Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2010 Çarşamba

Kendini Bulmaya Başlayan Bir Takım


Alexander Moodle'a bir hoşgeldin (ya da hoşbulduk :) Uzun zaman eksik kalan Fenerbahçe yazıları daha bir dolu artık. ) selamı çakarak bir kaç not yazmak istedim Fenerbahçe-Konyaspor maçıyla ilgili. Fırsat olup dökemedim, yazdığım bir kaç anektodu.

İlk söylemem gereken şey, heralde takımın ideal kadrosuna geç de olsa kavuşmuş olduğuydu. Önceliği Mehmet Topuz'un mevkisini vermek istedim; zira sokaktan herhangi birini çevirsen şu an bulunduğu pozisyonda oynaması gerektiğini söylerdi bize. Aykut Kocaman olmaya gerek yok, bunu keşfetmek için. Ayrıca Konya galibiyetinin çok abartıldığını düşünüyorum. Maçın kazanılmasındaki birinci etken Fenerbahçe'nin fizik üstünlüğü oldu, bence. Konyalı oyunculara bakıyorum, özellikle Veli ve Adnan dikkatimi çekti; hiç mi salonda çalışma yapmamış, bu oyuncular? Demin sokaktan çevirdiğim kişi bunlardan daha fiziklidir, kanımca. Maçın ilk dakikalarında ise Konyaspor'un sıkı savunmasından kaynaklı uzun süre şut hanesinde "0" vardı, Fenerbahçe'nin. Bir de bu sene anlaşıldı ki Fenerbahçe'yi kanatları uçurucak. Stoch-Dia ikilisi devreye girdi, bu sıkıntılı anlarda ve özellikle Anadolu maçlarında Fenerbahçe'yi sırtlayacak isimler olacak, diye düşünüyorum. Fakat bunu ciddi bir derbi (Avrupa maçı olmadığı için değinmiyorum.) maçında olacağını çok da beklemiyorum. Stoch için değil de Dia için daha çok hızı ve fiziğiyle oyuncu geçtiğini söyleyebilirim. Teknik kapasitesini yeterli bulmuyorum, açıkçası. Maçın kahramanları Emre ve Semih'e gelirsek; Emre fizik gücünü yükselttikçe takımda parlıyor ve takımı hırsıyla ateşliyor. Bana eskiden Tuncay'ın üstlendiği rölü üstlenmiş gibi geliyor. Semih gibi bir oyuncu Dünya'da yok heralde. Herhangi bir yıldız oyuncuyu alın, bu kadar yedek bekletin ve sanki hiçbir şey olmamış gibi çıksın, bir de yeri olmayan bir mevki de harikalar yaratsın. İnanması güç bir oyuncu şu "Genç Semih". Şunu da belirtmeliyim ki Semih-Stoch ikilisi çok yakıştı, Fenerbahçe'ye. Umarım, Aykut Hoca yine unutmaz Nöbetçi Gölcü'nün marifetlerini. Bu kadar olumlu gelişmenin yanında, olumsuzları da saymak lazım. Fenerbahçe'nin savunma ve hücum hatları arasındaki boşluk göze batmasa da yine en büyük sıkıntı. Bunun yanına bir de Yobo'yla Lugano'nun birbirlerine alanlarını boşaltarak ve riskli şekilde yardıma gelmeleri defansın göbeğinde boş alan yaratmakta. İçeriye topsuz koşu yapan her oyuncu, top ceza sahası yakınındayken tehlike yaratıyor. Bu arada Anadolu statlarının çimleri yine kendini belli ediyor. Konyaspor coşkulu taraftarına hiç yakışmayan bir zemin. Patates tarlası gibiydi, pazar akşamı yine.



Derbi Öncesi Fenerbahçe

Yobo, Caner, Stoch, Dia, Niang... Yedek kulübesi transferleri olan İlhan ve Serkan haricinde tüm bu transferlerin ilk kez birlikte oynadığı, Alex'siz, onun yerine oynayan Özer'in 15. dakikada Konyasporlu kasaplara kurban edildiği ve artık klasikleşmiş gollü bir Konya galibiyetiyle sonuçlanan bir maç izledik.

Aylardır farklı sebeplerle Fenerbahçe maç yazısı yazamamıştım. Bazen gerçekten yazı yazmanın da ötesinde, hakkında konuşmak bile istemediğim bir dizi Fenerbahçe maçı oynandı. Bunların çoğu sezon başına; Avrupa'dan galibiyet alamadan elendiğimiz, ligde arka arkaya önemli saydığımız maçları (Trabzon, Kayseri, Beşiktaş) kazanamadığımız döneme denk geliyor. O zamandan bugüne ne değişti de Fenerbahçe son 3 haftada 13 gol atarak Galatasaray derbisini beklemeye başladı ona bakmak lazım.

Geriden başlayalım. Kişiliğiyle, dengesizliğiyle, riskli oyunuyla Fenerbahçe defansında olmayı hak etmediğini düşündüğüm ve sezon başında takımdan ayrılması gerektiğini söylediğim Bilica'nın yerine, basit ve hatasız oynayan, sahada sadece işini yapmaya odaklı, Premier Ligde Everton'da 200'ün üstünde maça çıkmış Joseph Yobo transferi, Fenerbahçe için ilaç gibi geldi. Zaten kiralık transferine hiç sıcak bakmayan ve yakın zamandan hatırlayabildiğim kadarıyla Marcio Nobre ve Alper Akıcı hariç kiralık adam almayan yönetim, Nobre'den sonra 2. kez bir kiralık transferde nokta atışı yaptı diyebilirim.

Benim için 2. önemli olay, hep yazdığım ve söylediğim gibi Fenerbahçe'de yeri olması gerektiğine inanmadığım Cristian Baroni'yi takımdan kesip Mehmet Topuz'un onun yerinde denenmesi oldu. Onun performansını beğenen de beğenmeyen de oldu doğal olarak. Benim ise görüşüm belli. Ligin ilk haftasındaki 4-0'lık Antalyaspor maçından sonra, o maçta sağ kanat oynayan Mehmet hakkında şunu yazmışım: "O bölgede oynarsa Fenerbahçe orta sahası yumuşar diyemiyorum; çünkü halihazırda o bölgenin zaten sert olmamasının sebebi o işi yapması gereken Cristian Baroni..." Zamanla o bölgede oynamaya alışacağına ve daha fazla mücadelenin içinde yer alarak kendini geliştireceğine inanıyorum.

Gelelim kanatlara... Transfer dönemi sürecinde benim hayalimdeki Fenerbahçe 11'i şöyleydi: Volkan - Gökhan Lugano İlhan/Bekir Santos - Mehmet Emre - Dia Alex Stoch - Yabancı Forvet. Alabileceğimiz Türk stoper (ya da Serdar Taşçı gibi geleceğine ihtimal vermediğim Türk asıllı Alman oyuncu) olmadığı için 2 yabancı hakkımızı stoperde harcamayız ve oraya İlhan ya da Bekir'i monte edebiliriz; maçına göre de Alex-Özer değişir, Bilica ilk 11 oynar diye düşünüyordum. Çünkü uzun yıllar sonra ilk kez 2 kanadımız da gerçekten kanat oyuncularıydı ve genç yaşta olmalarına ve bazı Fenerbahçelilerin beklentilerini karşılayan transferler olmamalarına rağmen oyunları merakla bekleniyordu. Stoch'u zaten sezon başından beri izliyoruz. Dia da özellikle Beşiktaş ve Kasımpaşa maçlarıyla birlikte bu maçta da ne kadar çabuk, hızlı, etkili ve asistçi bir oyuncu olduğunu gösterdi. Kendisiyle ilgili duyduğum endişe, arkasında oynayan Gökhan'a defansta yeterli desteği verip veremeyeceği. Çünkü Stoch da bazen bu sıkıntıyı arkasındaki oyuncuya yaşatıyor. Kapalı ve sert oynayan rakiplere karşı ise Dia konusunda çok endişe duymuyorum; çünkü bunu Ziya Doğan'ın Konyaspor'undan daha ileri düzeyde yapan bir takım tanımıyorum.

Maçın kahramanı Emre'ydi. Niang içinse söylenecek tek şey, Pierre van Hooijdonk ayrıldıktan sonra niye gelmedin ulan Allahsız!

Çok formda bir halde Galatasaray maçına çıkıyoruz ve Moist gibi tüm Galatasaraylıların canını sıkan sorunlu Galatasaray yönetimi, derbiye 4 gün kala Galatasaray'da işleri iyice çıkmaza soktu bana göre. Bu saatten sonra ne olur, Galatasaray'ın bana göre çok da kötü olmayan kadrosunu kim adam eder bilmiyorum ama bu sıkıntılı durum beni derbi öncesi tedirgin ediyor. Canım sıkkın olduğunda ara sıra izlediğim bir video vardır: Galatasaray'ın UEFA'yı aldığı dönem, Sami Yen'de Samuel Johnson'ın abuk bir frikik golüyle 1-0 kazandığımız derbi öncesinde röportaj yapılan tüm Galatasaraylıların fark beklentisini ve Osman Tanburacı'nın "Bu maçta her şey olur, sadece bir şey olmaz. Fenerbahçe kazanamaz." türü laflarını ve maç sonundaki pişkinliğini izledikçe eğlenirdim. Şu an durum o kadar rencide edici olmasa da oraya doğru gidiyor. 10 yıldır Kadıköy'de perişan olan, teknik direktörsüz, formsuz bir Galatasaray, son 3 maçında 13 gol atmış Fenerbahçe'ye bu sezon da "sürpriz" yapamazsa bir daha uzun bir süre zor diye düşünüyorum. Güzel, hakemsiz, sorunsuz bir derbi olsun, sürprize de yer olmasın :)

17 Ağustos 2010 Salı

4-0



30 dakikada 4-0 olan bir maça çift taraflı bakmakta fayda vardır. Omurgası değişmiş bir Antalyaspor; kişiliksiz oynanan 2 Young Boys maçının ardından değişmiş bir Fenerbahçe karşısında daha ne kadar aciz kalabilirdi bilmiyorum. Maçın 4-0 bitmesinin tek sebebi ilk yarının 4-0 bitmesidir. (İlk devrede kaçan gol pozisyonlarının haddi hesabı yok.) Antalyaspor'un omurgası değişmiş derken, defansının bomboş olduğunu söylersem de hem Fenerbahçe'nin hakkını yemiş, hem de hatalı bilgi vermiş olurum. Çünkü gerçekten bomboş bir defansla Fenerbahçe bu takımı geçtiğimiz sezon, aşağıdaki sahne eşliğinde Semih'in attığı son dakika golüyle 2-1 yenmişti:


İşin Fenerbahçe tarafı ise benim açımdan özetle şöyle:

Herşeyden önce, yakın zamanda izlediğim sağ beklerden Young Boys maçlarındaki Bekir İrtegün ile hazırlık maçında Fenerbahçe karşısında ve bu hafta Sivasspor maçında izlediğim Galatasaraylı Ali Turan'ın ardından, Gökhan Gönül'ün ne kadar üst düzey bir futbolcu ve gerçek bir bek oyuncusu olduğu bir kez daha anlaşılmıştır herhalde. Her zaman söylediğim "stoperden bek olmaz" fikrinin altı boş değil. Ayağına top gelince ne yapacağını bilmeyen, adam geçemeyen, atağa çıkamayan, çıktığında orta açamayan adam kanat oyuncusu olamaz. Sadece defansif özellikleri nedeniyle bek yapılan bir stoper yerini yadırgar, karşısına iyi bir adam çıkarsa kevgire döner. Yukarıda saydığım 2 stoper bozması bek bunun en iyi örnekleri bana göre. Bu yüzden yatıp kalkıp Gökhan Gönül'ü bu takıma kazandıranlara ve tabi ki Gökhan'ın kendisine şükretmeliyiz. İnanılmaz oynadığı bir maçı Maiconvari attığı bir golle de süsledi.

Fenerbahçe'nin hücum gücünün bu kadar yükselmesini sağlayan 2. bek de, geçen hafta yeniden çağrıldığı milli takımda ABD'ye karşı Neymar'ın golünün asistini de yapan Andre Santos. Ancak hazırlık kampı ve Young Boys maçlarının ardından, Santos-Stochlu sol tarafımızdan defansif olarak hala endişe etmiyor değilim. Ofansif olarak ise "şimdi onlar düşünsün."

Young Boys maçlarında oynamayan ve mumla aradığımız Lugano'nun varlığı bile (bu maçta gerek olmasa da) defansımıza güvenmemi sağlıyor. Yokluğundaki muhtemel sorunları zaten çok yakın zamanda gördük. Benzer durumdaki Mehmet Topuz ise bu maçın erken koparılmasındaki önemli faktörlerdendi. Mehmet'in gerçek bir kanat oyuncusu olmaması ve geçen sezon istikrarlı bir hücum performansı gösterememesi nedeniyle onun bu ekstra performansı umarım kalıcı olur. Yabancı kontenjanını ve takımdan kesilemeyecek yabancıların olduğunu düşününce onu hem sağ kanatta, hem de Cristian'ın yerine orta sahada kullanabilmeliyiz. O bölgede oynarsa Fenerbahçe orta sahası yumuşar diyemiyorum; çünkü halihazırda o bölgenin zaten sert olmamasının sebebi o işi yapması gereken Cristian Baroni. Young Boys maçından sonra da yazmıştım, ilk 11'de düşünülmemesi ve hatta takımdan gönderilmesi gereken futbolcuların başında geliyor bana göre.

Gelelim maçın kahramanlarına... Niang tribünde olduğu için, medyaya "Niang mı Semih mi" polemiği çıksın mı istedi, yoksa ekürisi Alex önderliğindeki harika paslaşmalara ve hücum organizasyonlarına yazık olmasın diye mi düşündü bilmiyorum, Semih yine gündeme oturmayı başardı. Ama Fenerbahçe kültürü, "9 numara"nın sahibinin yıldız bir yabancı forvet olması gerekliliğini getirdiği ve tanıdığımız kadarıyla Niang da bunu layığıyla yapabileceği için, Semih bu takımın 1. forveti olamaz. Açıkçası Euro 2008 sonrası performansıyla da (sakatlık vs.) bunu başaramayacağını, belki de kaldıramayacağını göstermişti. Maçın diğer kahramanının adı ise tabi ki kimseyi şaşırtmıyor. "Ne onunla ne de onsuz" tabirinin herşeyiyle hakkını veren Alex'le -ne
olursa olsun- sonsuza...

"Onsuz" olmayan tek futbol öğesi ise kesinlikle taraftar.

Paok maçından güzel bir oyun ve rahat kafayla dönmek dileğiyle...

5 Ağustos 2010 Perşembe

Milyarlık Eşekler - 2010

Teknik bir analizden çok psikolojik olarak incelemek lazım bu Fenerbahçe'yi; ama onun için de hala psikolojisi sağlam olan Fenerbahçeli bulmak gerekiyor sanırım. Elimden geldiğince gönüllüyüm bu işi yapmaya.

Lig önümüzdeki hafta başlamıyor olsa, yıllardır art arda yapılan hatalardan ders çıkarabilme yeteneğine, özeleştiri yapabilme olgunluğuna ve egolarından arınabilme özelliğine sahip olan bir Fenerbahçe yönetimi mevcut olsa, hiç ama hiç üzülmeyeceğim bir elenme maçı izlemiş sayabilirdim kendimi. Öyle ki, "Fenerbahçe değişecek" diyen, takımın birikmiş sorunlarına çözüm bulacağını söyleyen Aykut Kocaman'ın kendisi de inanmıyordur söylediklerinin gerçekleşeceğine. Biz dünya takımıyız, ön elemeyi nasılsa geçeriz diye düşünüp yarım yamalak transferlerle ve bir sürü eksikle takımı Young Boys maçlarına çıkaranlar kimlerse, bu sonuçta hepsinin eşit payı vardır. Ama sorun o kadar ciddi ki, şu kadroda Gökhan Ünal yerine forvet transferi için adı geçen Niang/Gyan/Gomis/Bent'ten hangisi olursa olsun Young Boys'u eleyebilir miydik emin değilim. Bu da "Elesek ne olacak ki?" sorusunu getirir ki, o durumun vahametinin hangi boyutlarda olduğunu gösterir. Bu söylediklerim hayali şeyler değil, şu Fenerbahçe'yi izlemek zorunda bırakılan, futboldan anlayan bir çok Fenerbahçelinin düşüncesi. Mesele, "Ama 2 maçta da 10 kişiydik"e de indirilecek gibi de değil. Her 2 maçta da 11'e 11'ken de üstün olan taraf Young Boys'tu. Sahadaki Fenerbahçelilere ise "Bir Demet Tiyatro"'daki "Saldıray Abi" karakterinin ünlü sözünü değiştirerek söylemek lazım: "Çıkarın şu üstünüzdekileri, ne oynadığınız anlaşılmıyor."

Bahsettiğim "hatalardan ders çıkarabilme" olayının boyutu da azımsanamaz. 2006'da Zico'nun geldiği sezon, Can Arat, Semih Şentürk, Murat Hacıoğlu, Önder Turacılar ile Şampiyonlar Ligi ön elemesinde Dinamo Kiev maçları oynanmış ve elenmemizin ardından Kezman, Deivid, Edu transferleri açıklanmıştı. Bu saatten sonra gelecek forvetin de artık çok önemi kalmamıştır.
Hatalar zincirinin 2. boyutu ise Aykut Kocaman tarafında bana göre. Bu takıma "teknik" müdahaleyi bu sezon başından itibaren yapıyor olsa da, maç sonundaki kendi deyimiyle "birikmiş sorunlar"ı geçen sezonki sportif direktörlüğü görevi süresince göremedi de yeni mi keşfetti ve elendikten sonra bunlara çözüm bulmaya çalışacak? Fenerbahçe futbol takımında, Fenerium'dan forma alıp arkadaş arasında halı sahada bile giyse o forma kendisine yakışmayacak onlarca oyuncu var yıllardır. Bunlar kendilerini zerre geliştirmeyen, futbol zekası sıfıra yakın, bazısı etik dışı davranışlara sahip, çoğu rahat ve tembel adamlar ve takıma bu transfer döneminde katılmadılar. Radikal değişiklikler yapacağı umulan, o yönde açıklamalar yapan hocanın gelir gelmez ilk işi bu futbolcuları (Bilica, Cristian, Guiza, Deivid, Kazım, Selçuk, Önder en başta sayabileceklerim) takımdan temizlemek ya da birkaçının sadece kulübede alternatif olduğu, yerlerine yapılacak transferlerle güçlü ve alternatifli bir kadro kurmak olabilirdi. Bu yüzden de lige 1 hafta kalmışken ve trajik bir sezon finalinin ardından bir başka trajediyle sezona girilirken, kadro üzerinde daha ne kadar oynanabilir bilemiyorum. Yapılması gereken ilk işin bir an önce en azından gidecek/gelecek oyuncular meselesini halledip, futbol oynamak isteyen, Fenerbahçe forması giydiğinin farkında olan futbolcularla mümkün olduğu kadar temiz bir sayfa açmak olduğunu düşünüyorum. En son iş ise Aykut Kocaman'ın kellesini istemektir.

Fotoğraf notu: Ulan şu takım bön liberoların şahı Maldonado'nun olduğu bir kadroyla Chelsea'yi az daha Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinden eliyordu. Ama ondan önceki ve sonraki sezonları düşündükçe anormal olan oydu zaten.

29 Temmuz 2010 Perşembe

Şanslı Bir 2-2 ve Miroslav Stoch



Eksiklerden ve hazır olmayan bir takım oluşumuzdan dolayı ve ilk resmi maçımızın İsviçre'de dahi olsa kritik bir Şampiyonlar Ligi ön elemesi deplasman maçı oluşunu göz önüne aldığımızda, aslında beklenmesi gereken kötü bir futbol oynadık. Maçın ilk dakikalarından itibaren (erken attığımız gol haricinde) 2 sezon önce oynadığımız Partizan deplasmanının bir kopyası gibiydi. Yine bir deplasman, bomboş bir orta saha ve anlaşılamaz bir top yapamama sendromuyla birlikte, Önder-Bekir-Bilica-Santos 4lüsünün arkaya kaçırdığı inanılmaz toplarla, aslında kimsenin tanımadığı, kapalı kutu, ama yine de "kağıt üzerinde" Fenerbahçe'den kötü dediğimiz Young Boys gol kaçırma rekoru kırdı. Partizan'ın bize karşı ilk 15 dakikada 2-0 öne geçip bir 3. gollerinin de ofsayt nedeniyle sayılmadığını düşünürsek, sanırım Emre'nin erken golünün bu berbat maçtaki önemi çok daha iyi anlaşılır. Young Boys'un forvetindeki Thierry Doubai ve Henri Bienvenu (bu Thierry ve Henri adları da nasıl bir tesadüfse) 3 sezon önce bir başka ön elemede oynadığımız Randers maçındaki Djiby Fall isimli arkadaşı hatırlattı bana. O, Kadıköy'deki ilk maçta yine erken bir gol atıp Randers'ı 1-0 öne geçirdiğinde yaşadığımız korkunun bir benzerini, Bienvenu-Doubai 2lisi topla her buluştuğunda yaşadım. Araya atılan topların da ötesinde, özellikle Bienvenu'nun ilk golde olduğu gibi defansımızı çok çabuk geçebilmesi, Volkan'a küfür rekoru kırdıran defansın yan toplardaki çaresizliği ve bizim sol kanadımızda Degen-Sutter ikilisinin Santos'u kevgire döndürmesi maç boyunca korkuyla ve sinirle izlediğimiz sahnelerdi.

Gökhan, Lugano ve hatta İlhan'ın da dönüşüyle birlikte defans hattımızın geçen senenin sonlarındaki gibi pozisyon vermeyen hale bürüneceğini varsayabiliriz. Bu kadar pozisyon vermemizin tek nedeni defans 4lüsü değil tabii ki. Maç boyunca nerde durduğunu, ne yaptığını, hangi topa bastığını çözemediğim Cristian, ve Santos'un önünde oynayan Stoch ve Alex'in geriye çok fazla dönmemesinin yanı sıra Kazım isimli plaj futbolu topçusunun da yine gereksiz bir kırmızı kartla takımına yaptığı saygısızlık da, zaten 8-9 kişi atağa çıkan Young Boys'un orta saha üstünlüğünü ele geçirip arka arkaya pozisyonlar bulmasını sağladı.

Bu kadar şey yazıp, Stoch'tan sadece "Santos'u yalnız bıraktı" şeklinde bahsetmem her şeyden önce ona ayıp olur herhalde. Top ayağına geldiğinde ayakları birbirine dolaşan, "top benden çıksın de ne olursa olsun" düşüncesine sahip onlarca Fenerbahçe futbolcusu izleyen gözlere ilaç gibi geldi Stoch. Galatasaray almasın diye mi alındı, geçen seneki Twente maçlarında mı beğenildi, Aykut Kocaman'ın isteğiyle mi alındı türü polemikler umrumda bile değil. Stoch bir aksilik olmazsa Fenerbahçe'nin son senelerde yaptığı en doğru, geleceğe dair en umut veren ve verimli yabancı transferlerinden biri olacaktır.

Küçük bir paragraf da Kazım ve bugün oynamayan Issiar Dia transferiyle ilgili olsun. Mehmet Topuz, Özer, Deivid ve Kazım gibi devşirme sağ kanatlar varken ve beklenen forvet transferi hala gerçekleşmemişken, bu adı sanı çok fazla duyulmayan Nancyli futbolcunun transferi kimseyi tatmin etmemişti. Hala onun hakkında bir şey söylemek imkansız; ancak en azından sağ kanatta Kazım gibi laubali ve dengesiz bir adamın tekel olmasını engelleyecek olması bile iyi ki sağ kanada bir adam aldık dedirtiyor. Zaten Deivid'in 6+2+2'in son 2'sinde olacağını varsayıyorum. Bence Mehmet ve Özer, Cristian ve Alex'in ilk 11 alternatifleridir Fenerbahçe kadrosunda. Kazım da kendisine çekidüzen verip sorunlarından kurtulursa Dia'ya iyi bir yedek olur, yoksa sadece arada bir parlayan, birçok maçta takımı yarı yolda bırakan, sorunlu bir eski Fenerbahçeli futbolcu olarak hatırlanacak.

Sonuç olarak ön elemelerde önemli olan turu yakalayacak skorları elde etmektir. Yakın zamandan verdiğim Partizan deplasmanı (2-0'dan 2-2'ye çevirmiştik) ve 1-0'dan kazandığımız Kadıköy'deki Randers maçı örneği gibi, bu maç da tur için kötü bir skor sayılamaz. Hele ki böyle berbat bir oyun ve oldukça eksik bir kadroyla. Gökhan, Lugano, Mehmet, Özer, Dia ve gelecek yeni forvetle birlikte, en azından bunların birkaç tanesinin ilk 11'de oynayacağı rövanş maçında Young Boys'u elemememiz için hiçbir sebep olmamalı.

Bir sonraki ön eleme turunda seribaşı olmamız için Zenit ya da Ajax'tan birinin elenmesi gerekiyor ve bu 2 takımın da ilk maçlarında rakipleriyle berabere kaldığını düşünürsek, her ne kadar bugün Young Boys tarafından oyun olarak ezilsek de rövanşta Kadıköy'de kazanıp Zenit/Ajax'dan birinin elenmesini bekleyerek güzel bir Şampiyonlar Ligi son ön eleme kura çekimine gidebiliriz.


Stoch Notu: "Chelsea mavisi" Fenerbahçe forması ona gerçekten çok yakıştı.

25 Temmuz 2010 Pazar

Yeni Bir Başlangıç



İlk blog deneyimime Fenerbahçe ile başlamadan önce, kendimle ve bu blogda yazmamı sağlayan "Yaz Helvası"yla ilgili birkaç şey karalamak istedim. Futbol ve ağırlıklı olarak tuttuğum takım Fenerbahçe ile ilgili elimden geldiğince keyifli ve okunmaya değer yazılar yazmaya çalışacağım. Spor ve genel kültür konusunda tanıdığım en bilgili ve düşüncelerine değer verdiğim bir arkadaşım "Blogumuzda Fenerbahçeli açığı var, en azından boş zamanında maç analizi yazar mısın?" diye teklifte bulununca geri çevirmek olmazdı tabii ki. Umarım bu ilk denememden ortaya güzel bir şeyler çıkar. Gelelim 2010-2011 sezonu Fenerbahçe'sine...

Geçtiğimiz sezonun dramatik, trajikomik ve neresinden bakarsak bakalım skandal finalinden sonra Fenerbahçe futbol takımının ve taraftarlarının kendine gelmesi kolay iş değil. Son haftadaki Trabzonspor maçında geçen sezonun belki de en iyi Fenerbahçe'si sahada ardı ardına goller kaçırırken, ve hiçbir zaman bilemeyeceğiz ama tahminimce maç bu oyunla (anons skandalı olmadan) 1-1 bitse taraftarın çoğunluğu medeni ve olgun bir şekilde durumu karşılayacakken olanlar başta o gece Kadıköy'de olan hiçbir Fenerbahçelinin kolay kolay atlatabileceği şeyler değildi. Futbol takımı için de hiçbir şeyin aynı kalması beklenemezdi ki şampiyonluk dışındaki derecelerin başarısızlık sayıldığı bir kulüpte böyle bir sezon sonunda kabağın Christoph Daum'un başına patlaması kaçınılmazdı. Daum'un takımdan gönderiliş biçimi, karşılıklı saygısızca davranışlar ve açıklamalar, yapılan kontratların ve tazminat maddelerinin başa açacağı sorunların öngörülememesi, dünya kulübü iddiası taşıyan bir kulübe yakışmasa da, sonucunda takımın başına Aykut Kocaman gibi bir ismin getirilmesi çoğu Fenerbahçelinin taşıdığı kaygıları unutturdu. Fenerbahçe'nin Alex Ferguson'u olması umuduyla sportif direktörlüğe getirilen Kocaman'ın, ne kadar etkili olduğunu bilemediğimiz bu görevinin ardından teknik direktörlüğe getirilmesi ise Fenerbahçe özelinde Türk spor kulüplerinin ne kadar plansız, kararsız ve sistemsiz oluşunun apaçık göstergesi oldu. İlhan, Caner, Stoch, Dia transferlerine ek olarak bugün yarın alınması beklenen yabancı bir forvetle birlikte Fenerbahçe futbol takımı yeni sezona başlıyor. Önümüzde bir Şampiyonlar Ligi ön elemesi var ve rakip Young Boys karşısında ne kadar favori olsak da, en azından takımın yeni sezona ve bir sonraki ön elemede gelecek muhtemel bir Sevilla'ya, Tottenham'a karşı hazır olup olmadığını görmek açısından önemli bir kriter olacak.

Fenerbahçe'nin 2010-2011 kadrosu ve kafamdaki ilk 11 varyasyonları diğer yazının konusu olsun. Bu yazıyı en az yeni transferler kadar merakla beklediğim yeni formalardan bahsederek bitireyim.

Lacivert kaleci formasını saymazsak 4 yeni forma görücüye çıktı. Çubuklu forma bildiğimiz çubuklunun çubuklarının inceltilmesiyle birlikte 9 çubuktan oluşuyor. 2002-2003 sezonundaki aria reklamlı lacivert denemeyecek bir mavi ve sarıdan oluşan çubukludan sonraki bütün çubuklu formalarda olduğu gibi yine gerçek bir sarı-lacivert uyumu ve güzel bir dizayn var. Beyaz forma bana çok sade geldi. Belki River Plate çakması bir sarı-lacivert şerit güzel durabilirdi bu formanın üzerinde. Favorim mavi forma... "Fenerbahce Güneşi" adı verilen bu formadaki güneş ışınları ve uyumlu bir mavi tonu bu formayı diğer formaların önüne geçiriyor benim gözümde. Yeşil/Palamut forma ise zaten bir süre satışa sunulmayacak ve kullanılmayacak. Bu formayı geçen sezonki "arma forma"ya benzettiğim palamut dalı kurtarıyor bence. Arma formadan farklı olarak ise formanın rengine gözlerimiz bir süre alışamaz, ama zaten çok fazla tercih edeceğimizi de sanmıyorum.

18 Nisan 2010 Pazar

7 Şubat 2010 Pazar

Eskilerle Yeni Bir Başlangıç



Uzun süredir ayrı kalmıştık. Memleketteki evimde internet olmadığı için pek yazı yazamadım. Fakat bu süre içinde pek çok şey toparladım, yazacaklarımla ilgili. Ağırlıklı olarak futbol blogu olduğumuz için ve fırsatım olup da Fenerbahçe'nin Bursaspor maçını izleyebildiğim için sözü bu müsabakadan açmak; ama öncelikle Türk Spor'undaki olaylardan bahsetmek istiyorum.

Beklenilenin aksine Fenerbahçe yönetimi daha doğrusu Aziz Başkan'ın herhangi bir transfer bombası patlamadı. Ezeli rakip Galatasaray dünyaca tanınmış bir kaç oyuncu transferi gerçekleştirdi ki bu Türk Futbolu için kaliteli ya da en azından ünlü olmuş oyuncuların Türkiye liglerinde oynayabilmesi için önemli adımlardı. Fakat başka bir açıdan ise tv ihalelerinde muazzam bir artış gösteren takım gelirlerinin sadece yurt dışından alınacak oyunculara harcanma korkusu sardı, bizim gibi Türk Futbolu'nun ilerlemesini isteyen insanlarda. Aslında bu korkunun asıl nedeni üç büyüklerin başında bulunan yönetici abiler, bence. (Bu arada Demirören'in yeniden başkan seçilmesi hayırlı olsun Beşiktaş JK'ne. Umarız yaptığı hatalardan ders çıkarmıştır Başkan.)

Aykut Kocaman'ın varlığı Fenerbahçe Klübü ve taraftarları için büyük bir şans. Şike iddiaları, kazalar, oyuncuların gece hayatlarındaki skandallar; Aykut Kocaman'ın eski bir Fenerbahçe futbolcusu ve deneyimli bir teknik adam olması sayesinde atlatıldı. Ayrıca, as kadroda sık sık görev alan üç oyuncunun gönderilmesinden sonra (önder Turacı sonradan affedildi) Fenerbahçeli futbol severler takımın pek çok sorun yaşayacağını tahmin ediyordu, ama olmadı. Umarım bu yarı Fenerbahçe'nin transfer politikasının değişmesi ve alt yapıya verilen önemin artması için iyi bir örnek olur.

Öncelikle iki önemli topçu gidenlerin ardından onbire girdi. Biri Uğur Boral diğeri ise Özer. Uğur'un yeteneklerini, topla beraber hızlı driplinglerini özlemiş, görmek istiyormuş Fenerbahçe seyircisi sol kanatta. Uğur'la biraz olsun Santos'un uyuşukluğundan kurtulduk derken sakatlandı. Kendisini uzun bir süre göremeyeceğiz, maalesef. Bana göre hiç bir ekstra özelliği olmayan Vederson ancak Uğur'un yedeği olur. Umarım beni yanıltır ve takıma katkısı büyük olur. İkinci önemli gelişme ise Özer'in takım içerisinde yer bulması. Bence çok yetenekli bir oyuncu. Çalım atabiliyor, mükemmel olmasa da çok iyi daha önemlisi akıllı paslar çıkarabiliyor, hızlı ve çok hırslı. Daha önünde çok yol var ama Fenerbahçe için önemli bir isim olacak gibi. Takım içindeki bir diğer değişiklik de bir kaç haftadır Guiza'nın yokluğu heralde. Semih'in özelliklerini saymayacağım burada ama Guiza ve Gökhan bu Semih'in yedeği dahi olamazlar. En önemli gelişme ise bana göre Emre'nin takıma dönmesi oldu. Böylece takımın orta alandaki teknik kapasitesi bir hayli arttı. Alex de ileri bölgeye daha yakın oldu. Bursaspor maçında da pek çok kez Semih-Alex başarılı paslaşmalarına şahit olduk. Ayrıca Emre oyunun kilitlendiği noktalarda topla savunmanın içerisine girmeyi başardı. Sanıyorum bu mevkide Fenerbahçe'yi rakiplerinden üstün tutacak bir oyuncu olacak Emre. Duran toplara gelince üstat Alex yine her yerden rakip kaleciyi etkisiz bırakmayı bildi. İvankov gibi tecrübeli bir kaleci bile Alex'in ilk göldeki ortasını sadece izlemekle yetindi. Daum-Koch ikilisine gelince iyi becerdikleri iş olan takımı kondisyon olarak hazırlamak da yine başarılı görünüyorlar.

Akşamki maç için de sanıyorum sağ kanatta Mehmet Topuz'a görev verecek Daum ve ümit ediyorum ki sol kanatta da Özer'e formayı verir. Takımın geriye kalan dizilişinde değişen bir şey yok. (Yani Guiza yedek kalacak.) Tabi ki akşam oynanacak maç sonucu benim için her şekilde buruk olacak. Doğduğum şehrin takımı sıkıntılı günler yaşıyor: Düşme potasına yakın. Fenerbahçe'nin de şampiyonluk için galibiyete ihtiyacı var.

25 Ekim 2009 Pazar

Temiz maç olsun, belden aşağı vurmak yok(!)




Sanki bir boks maçına önyazı yazacakmışım havası yarattım farkındayım. Lakin haftada iki gün gittiğim kurslardan gaza gelmiş değilim, malum derbi için yazıyorum ve maalesef kimse başlıktaki dileğimin tamamen fuzuli olduğunu iddia edemez.

İkili arasındaki son 6 maçta 10 kırmızı 40 sarı olmak üzere toplam 50 kart gösterilmiş! Hele ki son maçtan sonra transfer politikaları bile etkilenmiş; Aziz Yıldırım Orhan Ayhan'ı, Sinan Şamil Sam'ı izlemek üzere Almanya'ya yollamış; polemik ustası başkanın hayalindeki Lugano(bu adam normal değil)-Sam savunma ikilisinden Galatasaray'ın Zan'ı transfer etmesiyle vazgeçilmişti. Zan'ın bilimum uzuvlarını yitirmesinden korkmuş olmalılar tabi.

Şaka bir yana en son ne zaman futbol kalitesi yüksek, tansiyonu ve sertliği düşük bir derbi izlediğimi hatırlamıyorum. Dünya üzerinde tansiyonu yüksek derbilerin kökeninde genelde din, mezhep, etnisite, sınıf ayrımı vs gibi ciddi sebepler bulunurken GS FB taraftarlarının birbirlerine karşı duydukları kinin, düşmanlığın kaynağını daha sosyolojik içerikli bir yazıya bırakıyorum.

9 yıldır kazanıyor olması ve taraftar desteğiyle fenerbahçe favori görülse de kendinden son derece emin evsahibimize bunun bir derbi olduğunu hatırlatıyor; soğuk suyu da ifadesini alacağım age maçının sonrasına saklamasının tavsiye ediyorum:) Galatasaray orta sahada, özellikle belli bir dakikadan sonra oyundan düşüyor. Rijkaard, Barış Özbek müdahalesiyle bu durumu nispeten toparlıyor genelde ama eğer takım geride olursa bu lükse sahip olamayacağı için berberine müteşekkir kalabilir (malum saçları kestirdi bir de saçlar uzun olsa epeyce terlerdi herhalde:)).

Fenerbahçe cephesi de geleneksel derbi öncesi sakatlık numaralarına başladı bir hafta önceden. Ama Rijkaard'ın rakibin oyuncularına göre takımı hazırlamayacağını hesaba katmalılardı bence. Maç kaybedilse bile "yıldırım" hızıyla gündemi değiştirecekleri için içleri rahat. Galatasaraysa son yıllarda Kadıköy'deki hegemonyayı kırma peşinde.

Tabii ki farklı kazanmak isterim bir Galatasaray taraftarı olarak ama gerçekten asıl istediğim eli ayağı düzgün bir "futbol" maçı. Futbol ben ekran başında ya da tribünde keyif alayım diye var çünkü. Çoğu zaman bunu unutuyoruz. Yoksa ekran başına geçip, Sabri'ye Emre'ye söverek kızarmak için mi dijital platformlara üye oluyor insanlar?!

O yüzden diyorum ki; TEMİZ MAÇ olsun çocuklar, belden aşağı vurmak yok..

24 Ekim 2009 Cumartesi

Savaş Borusu Öterken...


"Taraftar 5 istedi, 6 oldu; 10 istedi, zaman yetmedi"

Ligde Şükrü Saracoğlu'nda oynanan son 9 Fenerbahçe - Galatasaray maçı:

06.05.2001 --- 2 - 1
16.02.2002 --- 1 - 0
06.11.2002 --- 6 - 0
29.02.2004 --- 2 - 1
22.05.2005 --- 1 - 0
22.04.2006 --- 4 - 0
03.12.2006 --- 2 - 1
08.12.2007 --- 2 - 0
09.11.2008 --- 4 - 1

Taffarel zamanında başlayan bu gelenek, Mondragon, Orkun ve De Sanctis'in bayrağı birbirlerine devretmesiyle bugünlere kadar süregeldi. Sırada Leo Franco var...

Kadıköy'deki Fenerbahçe - Galatasaray maçlarını ne dahi teknik adamlar, ne de futbolcular kazandırır. Maçı kazandıran yegane etken Fenerbahçe tribünlerinin ateşlediği fitille alev alan 11 adet sarı-lacivert, çubuklu Fenerbahçe formasıdır. Bu yüzden, iç parçalayıcı hayal kırıklıklarına engel olmak amacıyla, Galatasaraylı arkadaşlara cümleye "Gerçi kadromuz iyi bu sene..." diye başlarken iki kere düşünmelerini önerir, ayrıca evimde ağırlamaktan mutluluk duyacağım bu nadide insanlara maç sonunda bir bardak soğuk suyun müessesemizin ikramı olacağını şimdiden belirtmek isterim. Son olarak, kaybederken kazanmak isteyenler için 1.80'in bu devirde babanın oğula vermeyeceği bir oran olduğunu söylemeden geçemeyeceğim...

19 Ekim 2009 Pazartesi

10'da 9


Julio Cesar'ın 90+4'te taktığı golün canımı pek de sıktığını söyleyemem. Aksine, maç 1-1 sona erseydi dinlemek zorunda kalacağımız "Gaziantep deplasmanından alınan 1 puan her zaman iyidir. Ayrıca hala ligdeki tek namağlup takımız." gibi laf öbeklerinden bizi kurtardığı için Julio Cesar'a müteşekkirim. Yıldırım Demirören'in kapıyı 10 milyon Euro'dan açacağı söylenen, yaklaşık 3.14 Alex gücündeki bu aslan parçasının önümüzdeki sezon Beşiktaş tribünlerinin zevkle izleyeceği bir futbolcu olacağından hiç şüphem yok.

Fenerbahçe'nin 8 maçlık galibiyet serisi bu maçla birlikte sona erdi. İlk 7 maçtaki rezalet ötesi futbolun ardından takımın geçen hafta Gençlerbirliği karşısında sergilediği derli toplu oyun umut vericiydi. Maalesef Kazım'ın cezası sona erdi ve Mehmet Topuz - Gökhan ikilisinin çok daha iyi kullandığı sağ kanat yine felç oldu. Bugüne kadar Fenerbahçe yararına yaptığı en olumlu hareketin Aragones'e "fuck off" çekerek duygularımıza tercüman olmak olan bu futbolcunun bu kadar süre bulmasının ardında yatan nedenin birkaç hafta önce Fenerbahçe seyircisi tarafından gördüğü tepki olduğunu düşünüyorum. Daum, Kazım'ı sürekli ilk 11'de başlatarak ve etkisiz oyununa rağmen 70-80 dakika boyunca oyundan çıkarmayarak aslında şunu demek istiyor: "Merhaba, ben 'Dahi' Daum. Görevim, bu takımda iplerin bende olduğunu hepinize göstermektir. Ne yapmam gerektiğini bana dikte edenlere inat, söylediklerinin tam tersini yapacağım. Bu uğurda takımı şampiyonluktan etmek başta olmak üzere, Fenerbahçe'ye her türlü bedeli ödetmeye hazırım." Kanımca, Alman disiplininin (bu sözcük çiftini Daum'la aynı cümlede kullanmasam çatlardım) bir uzantısı olan bu mastürbatif yaklaşımın bir diğer tezahürü de Özer'in bugüne dek forma şansı bulamaması. İyileşmesinin üzerinden haftalar geçmesine rağmen, sahaya girdiğinde sıradan bir oyuncudan farkını hemen belli eden, topla buluşması, hareketliliği ile beni heyecanlandıran bu dev potansiyelli futbolcunun, Alex'in oynamadığı ve takımın yaratıcılığının yerlerde süründüğü bir maçın ancak son 5 dakikasında oyuna girmesinin mantıklı bir açıklamasını arıyorum. Bulabildiğim tek neden, bu oyuncunun oynaması gerekliliğinin medyada sayısız kez dile getirilmiş olması. Daum, bir şeyler kanıtlamak uğruna bu adamı kulübeye mahkum etmeye devam ettikçe, böylesine parlak bir yeteneğin kaybolmasından endişe ediyorum.

Maça geri dönelim. Milli maç arasında çok sayıda oyuncu haşat oldu. Güiza ve Lugano yurtdışında, Alex antrenmanda sakatlandı. Dos Santos dinlendirilmek uğruna kenarda başladı, son 15 dakikada oyuna girdiğinde ise ölü gibiydi. Gökhan (kısmen Kazım yüzünden de olsa) kötüydü. Stoper ikilisini oluşturan Bilica ve Önder göze batacak hatalar yapmadılar, devamlı topu şişirmelerine alıştık zaten. Semih, bir kafa golü atmasına rağmen çok kötüydü, sırtı kaleye dönükken kendisine atılan bütün toplar adeta bir duvardan döndü; ilerleyen dakikalarda Gaziantep'in baskısıyla bunalan takımın nefes alamamasının başlıca nedeniydi. Vederson, Mehmet Topuz, Emre ve Cristian takımın en iyileriydi. İkinci yarıda bu oyuncuların performansı düşünce Fenerbahçe oyunun kontrolünü kaybetti. Fizik gücü 0'a soldan yaklaşan takımın 76. dakikaya kadar oyuncu değiştirmemesi sonun başlangıcı oldu. Tabii Daum da haklı; bu kadar dökülen bir takımı neresinden tutup da düzeltsin? Gökhan yerine Bekir'i almak da kötü sonuç veren bir tercih oldu, Bekir önce altıpastan Z sırasına (cidden var mı bu sıra?) bir orta yaparak takımı 2. golden etti, üzerine de kaçırdığı adamı düşürerek Julio Cesar'ın jeneriklik golünü hazırladı. Gökhan yerine Mehmet Topuz'u çekerek ileriye yeni bir oyuncu almak daha isabetli olabilirdi.

Ayrı bir paragrafı hak eden (daha çok "sen iyi bir dayağı hak ettin"deki "hak etmek" gibi) oyuncu ise Roberto Carlos. Yanında "Unh" mu yazıyor yoksa "Slt" mi emin değilim; ama devre arasında gideceğini defalarca açıklayan bu adamın oynatılmasının artık Fenerbahçe'ye zarar verdiğine inanıyorum. Boşalttığı yerde savunmanın verdiği açıklar iyice göze batmaya başladı. Bilica bu adamın arkasını toplayacak diye heba olmaya başladı, savunma sürekli dengesiz yakalanıyor, Bilica Carlos'un kanadını savunurken ceza sahasına gelen hava toplarını Gökhan karşılamak zorunda kalıyor, böyle olduğunda Fenerbahçe savunması adeta bir sirki andırıyor. Sol kanadı Dos Santos - Vederson (Özer?) ikilisiyle kurmak bizim için daha hayırlı olacaktır.

Neyse. Yazımı sonlandırırk... Ne?! Haftaya Galatasaray maçı mı var? Ne kadar garip, üzerimdeki karamsarlık bir anda uçtu gitti! Yaralarımızı sarmak için bulunmaz fırsat - Mor formaları yakından görmenin zamanı gelmişti...

1 Ekim 2009 Perşembe

Ömür Törpüsü


Alıştığımız üzere, yine rezalet kalitede bir Fenerbahçe maçıydı. İkinci yarının başında yapılan on dakikalık baskılı futbol bir gol buldurunca takımımız UEFA Avrupa Ligi'nde ilk puanlarına kavuştu.

Maçtan önce Daum'dan gelen "1 puan güzel olur" açıklamasının rakibin gazını almak için yapılmış olduğunu umuyorum. Ben de futbolcu olsaydım "Moldova deplasmanı adeta cehennem, Sheriff'ten çekiniyoruz" türü açıklamalar gururumu okşardı. Öte yandan bir Fenerbahçe taraftarı olarak, Daum'un takımımı Avrupa'nın 5. sınıf bir takımına denk gösteren açıklamalar yapmasından son derece hoşnutsuzum. Basın açıklamalarında ille de rakibe değinilecekse Premier Lig'de veya Mourinho'da ara sıra görebileceğimiz "Bu sene zor şampiyon olurlar", "Kümede kalırlarsa zil takıp oynasınlar bence" gibi alaycı tavırlar takınılmasından yanayım.

Maça dönelim. Fenerbahçe Volkan Demirel, Önder, Lugano, Bilica, Carlos, Emre, Cristian, Kazım, Uğur, Alex ve Semih 11'iyle başladı. İlk yarıda ofsayt gerekçesiyle verilmeyen golümüzün yanında Emre'nin ve Carlos'un birer şutu dışında bırakın pozisyonu, takım halinde rakip kaleye yaklaşmak adına en ufak bir girişim yok. Emre ve Cristian'ın araya attığı topların hiçbirini Semih kontrol edemedi. Bunun dışında devre boyunca Uğur ve Kazım'ın karşılarındaki oyuncuları geçemeyişlerini ve geri dörtlünün dangalakça ileri şişirerek rakibe teslim ettiği uzun topları seyrettik. İkinci yarıya daha hızlı başlayan Fenerbahçe 45-55. dakikalar arası topa hakim olurken, Kazım ve Semih'le iki pozisyonu harcasa da Alex'le ara(ma)dığı golü buldu. Sonrası malum: Volkan'ın yaptığı kurtarışlar, ceza sahamızda oluşan karamboller, golü ha yedik ha yiyeceğiz diye kalbi sıkışan taraftarlar ve ömrümüzden kısalan birkaç yıl daha...

Takımın ortaya koyduğu ağır, temposuz futbol zaten sıkça dile getirilen bir sorun. Oyuncular adeta bir langırt masasındaymışçasına hareketsiz, pasını veren "bakalım ne yapacak" diye kanatta 2-3 rakiple mücadele eden arkadaşını izlemeye başlıyor. Yardımlaşma yok. Yardımlaşma olmadan da kanatlar işlemiyor; özellikle de kanat oyuncuları adam eksiltme yetisine sahip değilse. Kanatlar işlemiyorsa göbekten hücum etmek durumunda kalınır; ama Emre ve özellikle Cristian, Alex'e yaklaşmayınca Alex kolay kolay topla buluşamıyor, buluştuğunda da yanıbaşındaki 2-3 defans oyuncusu arasında kaybolup gidiyor. Hal böyle olunca karşınızda 11 adet aydınlatma direği de olsa pozisyon bulmakta zorlanırsınız.

Fenerbahçe ite kaka kazanıyor; ama daha güçlü rakipler karşısında kazanmak için bir şans golü ve Volkan'ın çabaları yetersiz kalabilir, kalacaktır. Bu utanç verici futbolun yanısıra yöneticiler de daha önce yaptıkları "Öncelikli hedefimiz Türkiye Ligi" açıklamalarıyla taraftarın Avrupa'da başarı beklentilerini dizginlemesini önerdiler zaten. Çok şey mi istiyorum bilmiyorum ama mesleği futbolculuk olan bu insanlardan iyi futbol oynamalarını beklemek pek de abes olmasa gerek. Haftalardır sergilenen küfür gibi futbol Daum'un ve Fenerbahçeli futbolcuların biz taraftarlara ayıbıdır. Bu kötü futbolun Türkiye Süper Ligi'nde 7'de 7 yapmaya yetmesi ise Türk futbolunun bir ayıbıdır.