten korkumuz yoktu; çünkü biber gazı ve sallanan coplar bizim için yeni bir şey değildi. İnsanlar sokakta savaşırken bizim en önde bulunmamız gayet anlaşılabilir bir durum.


Gösteriye katılan gruplar müzelerin yağmalanmasını engellerken de orada mıydınız?

Evet, bizden bir grup oradaydı. Ama özel bir dirençle karşılaşmadık. Her Mısırlı müzelerin anlamını bilir, ve hepimiz bir grup aptalın kaosu kullanarak Mısır'ın geçmişini tahrip etmesini engellemek isteriz. Bunu, polisin hiç bir zaman ortalıkta olmamasına karşın başardık.

En büyük rakibiniz olan Zamalek SC'nin Ultras grubunun Mübarek'in saflarında kavgaya katıldığına dair söylentiler var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Prensip olarak rakibimiz üzerine tek kelime etmek istemiyorum.

Kuzey Afrika'daki devrimler ilk olarak Tunus'ta başladı. Orada da futbol taraftarları aktifler miydi?

Aslına bakarsanız dostlarımız olan Esperance Tunis Ultras grubu, Tunus'ta bizim Mısır'da oynadığımıza benzer bir rol oynadılar. Onlar bizim ruh kardeşlerimiz, bizimle benzer sosyal arka plana sahipler ve onlar da yıllardır polisle mücadele ediyorlar. Biz de zaten uzun süredir iletişim halindeyiz, birbirimizi pek çok kere ziyaret ettik. Ve tabii ki politika üzerine de konuşuyoruz.

Devrim hareketinin başlamasıyla birlikte futbol maçları yasaklanmıştı, şimdi maçlar tekrardan oynanmaya başlandı. Peki neler değişmişti?

Normalde maçlar polis kontrolünde geçerdi. Maçtan bir önceki gün polislerin bizim giriş kapımızda beklediğine ve bizleri hapse attığına pek çok kez şahit olduk. Polis bize pislikmişiz gibi davranıyordu.Bugün işler değişti ve kulüp yönetimi de stadyumun güvenliği konusunda bize güveniyor. Baskı altında geçen bütün o yıllardan sonra bu tarihi bir andı.

İlk seferinde stadyumdaki atmosfer nasıldı?

Bunu kelimelerle tarif etmek imkansız, öyle nefes kesiciydi ki! 18 Mart'ta Afrika Şampiyonlar Ligi elemelerinde Talta Chimal'i kırmızıya boyadığımızda, herkes tezahürata başladığında, işte o zaman herkes özgürlüğü tam anlamıyla o anda hissetti. İnsanların suratında şunlar okunabiliyordu: Burada, artık korku duymalarına gerek kalmayan özgür Mısırlılar var. Büyüleyiciydi.

Devrim sırasında tribünde bir şeyler değişti mi?

Kesinlikle. Mübarek rejimi organize genç futbol taraftarlarına göze batan çöp muamelesi yapmaktaydı. Futbol hastası bir millet olmamıza karşın; taraftar kültürü, özellikle de Ultras kültürü, Mısır'da on yıllar boyunca baskı altındaydı.


Artık pislik olarak değil de, özgürlük savaşçıları olarak görülüyor olmak nasıl bir duygu?

Biz sadece polis ve Mübarek için pisliktik, onların dışında bize önceden de saygı duyuluyordu. 2008'de Kamerun temsilcisi Coton Sport Garoua'ya karşı oynayıp kazandığımız Şampiyonlar Ligi finalinin ardından, teknik direktörleri "Al-Ahly bugün sahada bir kişi fazlaydı, o fazlalığı yaratan da Ultras grubuydu" açıklamasını yaptı. Gazetta dello Sport bizi "cehennem Kurvası" olarak adlandırdı. Ve 2009'da iki aylık bir boykota gittiğimizde, oyuncular bize yeniden stadyuma dönmemiz için mektuplar yazdılar.

Baharda hür bir oylama için yolu açan anayasa referandumuna katıldınız mı?
Tabii ki. Bunun için savaştık, bunun için insanlar kötü olaylara maruz kaldılar. Mübarek döneminin sona ermesinin ardından yapılan referanduma 18 milyon Mısırlı katıldı. Şanlı ulusumuz için tarihi bir andı.

Hangi partiye oy vereceğinize şimdiden karar verdiniz mi?

Biraz ileri gittiğimin farkındayım; ama benim partimin ismi "Ultras Ahlawy".

Amr Fahmy, bu röportaj için fotoğraf çekmemizi istemediniz. Hala baskılardan mı korkuyorsunuz?

Hayır, bunun başka bir sebebi var: Cevapları ben verdim; ama grubumuz adına konuşuyorum. Ve ben "Ultras Ahlawy"nin yalnızca küçük bir parçasıyım. Benim yüzümün kimseyi ilgilendirmediğini düşünüyorum.

Not: Fotoğraflar romanistabukowski.blogspot.com adresinden alınmıştır.

20 Mayıs 2011 Cuma

Spot Işıkları #7 - Arap Baharı 2. Bölüm


Arap Baharı'nı değerlendiren ilk yazıda, hareketi tetikleyen unsurların neler olduğuna değinmiştim. İkinci bölümde ise bu hareketin gündeme taşıdığı bazı konular üzerine değerlendirmeler yapmak istiyorum. Bu amaçla, Arap Baharı'nın gündeme getirdiği veya muhtemelen getireceği konuları üç başlığa ayırdım.

1) İnternet Kuşağı Demokrasi Peşinde


Arap Baharı dünya kamuoyunda tartışılırken; facebook, twitter gibi sosyal iletişim ağlarının bu örgütenmede oynadığı rol ağızlardan düşürülmedi. Bunun arkasında yatan iki sebebin, lidersiz bir devrim hareketine ilk defa tanıklık edilmesi ve bazı medya kuruluşlarının vurguyu "halk hareketi" kavramından alıp, Batı kültüründen etkilenen yeni kuşak deyimini kullanmak istemesi olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle bu lidersiz devrim ve internet üzerinden örgütlenme kavramlarına göz atalım. Lidersiz bir "devrim" hareketi, değişen koşullardan ziyade, hareketin altında ideolojik bir temellendirmenin olmamasından kaynaklansa da; iletişim teknolojilerinde değişen topolojinin bu hareketlerde oynadığı rolü yadsıyamayız. Vizontele'den bir alıntıyla, "Zeki Müren'in de bizi görebildiği" yeni iletişim ağları; ağın kendisini, bilgiyi paylaşan merkezden daha önemli kılıyor. Haberleşmek için geçen sürenin mikro ve nano-saniyelerle ölçüldüğü internet dünyasında, 23 yıllık Mübarek iktidarının 29 günde sona ermesi çok da şaşırtıcı değil.

Mevcut ağ yapılanması, dünyanın her yerinden insanlara birey olarak kendilerini ifade etme hakkı tanıyor. İnternetin, farklı sosyal katmanlardan insanların bir araya gelmesini kolaylaştırması da hareketleri hızlandıran önemli bir faktör oldu. Ayrıca, Orta Doğu'da büyük çoğunluğun 25 yaşın altında olması da, teknolojinin daha kolay benimsenmesini sağlıyor. Batı dünyasında, "Benim kızımın cep telefonuyla her gün 99 farklı açıdan çektiği fotoğrafları yayınlamak için kullandığı facebook, nasıl oluyor da halk hareketini tetikliyor?" gibi soruların sorulmasını doğal karşılıyorum. Bu konu için yorumum, sosyal iletişim ağlarının katkısının, yalnızca bireyin varlığını ispat etmesine olanak sağladığıdır. Kişinin, kendini üretim üzerinden mi yoksa tüketim üzerinden mi tanımlayacağı, tamamiyle tercih meselesidir.

2) Gerçek "Post-kolonyal" Devrim mi?


Tahrir meydanının isminin özgürlük anlamına gelmesinden yola çıkan bazı yazarlar, Arap Baharı'nı gerçek post-kolonyal devrim olarak tanımlamışlar. Arap halklarının taleplerini ortaya koydukları onurlu duruşlarına saygı göstermeme ve Batı'nın; Arapların ve Müslümanların demokrasiye kültürel nedenelerle ulaşamayacağı şeklindeki kibirli tavrını bir kenara bırakmasına neden olan hareketi takdir etmeme karşın, bu harekete devrim adını vermenin fazla iddialı olduğu kanısındayım.

İlk sıraya, hareketin öncü gücü olan internet gençliğinin, bağımsızlığa gidecek yolu açacak olan ideolojik altyapıdan yoksun olmasını koyuyorum. Sosyo-ekonomik faktörlerin itici güç olmasına karşın, hareket boyunca ana sloganın demokrasi olarak kaldığını ve yeni bir ideolojik yapılanmanın oluşmadığını gözlemledik. Şimdilik "üçüncü yol" olarak tanımlanan bu hareket, kendisinden önceki "post-kolonyal" süreçte, bölgede hakim iki ideoloji olan milliyetçilik ve politik İslam'a karşı kendini nasıl konumlandıracak? Kadın hakları, işçi hakları gündeme ne ölçüde gelecek? Bu soruların yanıtlarını henüz bilmiyoruz. Mevcut tabloda, demokratik yapılanmada en güçlü örgütlenmelerin yine milliyetçilik ve İslam çatıları altında olacağı görülüyor.

3) Yeni Rejimlerin İsrail ile İmtihanı


Obama yönetimindeki ABD hükümeti, yeni demokratik yapılanmaların içinde olası El-Kaide örgütlenmelerinin güç kazanmasını engellemek için elinden geleni yapıyor. Bin Laden'in öldürülmesinin ardından böglede ciddi karışıklıkların yaşanmamış olması da, ABD'nin bu konuda şu ana kadar işleri istediği doğrultuda götürebildiğinin göstergesi. Ancak, herkesin bildiği bir gerçek var ki, İsrail - Filistin arasında barış süreci tamamlanmadığı sürece, Orta Doğu'da radikal örgütlerin iktidarı ele geçirmesi her zaman için olası. Savaşın kin ve nefreti körüklediği bölgede, İslamcı örgütlerin kamuoyu desteği kazanmasının önüne, yalnızca örgüt liderlerini yok ederek geçmek imkansız.

Obama, bu konuda adım atarak, barış sürecinde 1967 Arap-İsrail savaşı öncesi sınırlarının temel alınması gerektiğini açıkladı; ancak Netanyahu ile yaptığı görüşmelerden herhangi bir sonuç alınamadı. Bu süreç olumsuz devam ederse (ki aksi yönde bir gelişme olacağına inanan var mı bilmiyorum), henüz kurulmayı dahi başaramamış demokratik rejimler, İsrail - Filistin gerginliğinin yarattığı kriz dönemlerinde, karşı-devrim hareketleriyle karşı karşıya kalacaktır.

Fotoğraflar:

guardian.co.uk
time.com

19 Mayıs 2011 Perşembe

Spot Işıkları #6 - Arap Baharı 1. Bölüm


Spot Işıkları'nın bu bölümünde Arap Baharı'nı tartışmak istedim. Diğer yazılara göre biraz uzunca olacağı için "hikayenin bugüne kadar olan kısmı" ve "önümüzdeki süreç" üzerine iki ayrı yazı hazırlamaya karar verdim. Bu ilk bölüm, bugüne kadar yaşanan sürece yoğunlaşıyor.

90'larda Huntington'ın medeniyetler çatışması tezlerinin gündemde olduğu dönemde, Arap dünyası ve genel olarak İslam Dünyası; güçlü liderleri seven, uyuşuk toplumlar olarak görülmekteydi. Bu nedenle Arap diktatörlere karşı bir hareket herkesi şaşırttı. "Nasıl başardılar?", "Neden şimdi?" soruları etrafta dolanırken, Mısır'da ordunun müdahalesi ve Libya'da Kaddafi'nin kendi halkına ateş açması üzerine Batılı devletlerin müdahale kararı, durumu bir halk hareketi olmaktan çıkarıp, çok bilinmeyenli bir denkleme dönüştürdü. Obama'nın 2009 yılında Kahire Üniversitesi'nde yaptığı konuşmayla Orta Doğu'da başlayan yeni süreç, Obama'nın bugünkü açıklamalarıyla yeni bir döneme gireceğe benzerken, hareketlerin başlangıcında sorulan sorular ve bugün gelinen nokta üzerine bazı notlarımı paylaşmak istiyorum.

Arap dünyasındaki huzursuzluğun temelleri şüphesiz ki çok eskilere dayanıyor; ancak özel olarak Tunus'da yaşanan Yasemin Devrimi ve Arap Baharı'nın başlaması için ilk kıvılcımı yakanın Wikileaks belgeleri olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz. Dünya kamuoyu, Wikileaks belgelerinden Tunus'taki yolsuzluklar, Yemen hükümetinin ABD'den para alıp kendi topraklarını bombalattırması gibi kirli ilişkileri öğrendi. Normal şartlar altında bölgenin karışacağını tahmin etmek zor değildi; ancak Arap dünyasına dışarıdan bakanların layık gördüğü "uyuşukluk" hali kafada soru işaretleri bırakmaya devam ediyordu.

Bütün Arap dünyasını içine alan hareketleri başlatan olay ise Tunus'ta gerçekleşti. Bouazizi isimli sokak satıcısının, bir kadın polisin üzerine tükürmesi üzerine polisi şikayet etmesi, şikayetin dikkate alınmaması üzerine de kendisini yakmasıyla başlayan isyan, 10 gün içinde diktatör Zeynel el Abidin bin Ali'nin ülkeyi terketmesiyle sonuçlandı. Düzene olan inancın sarsıldığı Arap ülkelerinde, diktatörlerin gidebileceğine dair inancın doğması, birbiri ardına isyan hareketlerini başlattı.


İsyan hareketlerinin en önemli durağı ise Mısır oldu. Mısır, coğrafi ve politik olarak bölgede oynadığı ağabey rolü ile diğer ülkeleri etklieyecek konumdaydı. 1952'de yaşanan Nasır devrimi de bölgede böyle bir etki yapmış ve bölgede birbiri ardına milliyetçi diktatörlüklerin kurulmasına öncülük etmişti. Benzer şekilde, el Kaide benzeri şekilde cihat talep eden İslami oluşumların ilki de Müslüman Kardeşler tarafından Mısır'da kurulmuştu. Mısır'ın rolünün bir diğer önemi ise Batılı devletlerin hangi safı tutacağını belirleyecek olmasıydı, zira Mübarek hem İsrail'in hem de ABD'nin müttefik olarak gördüğü "iyi" bir diktatördü.

ABD'nin kısa bir süre nabzı ölçtükten sonra, hareketin gereken boyutlara ulaştığını gördü ve Mübarek'in arkasında durmayacağını dünyaya ilan etti. Bu durum, Arap Ligi'ndeki liderler arasında bir süreliğine paniğe yol açtı. Mübarek, tarafından dünya kamuoyu tarafından Berlin Duvarı olarak görülüyordu ve onun gitmesinin ardından diğer diktatörlerin de gideceği umudu taşınıyordu. (Not: Bu Berlin Duvarı benzetmesini Guardian'dan aldım; ancak Batı dünyasında Berlin Duvarı benzetmesinin sıkça yapıldığını eklemem gerekiyor. Örneğin Die Zeit gazetesi, bu isyan dalgasını Berlin Duvarı'nın yıkılmasından bu yana yaşanan en önemli gelişme olarak yorumluyor.)

Mübarek'in gidişinin ardından, dünya kamuoyunun genel desteğini alan harekete dair şüpheler oluşmasını sağlayan iki gelişme yaşandı. Birincisi, Mısır'da diktatörün devrilmesinin ardından iktidarın halkın yerine orduya geçmesiydi. Protestocular, demokrasi gelmediği takdirde tekrar sokaklara döneceklerini ilan ederek meydandan ayrıldılar. Oluşan belirsizlik atmosferi, olayların üzerinden 100 gün geçmesine karşın dağılmadı. Süreci baltalayan ikinci nokta ise, kuşkusuz Bahreyn'de yaşanan gelişmelere Suudi Arabistan'ın kanlı müdahalesine Batı dünyasının sessiz kalmasıydı. Halkların onurlu duruşuna karşı Batı'nın gösterdiği ikiyüzlülük, bölge halkının Batı nefretini körüklerken, dünya kamuoyunun da gelişmelere temkinli bakmasına neden oldu.


İlk yazıyı, Barack Obama'nın; Orta Doğu'da demokratik yönetimlere kapı açan ve bir anlamda süreci başlatan Kahire konuşmasına, yani sürecin başına dönerek bitirelim.

"I know there has been controversy about the promotion of democracy in recent years, and much of this controversy is connected to the war in Iraq. So let me be clear: No system of government can or should be imposed by one nation by any other. "

Çeviri: "Demokrasiye verilen destek üzerine son yıllarda anlaşmazlıklar olduğunun farkındayım, ve bu anlaşmazlıkların çoğu Irak'taki savaşla bağlantılı. Burada açıkça ifade edeyim: Hiç bir sistem veya hükümet, bir ulus tarafından bir diğerine dayattırılamaz."

(Not: Bush'un savunma bakanı Donald Rumsfeld, büyük bir yüzsüzlük örneği göstererek Irak işgalinin bu demokratik hareketleri başlatmak amacıyla yapıldığını iddia etmiş. Kendisine, ölen insanların seçimlerde oy verme şansı olmadığını hatırlatarak konuyu kapatalım. - Kaynak Guardian Weekly)

"America respects the right of all peaceful and law-abiding voices to be heard around the world, even if we disagree with them. And we will welcome all elected, peaceful governments -- provided they govern with respect for all their people."

Çeviri: "Amerika, bütün barışçıl ve yasalara uyan seslerin tüm dünyada duyulması hakkına saygılıdır, görüş ayrılığında olsak dahi. Ve, bütün insanlarına saygı gösteren bir yönetim tarzını benimseyen bütün barışçıl, seçilmiş hükümetleri hoş karşılayacağız."

Metnin tamamı için: http://www.whitehouse.gov/the-press-office/remarks-president-cairo-university-6-04-09

Kaynaklar:

Guardian Weekly - çeşitli sayılar
Der Spiegel Nr. 5/ 31.1.2011
whitehouse.gov
"Labor Is Not a Commodity" blog

Fotoğraflar:

wikipedia.org
guardian.co.uk

30 Mart 2011 Çarşamba

Spot Işıkları #5 - Euro 2012 Elemeleri Bölüm 2


Spot Işıkları'nın 5. bölümünde Euro 2012'nin kalan 4 grubunda şimdiye kadar yaşananlara bakalım.

F Grubu


Hikayenin buraya kadarki kısmı

1- Yunanistan 5 maç, 11 puan
2- Hırvatistan 5 maç, 10 puan
3- İsrail 6 maç, 10 puan
4- Gürcistan 6 maç, 9 puan

Euro 2004'ü izleyenlere "5 maçta 5 golle grup lideri olup grup liderliğini elde eden takım kimdir?" sorusunu sorarsak ortak cevap Yunanistan olacaktır. O nedenle Malta'yı 90+3'te gelen golle zar zor yenebilen Yunanistan'ın durumunda şaşılacak bir şey yok. Hırvatistan, Gürcistan karşısında aldığı şok yenilgiyle zirveyi kaptırdı ve rakibini de yarışa ortak etti. 4 takımın zirve mücadelesi, ilerleyen maçlarda gerilimi yüksek maçlara sahne olacak.

Esas Soru: 4 takımlı zirve mücadelesi izlemeye değer mi?

Euro 2012'ye katılacak en azından bir takımı belirleyeceği için kesinlikle izlemeye değer. Ama bileti alacak takımın Hırvatistan dışındaki adaylardan birinin alması durumunda, turnuvanın en az potansiyelli ekibine doğrudan bir bilet verilecek. Bunun Türkiye için de bir anlamı olduğunu düşünüyorum. 9 gruplu eleme sistemi devam ettiği takdirde, favori olan 8 ülkenin yanında UEFA sıralamasında 9. olan takım birinci torbaya geçiyor ve turnuvalara katılma ihitmali de ciddi olarak artıyor. Türkiye'nin turnuvalardaki birinci hedefi bu 9. sırayı ele geçirmek olmalı.

G Grubu


Hikayenin buraya kadarki kısmı

1- İngiltere 4 maç, 10 puan
2- Karadağ 4 maç, 10 puan
3- İsviçre 4 maç, 4 puan
4- Bulgaristan 4 maç, 4 puan

Elemelerin en büyük sürprizinin yaşanmakta olduğu G Grubu'nda Karadağ; kısa tarihinin en görkemli hikayesini yazma yolunda adım adım ilerliyor. Bu ay maç oynamamalarına karşın, İsviçre - Bulgaristan maçından çıkan beraberlik onların avantajını artırdı. Karadağlıların önünde zirveye oturan İngiltere ise sorunsuz bir eleme turu geçirip Euro 2012 biletini elde edeceğe benziyor. Peki o zaman Karadağ hakkında neden bu kadar çok konuştun diye soranlara esas sorumuz yanıt versin.

Esas Soru: Karadağ en iyi ikinci ünvanını koruyabilecek mi?

Şu an en iyi ikinciler listesinin tepesinde bulunan Karadağ, aynı sayıda maç oynadığı takımlara da 3 puanlık fark yapmış durumda. Bu da Karadağ'ın bir ekstra beraberlik hakkı olduğu anlamına geliyor ki, 4 maçlık kısa bir periyot için oldukça önemli bir avantaj. Eğer grubun son maçı olan İsviçre - Karadağ maçına İsviçre iddiasız olarak çıkarsa Karadağ doğrudan katılım biletini almak için büyük bir şans elde eder. İsviçre'nin maça iddialı çıkması ise play-off bileti için gergin bir karşılaşma vaat edecektir.

H Grubu


Hikayenin buraya kadarki kısmı

1- Norveç 4 maç, 10 puan
2- Portekiz 4 maç, 7 puan
3- Danimarka 4 maç, 7 puan

H grubu, üç aday arasında yaşanan kıyasıya çekişmeyle bir eleme grubunun ruhunu iyi şekilde yansıtıyor. Grupta Norveç, Portekiz ve Danimarka arasında oynanacak final maçları, bir büyük ödül ve bir teselli ödülü sahibi çıkaracak. İlk devre sonunda 3 puanlık avantajı elde eden Norveç, bu avantajını grubun son maçlarına kadar korumaya çalışacak; ancak haziran ayında oynanacak maçların sonunda 3 takımın 10 puanda eşitlenmesi de ihtimal dahilinde.

Esas Soru: Paulo Bento ile yakalanan ivme Portekiz'i liderlik koltuğuna oturtacak mı?

3 takım arasında kıyasıya bir liderlik çekişmesi var; ancak üçlü arasında büyük favorinin Portekiz olduğu gerçeğini es geçmeyelim. Paulo Bento'nun gelişinin ardından 2 maçta gelen 6 puan ve 4-0'lık İspanya galibiyeti ile ivme yakalayan Portekiz, evindeki maçta Norveç'i geçerse elde edeceği liderlik koltuğunu bırakmayacaktır. Kuzeylilerin çekişmesi de play-off biletine yönelik olabilir.

I Grubu


Hikayenin buraya kadarki kısmı

1- İspanya 5 maç, 15 puan
2- Çek Cumhuriyeti 5 maç, 9 puan
3- İskoçya 4 maç, 4 puan
4- Litvanya 4 maç, 4 puan

Sonuçların daha başlamadan bilindiği grupta şaşırtıcı bir gelişme de olmayınca, dünya şampiyonunun grubu elemelerin en heyecansız gruplarından biri haline geldi. Play-off mücadelesinde ise Litvanya'nın şansının ciddi anlamda devam ettiğini söyleyebiliriz. Üst üste iki Liechtenstein maçı oynaacak olan bu Baltık ülkesi, Çeklerin İskoçya'ya takılması halinde ikincilik için Çek Cumhuriyeti ile puanları eşitleyebilir. Litvanya'nın İspanya ile de maçı kalmadı.

Esas Soru: İskoçlar yarışa dahil olacak mı?

Bahsettiğim yarış elbette play-off'a kalma yarışı. Şu anda puan tablosu rekabeti pek yansıtmıyor; ama hem Litvanya hem de İskoçya'nın ikincilik için önemli kozları var. İskoçya'nın fikstür avantajı Çek Cumhuriyeti ve Litvanya ile iç sahada karşılaşacak olmaları. 4 gün içinde oynayacakları bu iki maç grubun gidişatını belirler. Eğer İskoçya bu maçlarda yarışa dahil olamaz ise, grubun son maçı olan Litvanya - Çek Cumhuriyeti maçı play-off biletinin kime çıkacağını belirler. Eğer İskoçya yarışa girerse grup tam anlamıyla karışır.

Spot Işıkları #4 - Euro 2012 Elemeleri Bölüm 1


Avrupa'da dün akşam oynanan maçların ardından eleme gruplarında ilk devreler tamamlanmış oldu. Oluşan tablo Euro 2012 için dağıtılan 14 biletten 5'inin sahiplerini büyük olasılıkla bulduğunu gösteriyor. Grup birincilerine verilen diğer 4 bilet için ise bazı gruplarda tam 4 adet aday bulmak mümkün. En iyi ikinci ve play-off'lardan verilecek son biletleri hesaba kattığımızda ise toplam aday sayısı 33'ü buluyor. Bu da demek oluyor ki, eleme maçlarında önümüzde çok çekişmeli ve heyecanlı geçecek bir fikstür var. Bu yazıda gruplardaki son durumlara ve aday ülkelerin Euro 2012 finallerine katılma ihtimallerini spot ışıkları formatıyla inceleyelim. Değerlendirmeleri okurken yan gözle bu adrese bakmanız faydalı olacaktır.

A Grubu


Hikayenin Bugüne Kadarki Kısmı

1- Almanya 5 maç, 15 puan
2- Belçika 6 maç, 10 puan
3- Türkiye 5 maç, 9 puan

Milli takımımızın içinde yer almasından dolayı hikayesini çok iyi bildiğimiz bu grupta, Almanya beş maç sonunda Ukrayna-Polonya vizesini almayı başardı diyebiliriz. Günümüz futbolunun yaygın dizilişi 4-2-3-1'i en iyi uygulayan takım olan Almanya, maçları birer birer kazanırken gençleşme hamlelerini de sürdürüyor. Onların 2010 Dünya Kupası'ndan bu yana devam ettirdikleri iyi performans nedeniyle, esas sorumuz play-off adaylarına dair.

Esas Soru: Adaylık başvurumuz Brüksel'den onay alacak mı?

Avusturya play-off bileti için olan iddiasını bir hafta içinde iki maç kaybederek oldukça azalttı. Avusturya'ya karşı oynanan maçları kazanan Türkiye ve Belçika play-off biletinin iki adayı haline geldiler. Bir önceki eleme grubunda da aynı grupta yer alan ve İspanya ile Bosna'nın ardında kalan ikilinin Brüksel'de yapacağı maç, grupta ikinci sırayı kimin alacağını belirleyeceği için bir bakıma play-off öncesi play-off haline geldi. Bu durum Türkiye'nin AB ile olan pazarlık süreçlerini ve 90'ların meşhur aday adaylığı isim tamlamasını hatırlattığından olsa gerek, bu gruba dair esas soru da Brüksel merkezli oldu.

B Grubu


Hikayenin Bugüne Kadarki Kısmı

1- Slovakya 5 maç, 10 puan
2- Rusya 5 maç, 10 puan
3- İrlanda 5 maç, 10 puan
4- Ermenistan 5 maç, 8 puan

Kuraların çekildiği gün oldukça dengeli görünen bu grup, tahminlerin doğrultusunda bir seyir izledi ve Euro 2012'ye doğrudan verilecek bilet için tam 4 aday ortaya çıkardı. Tahminlerin ötesine geçmeyi başaran takım ise kuşkusuz Ermenistan. 5 maçta çıkardığı 8 puanla liderin yalnızca iki puan gerisine yerleşen Ermenilerin bu iddialarını ne kadar devam ettirebilecekleri soru işareti. Slovakya an itibariyle averajla grup liderliğini elinde bulunduruyor ve grubun büyük ağabeyi Rusya'yı deplasmanda Stoch'un golüyle 1-0 mağlup etmeyi başardılar. Yine de tabloya baktığımızda ilk devrede kimsenin ciddi bir avantaj elde edemediğini görüyoruz.

Esas Soru: Rusya'nın iç işleri karışacak mı?

Grupta liderliği ve ikinciliği kimlerin alacağı önümüzdeki maçlarda belirlenecek. Fikstüre bakıldığında ise Rusya'nın ciddi bir avantajı olduğu göze çarpıyor, zira Rusya kalan beş maçın dördünü kendi evinde oynayacak. Eğer kendi evinde oynadığı maçlardan sorunsuz şekilde ayrılırsa, Slovakya deplasmanında oynayacakları maça puan avantajıyla çıkma şansları olacak. Henry'nin elini unutmayan bütün futbol severler gibi gönlümün İrlanda'dan yana olduğunu da belirteyim.

C Grubu


Hikayenin Bugüne Kadarki Kısmı

1- İtalya 5 maç, 13 puan
2- Slovenya 6 maç, 8 puan
3- Sırbistan 6 maç, 8 puan
4- Estonya 5 maç, 7 puan
5- K.İrlanda 5 maç, 6 puan

C Grubu'nda bugüne kadar yaşananlara Sırp fanatiklerin damga vurduğu aşikar. İtalya'da 0-0 devam eden maçta çıkardıkları olaylar nedeniyle İtalya'ya 3-0'lık hükmen galibiyeti hediye eden fanatikler, kendi takımlarını baltalayarak grubun doğal dengesini de bozdular. O İtalya, Sırbistan maçından 4 gün önce K.İrlanda ile berabere kalarak grupta karın ağrıları çekeceğinin sinyallerini vermişti. Şimdi yeni transferleri(!) Motta'nın Slovenya deplasmanında attığı golle Euro 2012 biletini almaya çok yaklaştılar. Doğal dengelerin bozulduğu grupta ikincilik bileti için Slovenya ve Sırbistan ile birlikte Estonya ve K.İrlanda da yarışıyor.

Esas Soru: Play-off için dörtlü yarış ne kadar devam eder?

2 Eylül'e kadar. Bu kadar net bir tarih vermemi sağlayan ise o akşam oynanacak iki maçın K.İrlanda - Sırbistan ve Slovenya - Estonya arasında olması. Normal şartlar altında DK 2010 katılımcıları Slovenya ve Sırbistan'ın rakiplerini geçip grubun son maçında aralarında oynayacakları maç ile play-off katılımcısını tayin etmelerini bekliyoruz; ancak Estonya'nın yanına bir ünlem işareti koyalım. Eğer Estonya; Faroe Adaları ve 2 adet K. İrlanda maçından 9 puan çıkarırsa play-off'a kalır gibi görünüyor, demedi demeyin. Sonra gelsin play-off kurasında "Çek bir Estonya" başlıkları, şeker-lokum benzetmeleri.

D Grubu


Hikayenin Bugüne Kadarki Kısmı

1- Fransa 5 maç, 12 puan
2- Belarus 5 maç, 8 puan
3- Arnavutluk 5 maç, 8 puan
4- Bosna Hersek 4 maç, 7 puan
5- Romanya 5 maç, 5 puan

Fransa, yalnızca sahada ve teknik direktör ile yaşadığı skandallar ile gündeme gelebildiği DK 2010'un ardından bu elemelere de Belarus yenilgisiyle facia bir başlangıç yapmıştı; ancak sonrasında, Fransa'nın altındaki takımların denk güçlerde olmasının bu takımlara getirdiği puan kayıpları Fransa'yı zirvede yalnız başına bıraktı. Böylelikle Fransa da İtalya gibi kazaya uğraması muhtemel bir grubu rahat geçmişe benziyor. Bu arada Bosna karşısında deplasmanda aldıkları 2-0'lık galibiyetle kendi yollarını açtıklarını söyleyerek haklarını teslim edelim.

Esas Soru: Fransa yeniden işleri berbat edebilir mi?

Puan tablosu aksini iddia etse de, ben grubun bittiğini görmek için bir iki maç daha beklemek gerektiğine inanıyorum; çünkü Bosna ile Fransa arasındaki 5 puanlık fark Fransa'nın fazla maçını Lüksemburg ile oynamasından doğdu. Bosna form yakalar ve Fransa'nın ensesine yapışırsa, Zidane'dan sonra nice rezil durumlarda gördüğümüz Fransa grubun final maçında bir sürpriz daha yaşayabilir. Tabii bu noktada o sürprizleri Domenech'in yaşattığını; ama artık takımın başında Blanc'ın bulunduğunu not düşelim. Türkiye gözlüklerini takarak gruba baktığımda ise, play-off'ta en uygun rakibin (Bosna, Arnavutluk, Belarus, Romanya) bu gruptan geleceğini görüyorum.

E Grubu


Hikayenin Bugüne Kadarki Kısmı

1- Hollanda 6 maç, 18 puan
2- İsveç 4 maç, 9 puan
3- Macaristan 6 maç, 9 puan

Dünya Kupası'nda yarı final oynamayı başaran Avrupa takımlarının, gruplarında oynadıkları toplam 16 maçta henüz puan kaybı dahi yaşamadığını görüyoruz. Bu üçlüden biri olan Hollanda'nın yer aldığı E Grubu da, portakalların süregelen formu nedeniyle erken sonuçlananlardan. Play-off için de ciddi bir çekişme yaşanmayacağını ve İsveç'in ikinciliği elde edeceğini düşünüyorum.

Esas Soru: İsveç en iyi ikinci olarak çıkabilir mi?

Grupta çekişme minimum düzeyde olduğu için aklımıza takılan tek soru bu. İsveç, altındaki bütün takımları yener ise ikinci sıradan doğrudan katılım bileti için büyük bir avantaj elde edebilir. Grupta bunun dışındaki bir hesaplamanın yeniden yapılabilmesi için 2 Eylül'de Macaristan'ın kendi evinde İsveç karşısında son bir şansı olacak.

Not: Fotoğraflar uefa.com'dan alınmıştır.

27 Şubat 2011 Pazar

Spot Işıkları #3 - Caroline Wozniacki


Neden Gündemde?

Williams kardeşlerin tenis kariyerlerinin sona doğru yaklaşmasıyla kortlarda Clijsters'dan başka şampiyon sıfatına yakışan oyuncunun kalmadığı bu dönemde, bazı otoritelere göre tarihin en kötü ilk 10 sıralamasına sahip olan WTA turunda adını büyük şampiyonların arasına yazdırma potansiyeli bulunan yegane isim olduğu için. Henüz bir grand slam dahi kazanmadan WTA sıralamasının zirvesine oturmuş olması tepkileri beraberinde getirse de, pek çok kişi onun daha önceki senelerde grand slam kazanmadan bir numaraya oturan Jankovic ve Safina gibi sahte bir dünya bir numarası olmadığına inanıyor. Caro henüz 20 yaşında ve önümüzdeki yıllarda onun kadar potansiyelli isimler gelmediği takdirde uzunca bir süre dünya bir numarası olarak kalabilir. Bütün bu göz kamaştırıcı gelişmelere karşın Wozniacki'nin kazanamadığı bir sıfat var: Şampiyon. O zaman Caroline Wozniacki için esas sorumuzu sorma vakti.

Esas Soru: Caro, gerçek bir şampiyona dönüşmeyi başarabilecek mi?

Hikayenin Buraya Kadar Olan Kısmı


Danimarka bugüne kadar teniste adını duyuran bir ülke değildi; ancak Wozniacki'nin hızlı yükselişi bugün tenis haritasında onların da bir yeri olmasını sağladı. Voleybolcu bir anne ve futbolcu bir babanın kızı olan Wozniacki tenise, bugün profesyonel bir futbolcu olan ağabeyi sayesinde ilgi duymaya başladı. 8 yaşındayken ailesi tarafından yeterince iyi görülmediği için kortlara götürülmeyen Caro, bir yıl sonra ebeveynlerini yenmeye başlayınca işler değişti. 10 yaşındayken, 14 yaşındaki ağabeyini yenmeyi başarınca sinirlenen ağabeyi bir daha eline raket almadı. 14 yaşında iken her yaştan oyunculara açık olan Danimarka ulusal kadınlar turnuvasını kazanarak potansiyelini ortaya koydu.

2006 yılında gelen küçükler Wimbledon şampiyonluğunun ardından her geçen gün üzerine koyarak yükselen Caroline Wozniacki, zirveyi zorlayacağının ilk sinyalini 2009 Amerika Açık turnuvasında finale yükselerek verdi. 2010 yılını turnuvadan turnuvaya koşturarak geçirmesinin karşılığını ise sezon sonunda dünya bir numarasına yükselerek aldı. Ne yazık ki bu hızlı yükseliş hikayesini henüz bir grand slam şampiyonluğu ile taçlandırmayı başaramadı.

Artılar


1) Aile Desteği

Caroline'in büyük bir sporcuya dönüşmesinde en büyük rol şüphesiz babası ve antrenörü Piotr Wozniacki'ye ait. Tenis geçmişi olmadığı için gerekli teknik birikime sahip olmasa da, eski bir profesyonel sporcu olarak Caro'nun hangi zorluklarla yüzleşebileceğini iyi bilen babası hakkında Wozniacki'nin sözlerini aktaralım: "Babam beni en iyi tanıyan kişi. Belki teknik hakkında fazla bilgisi yok; ama taktikler, benim nasıl bir insan olduğum ve neler yapabileceğim konusunda pek çok şey biliyor. Bana konuları benim anlayacağım dilden anlatmakta oldukça iyi." Mutlu bir aile hayatına sahip olduğunu her fırsatta dile getiren Caro'nun arkasındaki en büyük manevi güç ailesinden aldığı destek olsa gerek.

2) 20 yaş

Caroline'in yüzü televizyon şovları ve dergi kapaklarında görünerek hızla eskimeye başladı belki; ama dünya bir numarasının önünde uzun yıllar devam edecek bir kariyer görünüyor. Yaşıtları arasında geldiği seviyenin yanına yaklaşacak herhangi bir isim bulunmadığı gibi, kortta şampiyon kimliğine sahip yegane isimler olan Williams kardeşler ve Kim Clijsters'ın kariyerlerinin son dönemi olması, yeni dönemin Caro Wozniacki dominasyonu altında geçecebileceğini gösteriyor. Şu ana kadar kaybettiği turnuvaları deneyim olarak görmeyi tercih ediyor, bu nedenle de turnuvalar ona ciddi bir baskı getirmiyor.

3) Kadınlar Tenisi'nin Yeni Yüzü Olmanın Getirdiği Destek

Günümüzde tenisin yalnızca bir spor olduğunu iddia etmek oldukça güç. Bir tenis yıldızının kazandığı başarılar ona, markaların yeni yüzü olacağı sponsorluk anlaşmalarının, dergi kapaklarının, moda çekimlerinin ve televizyon şovlarının kapısını da ardına kadar açıyor. Caro kortta kazandığı başarıların yanında güzelliğiyle de markaların üzerine yatırım yapmak için can attığı bir isim haline geldi. Bu durum da önümüzdeki turnuvalarda bir şampiyon için olmazsa olmaz koşullardan ikisi olan medya ve seyirci desteğini beraberinde getirecektir.

Eksiler


1) Dünya Bir Numarası Ünvanı

Her ne kadar Wozniacki dünya sıralamasının bir numarası olmasının bir baskı unsuru olmaktan ziyade bir ayrıcalık olarak gördüğünü söylese de, gün geçtikçe baskıyı üzerinde hissetmeye başladığını söylemek zor değil. Bunun da basit bir nedeni var: Bir turnuvaya seri başı olarak katılmak turnuvanın bir numaralı favorisi olduğunuz anlamına gelir. İki, üç, dört numaradayken çıkış yapacak isim olarak görülürsünüz ve oynadığınız grand slam yarı finali hanenize artı olarak yazılır. Ancak bir numara iseniz sizden beklenen turnuva sonunda kupa ile birlikte poz vermenizdir. Wozniacki bir numara ünvanı ile katıldığı ve kaznanamadığı her turnuvanın ardından "şampiyon karakterine sahip mi, yeterince iyi mi, korkak bir oyun stili mi var, bir numara ama 'gerçek' bir numara mı" tarzı sorularla mücadele etmek zorunda. Bu psikolojik baskının Jankovic ve Safina'yı ne hale getirdiğini hatırlayın. Federer bile Fransa Açık'ı kazandığı gün verdiği röportajda ne kadar rahatladığını "Artık 'Burayı kazanmak için yeterince iyi mi?' tarzı sorularla baş etmem gerekmiyor." sözleriyle anlatmıştı. Caro bir şampiyona dönüşmek için bu psikolojik savaşa hazır olmak zorunda.

2) 20 yaş

Aynı maddeyi artılar kısmına da yazdığımın farkındayım; ancak gençliğin getirdiği avantajı irdelerken madalyonun öbür kısmına bakmakta fayda var. Caroline Wozniacki'nin küçükken taraftarı olduğunu açıkladığı Martina Hingis, 20 yaşına geldiğinde 5 grand slam şampiyonluğuna sahipti ve 7 grand slam finalinde boy göstermişti. Benzer şekilde Monica Seles 9 grand slam şampiyonluğunun 8'ini 20 yaşına gelmeden kazanmıştı. Kortların son efsanesi Serena Williams ilk grand slam zaferini elde ettiğinde 18 yaşındaydı. Wozinacki'nin gençliği ve kendi jenerasyonunda rakipsiz görünmesi büyük bir avantaj; ama gerçek bir şampiyona dönüşmek için elde ettiği fırsatları yarın olduğu kadar bugün de değerlendirmek zorunda.

3) Kadınlar Tenisi'nin Yeni Yüzü Olmanın Getirdiği Baskı

Bu başlığı da artılar bölümünde incelemiştik; ama konunun değinmediğimiz kısımlarına da bir göz atalım. Bugün kadınlar tenisinin en meşhur iki ismini sorsam, Williams kardeşleri bir kenara bırakırsak büyük çoğunluğun Maria Şarapova ve Ana İvanoviç isimlerini verecğine eminim. İkisi de grand slam kazanmayı başarmış olan bu isimlerin kariyerine damga vuran sözcük de aynıydı: İstikrarsızlık. Bu istikrarsızlığın bir kısmını sakatlıklara bağlayabiliriz belki; ama medya ilgisi ve reklam çekimlerinin tenisi ikinci plana atmalarına sebep olduğunu da es geçmemek gerekiyor. Zira büyük sponsorların tenisin gelişmesinden daha çok ürün satmaya ihtiyaçları var ve reklam yüzleri ürün sattıracak ilgi düzeyine erişmişse kariyerlerinin devamı bir noktadan sonra kimseyi ilgilendirmiyor. Caroline Wozniacki önümüzdeki yıllarda kadınlar tenisinin en bilinen yüzü haline gelecek gibi görünüyor ve o günler geldiğinde üzerinde oluşacak baskı sonrası reklam çekimlerinde kolay para kazanmayı mı, yoksa saygıdeğer bir kariyere sahip olmayı mı seçeceği merak konusu. Ondan önceki olumsuz örnekler ister istemez kuşkuları da beraberinde getiriyor.

Sonuç


Kadınlar tenisinin son yıllardaki çalkantılı hali, tanınmayan sporcuların hızlı yükselişleri için elverişli bir ortam oluşturdu. Bu ortamı kullanarak zirveye yükselen Jankovic, Ivanovic, Safina gibi isimler parladıkları gibi söndüler ve tenisseverlerin hayal kırıklığı yaşamalarına neden oldular. Bu istikrarsız dönemde zirveye çıkmayı başaran son isim Caroline Wozniacki. Kendinden önce gelen kuşağın gelgit yaşayan isimlerinin ardından kadınlar tenisinin geleceği için son bir umut olarak görülüyor. Oyunu, özel bir yere koyacağımız imza hareketleri veya unutulmayacak vuruşları taşımıyor; ancak kadınlar tenisinde bunlardan daha çok özlediğimiz kavram istikrar ve Caro azmiyle istikrarı yakalayıp zirvede kalacağına dair güzel sinyaller veriyor. Artık ondan oyununu ve mental dayanıklılığını bir adım yükseltmesini ve gerçek bir şampiyona dönüşmesini bekliyoruz. Bugün olumlu görülen pek çok özelliğinin grand slam kazanamadığı her gün daha fazla eleştirileceğinin bilincinde olması ve kazanamadıkça bu baskılara katlanması gerekecek. Kendi adıma Caro'ya yeni şampiyon olması için gereken sabrı göstermeye hazırım. Umarım ilerleyen dönemde beni yanıltmaz ve yeni nesillere bu oyunu sevmek için güzel bir neden daha verir.

Kaynaklar: Tennis dergisi Mart 2011 sayısı, Smash dergisi Ekim 2010 sayısı

4 Şubat 2011 Cuma

Spot Işıkları #2 - The Djoker


Neden Gündemde?

Avustralya Açık şampiyonluğu gündemde olmak için yeterli bir sebep sanıyorum. Özellikle Nadal'ın aynı yıl içinde olmasa dahi üst üste 4 grand slam kazanma hedefiyle geldiğini ve Federer'in geçen sezon sonu yükselen grafiğini hesaba katarsak. Federer'i ikinci sette 5-2 geriden gelerek 3-0 gibi net bir skorla geçen Djoko, Rafa'nın hastalığı nedeniyle erken veda ettiği turnuvada finale gelen Murray'e de set vermeden kupaya uzandı. Şampiyonluk sonrası BBC'ye yaptığı açıklamada "Benim için bu yılın en önemli turnuvası Wimbledon" diyen Djokovic için esas sorumuz geliyor.

Esas Soru: Djokovic Wimbledon'ı Kazanabilir mi?

Hikayenin Buraya Kadar Olan Kısmı


Djokovic'in ismini tenis severlere öğrettiği yıla geri dönmek için takvim yapraklarını 2007'ye çevirmek gerek. Hızlı çıkışını Amerika Açık finaline ulaşarak taçlandıran Djokovic'in, o finalde Federer'i yenmesini kimse beklemediği için sezonu bitirebileceği en üst noktada tamamladığını görmüştük. Federer'in bu dokunulmazlığını da 2008 Avustralya Açık yarı finalinde kaldıran ve majestelerinin üst üste 11. grand slam finaline çıkmasına engel olan Djokovic, Tsonga karşısında fazla zorlanmadan ilk grand slam şampiyonluğunu 20 yaşında elde etmeyi başarıyordu.

Bu inanılmaz yükseliş öyküsünün ardından Djokovic'i bir grand slam finalinde daha görebilmemiz için 2,5 yılı aşkın bir süre beklememiz gerekti. Federer ve Nadal'ın finallere ambargo koymaları ve Djokovic'in bu ikiliden birinin düşüş gösterdiği grand slamlerde de varlık gösterememesi onun adının büyük şampiyonlar arasında yer alacağına inananları bir kez daha düşünmeye itmişti. Ancak, 2010 yılının sonuna doğru yeniden form tutan Djokovic, özellikle Sırbistan takımı olarak Davis Kupası'nı kazanmalarının ardından yeniden doğdu. 2011 sezonuna da Avustralya Açık'ı kazanarak bomba gibi bir giriş yaptı ve "one-slam wonder" etiketini üzerinden atmayı başardı.

Artılar


1) Motivasyon

Djokovic bir savaş çocuğu. 1987 doğumlu oyuncunun çocukluk anılarının önemli bir bölümünü bizim televizyonlardan izlemeye dayanamadığımız savaş görüntüleri oluşturuyor. Böyle bir yıkım döneminin Sırbistan'da milliyetçiliği ne kadar körüklediğini yeniden anlatmaya lüzum yok. Her galibiyetinden sonra Sırp aşırı milliyetçilerinin sembolü olan çetnik işaretini yapması, Miloseviç'in soykırım girşimlerini hatırlattığı için Djokovic'e mesafeli durmama neden olsa da, kendisinin ülkesi için oynama motivasyonunu olumlu şekilde kullanmaya başladığını görmek gerekiyor. Bu motivasyonun onun için ne kadar belirleyici olduğunu Davis Kupası şampiyonluğu sırasında görmek mümkün. Djokovic o şampiyonluğun ardından oyununu da bir kademe yükseltmeyi başardı.

2) 23 Yaşında Edindiği Tecrübe

Djokovic'in, beklentileri karşılamasının zor olduğuna inanılan dönemlerde henüz 22 yaşında olduğunu hatırlamakta fayda var. İlk grand slam şampiyonluğunu çok erken yaşta elde ettiği ve kendisini uzun süredir kortlarda görmeye alıştığımız için kavramakta zorlanıyoruz belki ama Djokovic hala kortun genç oyuncuları sınıfında. Henüz bu yaşta geçmek zorunda olduğu isimler ise Federer ve Nadal gibi tenisin iki büyük efsanesi. Bu durumun onun adına bir açıdan talihsizlik olduğunu kabul etmek lazım; zira başka bir dönemde oynuyor olsa Djoko'nun grand slam şampiyonluk sayısı 5-6'yı bulmuş olabilirdi. Madalyonun diğer yüzünden baktığımızda ise kortta oyununu bir kademe yukarı taşımak için iki harika isimle mücadele etmesi gerekti ve bu nedenle limitlerini zorlamaya başladı. Bu tecrübe ilerleyen yıllarda yeni rakiplerini geçmek ve yeni şampiyonluklar elde etmek için ona yardımcı olacaktır.

3) Grand Slam Şampiyonu Ünvanı

Bir kere grand slam kazandığınız takdirde adınız grand slam şampiyonları listesine ebediyen girer; ancak bir grand slam şampiyonu olarak kortta saygı görmeye başlamanız için "one slam wonder" olmadığınızı (bkz. Francesca Schiavone), yeni tesadüfen o kupaya ulaşmadığınızı ispat etmeniz gerekir. 2008'den beri bu seviyeyi yakalayamadığı için kendine olan güvenini kaybeden Djokovic 2011 Avustralya Açık şampiyonluğuyla güvenini yeniden kazanacak ve kortta rakiplerinden daha fazla saygı görmeye başlayacaktır.

Eksiler


1) Çim Kortta Henüz Kupa Kazanamadı

Djokovic 2010 sonu ve 2011 başı itibariyle momentumu yakalamış durumda ve kendine Wimbledon şampiyonluğu hedefini koyması da en doğal hakkı. Yine de kariyerinde, çim kortta oynanan bırakın grand slam'i, henüz hiç bir ATP turnuvasında şampiyonluğa uzanamaması psikolojik açıdan Djokovic'i zorlayacaktır. Yani Wimbledon'ı kazanmak için öncesinde oynanacak ATP turnuvalarında bir çim kort zaferi elde etmesi gerekecek.

2) Nadal ve Federer Faktörü

Avustralya Açık sonunda Djoko zirveye çıkmayı başardı; ancak Wimbledon öncesi bahislerde ağır abiler Nadal ve Federer'in önüne çıkması pek mümkün gözükmüyor. Özellikle büyük bir mucize olmaz ise Roland Garros'yu bir kez daha kazanacak olan Nadal'ın ivme kazanarak Wimbledon'a gelecek olması diğer rakiplerin şansını azaltan bir faktör. Bir yıldır grand slam kazanamayan majesteleri de cebindeki son kurşunu 6 kez şampiyon olduğu Wimbledon'da kullanmak isteyecektir. Djoko bu isimleri geçecek seviyeye geldiğini tekrar tekrar ispat etmek zorunda.

3) Turnuvanın Roland Garros'nun Ardından Düzenlenmesi

Eğer Wimbledon sezonun bir sonraki Grand Slam turnuvası olsaydı Djokovic momentum kazanarak turnuvaya girme şansına sahipti. Ancak arada Fransa'nın toprak kortlarında oynanan Roland Garros ve Nadal'ın bu turnuvayı sakatlık faktörünü dışarıda tuttuğumuzda kaybetmesinin hemen hemen imkansız olduğu gerçeği var. Bu aynı zamanda kupaya erişemeyen Djokovic'in formunu etkileyecektir. Djoko bu muhtemel ivme kaybının üstesinden nasıl gelecek? Bu sorunun cevabı onun sürekli şampiyonluklar kazanmak için gereken mental olgunluğa ulaşıp ulaşmadığını da gösterecek.

Sonuç


Avustralya Açık zaferinin ardından, Wimbledon'da şampiyonluk için Djokovic'in ismi Murray, Söderling gibi "underdog"ların yanından çıkıp Federer ve Nadal gibi efsanelerin yanında yer alacaktır. Ancak, Djoko'nun Wimbledon'a gidene kadar nasıl bir sezon geçireceği de oldukça önemli. Eğer Roland Garros'da finale (veya Nadal ile oynanacak bir yarı finale)ulaşmayı başarır ve Wimbledon öncesi Queen's gibi prestijli bir çim kort turnuvasından zaferle ayrılırsa, Djokovic ciddi bir sürprize imza atarak Wimbledon'ın bu seneki şampiyonu olabilir. Ama dediğim gibi Federer ve Nadal'ın arasından sıyrılması bu yıl için her halükarda ciddi bir sürpriz olacaktır.

29 Ocak 2011 Cumartesi

Spot Işıkları #1 - Portekiz Milli Takımı


Blogda, gündemdeki bir konuyu veya önceden yaptığım bir araştırmanın notlarını paylaşmak adına "spot ışıkları" isimli bir bölüm oluşturmaya karar verdim. Aynı format altında değişik konuları tartışmak istediğim bölümün ilk maddesini ise Portekiz Milli Takımı oluşturuyor.

Neden Gündemde?

Portekiz'i Avrupa'nın büyük turnuvasına bir yıldan fazla bir süre kala gündeme taşıyan öncelikle Beşiktaş'ın transferleri oldu. 9 Şubat'ta oynanacak Arjantin - Portekiz hazırlık karşılaşmasına Beşiktaş'ın 3 oyuncusu birden davet edildi. Bunun dışında son hazırlık maçlarında İspanya karşısında aldıkları 4-0'lık sonuç da Portekiz'in hedef büyütme vaktinin geldiğini gösterdi.

Hikayenin buraya kadar olan kısmı


Hikayenin 2010 Dünya kupası öncesine kadar olan kısmına buradan ulaşabilirsiniz. 2010 Dünya Kupası'nda ise iz bırakamadan elenen bir Portekiz vardı. Kuzey Kore karşısında aldıkları 7-0'lık galibiyet dışında oynadıkları 3 maçta gol dahi atamayan Portekizliler, İspanya karşısında direnç gösteremeden David Villa'nın golüyle teslim oldular. Brezilya, Fildişi ve İspanya'yı görünce fikstürün onlara yardımcı olmadığını söyleyebiliriz; ama kadro kalitesi Hollanda'dan pek de aşağı olmayan bu takım için son 16'da elenmek ciddi bir hayal kırıklığıydı.

Sonrasında gelen Euro 2012 elemelerinin ilk iki maçında alınan 1 puan çok da kredisi kalmayan Queiroz'un görevden alınmasına neden oldu. Yerine geçen Paulo Bento ise ilk üç maçında bu koltuk için doğru isim olduğunu gösterdi. Grupta alınan iki galibiyet üzerine hazırlık maçında gelen 4-0'lık İspanya galibiyeti takımın Euro 2012'ye katılamamanın ne anlama geldiğini fark ettiğinin bir işareti.

Paulo Bento'nun doğru tercih olmasının ardında ise bu galibiyetlerden fazlası var. Oyunculuk kariyerinin son 4 yılını Sporting'de geçiren Bento, bu dönemde takımın temel taşı Cristiano Ronaldo ve Q7'nin takım arkadaşı. Oyunculuk kariyeri sonrası Sporting'in başına geçen Bento, bu dönemde yeni Portekiz'in iskeletini oluşturacak olan Nani, Moutinho ve Miguel Veloso gibi isimleri keşfeden teknik direktör. Kadronun temel taşlarının sevdiği ve yakından tanıdığı bir isim olan Paulo Bento, yeni dönemde takımı Euro 2012'nin şampiyonluk adayları arasına sokmak için çalışacak.

Artılar


1)Kadro yapısı

Dünya Kupası'nın ardından Deco, Simao ve Tiago gibi isimlerin milli takımı bırakması ilk bakışta kadro kalitesini düşürmüşe benziyor. Ancak Dünya Kupası'ndan sonra 10 kadar değişik ismin alındığı yeni Portekiz kadrosunda baktığınızda genç ve birbirine yakın yaşlardaki oyunculardan kurulu bir ekiple karşılaşıyorsunuz. Ricardo Carvalho dışında 30 yaşın üstünde bir ismin bulunmadığı takımda aynı jenerasyonlardan yetişen oyuncuların fazlalığı İspanya kadrosunun 2006'daki halini hatırlatıyor. O dönemde yetenekli; ancak kendini ispatlamamış Villa, Iniesta, Torres gibi genç oyunculardan kurulan takım, oyuncuların isimleriyle paralel olarak büyüyünce ortaya modern futbolun yenilmez armadası çıkmıştı.

2)Paulo Bento'nun Kattığı Olumlu Hava

Milli takımlar teknik direktör - futbolcu ilişkilerinin psikolojik yönünün fazlasıyla ortaya çıktığı yerlerdir. Fatih Terim'in milli takımın başında olduğu dönemler ve Guus Hiddink'in gittiği milli takımların oyuncularının Hiddink hakkındaki olumlu görüşleri iyi ilişkilerin milli takımda ne kadar önemli olduğunun ispatı.(Ji-Sung Park Hiddink için manevi babam diyor) Bu açıdan baktığımızda Queiroz ile Portekizli oyuncuların çok da birbirlerine ısınamadıkları gözlemlenebiliyordu. Takımda pek çok kişinin sevip saydığı, bir anlamda ağabey gözüyle baktığı Paulo Bento, Portekiz milli takımına yeniden hava katacak gibi görünüyor.

3)Cristiano Ronaldo Faktörü

Messi'nin coğrafi nedenlerle katılamayacağı 2012'nin en büyük yıldızı Cristiano Ronaldo olacak. Turnuva başladığında 27 yaşına gelecek olan CR7'nin kolundaki kaptanlık bandının sorumluluğunu daha iyi taşıyabileceği Euro 2012'de, sponsorların ve medyanın yıldızı parlatmak için verecekleri destek ile Portekiz'in rüzgarı arkasına almak için pek çok fırsatı olacak.

Eksiler



1) İstikrarsız Sonuçlar

Portekiz'in elindeki güçlü kadroya karşın gruptaki yarışta ipleri Norveç'in eline verdiğini söylemek gerekiyor. Deplasmanda 1-0 kaybettikleri Norveç grupta 2 puan önlerinde lider, hem de maç eksiğiyle. Eğer rövanşta Norveç'i yenemezler ise muhtemelen play-off oynamak durumunda kalacaklar. Play-off'ları geçip turnuvaya katılsalar dahi, alınan istikrarsız sonuçlar takımın sıkça krize girmesine ve büyük hedeflere odaklanamamasına neden olacaktır.

2) Ronaldo Dışında Kendini İspatlamış Oyuncu Eksikliği

Kadroda 30 yaşın üstünde tek bir oyuncu bulundurmak uzun vadeli planlar için önemli bir avantaj; ancak finale uzanmak isteyen bir takımın Figo, Rui Costa, Deco gibi Şampiyonlar Ligi ve çeşitli şampiyonluklar kazanarak kendini ispat etmiş isimlere ihtiyacı var. Mevcut kadroda bu kalibredeki iki isim Ronaldo ve Carvalho. Takımın büyük hedeflere gidebilmesi için Veloso, Danny, Moutinho gibi isimlerin FM wonderkid'liğinin ötesine geçmesi gerekiyor. Bu yıl Nani'nin bu doğrultuda iyi ışıklar verdiğini söylemek lazım.

3) Santrafor Belirsizliği

Portekiz milli takımının santraforunun Beşiktaş forması giyiyor oluşu biz taraftarlar adına gurur verici; ancak Portekiz'den bakanlara göre Almeida bu kararla hedef küçülttü. Onlara da hak vermek gerekiyor, zira adamlar Ronaldo ve Nani gibi iki kanadın önünde aynı ayarda bir oyuncu görmek isityorlar. Almeida'nın alternatifi ise kariyerinin son 2,5 yılında 8 gol atabilen Helder Postiga. Figo ve Rui costa'lı altın jenerasyonundan beri santrafor sıkıntısı çeken Portekizlilerin bu derdine çare olacak bir golcü yetişecek mi? Almeida ve Postiga bu boşluğu doldurabilir mi? Şu ana kadar bu soruların cevabı olumsuz görünüyor.

Esas Soru: Portekiz EURO 2012'yi kazanabilir mi?


Futbol dünyasının bugünlerde pek dile getirdiği bir soru değil; ancak İspanya'yı plajda bile 4-0 yensen sorulacak soru budur. Yine de kupaya katılması bile şüpheliyken, bu soruya evet yanıtını vermek oldukça zor. Santrafor dışında ciddi eksiği gözükmeyen; Coentrao, Veloso, Moutinho, Nani gibi parlamayı bekleyen yıldız adaylarıyla dolu olan bu takımın bu ana iskeletle 3 turnuva çıkarabileceğini göz önüne alarak, Portekiz'in 2012'yi hedef yerine basamak turnuva olarak göreceğini düşünüyorum. Bu turnuvada elde edecekleri yarı final ve üzeri bir sonuç, onları 2014 ve 2016 için ciddi favoriler arasına sokacaktır. Tabii turnuvada Çarşı'nın desteğini arkalarına alıp sürpriz bir şampiyonluk çıkarma ihtimalleri de var.