Yıl sonu ödülleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yıl sonu ödülleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2013 Pazar

2011 Yılının Dinlemeye Değer Beş Albümü

1. The Black Keys  - El Camino



2. Erol Mutlu - Ateş Düşer Şarkılara


3. Feist - Metals


4. Kardeş Türküler - Çocuk Haklı


5. PJ Harvey - Let England Shake


25 Aralık 2012 Salı

2010 Yılının Dinlemeye Değer Beş Albümü

Bu yıla dair listelere başlamadan önce, yıl sonu listelerinde geçmişe dönük eksikleri tamamlama vaktidir. Öncelikle, 2010 yılında çıkan dinlemeye değer albümlerin listesini bir yılı aşan bir gecikmenin ardından bloga ekleyelim. Liste önem sırasına göre değil, grupların isimlerinin alfabetik sırasına göre hazırlandı. Daha önce blogda hakkında bir şeyler karaladığım albümlerin isimlerine tıklayarak bu yazılara ulaşabilirsiniz.

1. Arcade Fire - The Suburbs


2. The Black Keys - Brothers


3. Belle and Sebastian - Write About Love


4. Gogol Bordello - Transcontinental Hustle


5. Tame Impala - Innerspeaker


25 Temmuz 2012 Çarşamba

Yılın Enleri 2011: Popüler Kültür Ödülleri

1. Yılın Türk Filmi: Bir Zamanlar Anadolu’da


“Boş arazide bulduğu kavunları evine götürmek için onları bir cesedin yanına koymaktan çekinmeyen Arap karakteri, doktora şöyle sesleniyor : “Anlatırsın doktor, bir zamanlar Anadolu’da diye”. İşini kayıtsızca yapan, karısından ayrıldıktan sonra hayatına yeni bir yön çizemeyen ve Anadolu’da yağmurların varlığı ile kendi varlığı arasındaki zaman farkının bunalıma sürüklediği Doktor’un taşra günlerinden “anlatmaya değer” bir hikaye, belki de yegane hikaye. Nuri Bilge Ceylan’ın son filminde; Doktor Cemal’in savcı, komiser, jandarma gibi bürokratlardan oluşan heyet ve cinayet zanlısı ile cinayete kurban giden bir adamın cesedini aradığı bir güne tanıklık ediyoruz.”


Yazının devamı için sizi buraya alalım.


2. Yılın Yabancı Filmi: Jodaeiye Nader az Simin (Bir Ayrılış)



Hakikat nedir? Kimileri için Kuran’a el basılan anlarda dile gelmesi gereken sözlerdir, kimileri içinse kızının vicdanıyla verdiği karardır. Vatandaşı olduğunuz ülkeden neden ayrılmak istersiniz? Kimilerinin yaşadığı ülkeye dair sayılmaz derecede kaygısı vardır ve tüm bu kaygılarında haklı olduğuna inanır, kimileri ise bir ülkeyi yaşanmaz kılanın sadece ve sadece bu ülkenin yaşanılmazlığına dair düşünceler olduğuna. Sasaniler neden iki sınıftan oluşur?  İşte bunun cevabı uzun. Hiddet anlarında, çoğunlukla masum olan üçüncü kişiler mi zarar görür? Maalesef öyle. Bir adama kızarsınız karısını yaralarsınız. Bir kadına kızarsanız karnındaki çocuğu yaralarsınız. Eşinize kızarsınız, ayrılık kararıyla çocuğunuzu yaralarsınız. Peki, bir çocuğun annesiyle babası arasında seçim yapmak zorunda kalması, esasen ayrılığın tek seçenek olduğu bir Hobson seçimiyse, çocuğun yanıtının bir önemi var mı?

 3. Yılın Albümü: Çocuk Haklı – Kardeş Türküler


Kardeş Türküler; kan ve gözyaşının durmadığı coğrafyamızda, bağlamanın telinden yayılan tınıyı, kardeşliğe inanların nefesiyle harmanlayarak umudu somutlaştıranların adıdır. O nedenle, onların yeni bir albümlerine kulak verdiğim yılda, dönüp başka albümlere bakmaya pek de gerek kalmadı. Çalıp söyledikleri kadar yazmaktan da hoşlandıkları için benim lafı fazla uzatmama gerek yok. İçinden kısa bir alıntı yaptığımız sayfaları okumak isteyenler buradan yola devam etsinler. Bir sonraki albüm tez vakitte hazır olsun, bir de üstat Neşet Ertaş’ın tabiriyle “Kardeş Türküler’in kraliçesi” olan Feryal Öney’in sesini bir dahaki sefere biraz daha fazla duymak nasip olursa ne ala.

"Çocuk Aklı” diye gülüp geçmeyin, bir daha bakın her gün baktığınız,
Baka baka ezberlediğiniz tabloya.
Bir de bakmışsınız ki bozulmuş ezber,
“Çocuk Haklı”ymış meğer.

4. Yılın Performansı: Maral Üner – Hüzzam




Ankara’ya döndüğüm kısa dönemlerde, sanki hiç ayrılmamışım gibi hissettiğim anlar oldukça nadirdir, olduğu zaman ise bu anlar genellikle beni tiyatroda yakalıyor. Bahsetmeye çalıştığım aynı mekana dönmenin ötesinde bir duygu, zaten Hüzzam adlı oyunun oynandığı Oda Tiyatrosu’nda ilk defa bulunuyordum. Yalnızca 60 kişilik bu daracık ama sevimli salonda benim için değişmeden kalan şey, perdenin açıldığı anda hissettiğim heyecan olsa gerek.

Hüzzam oyununda Maral Üner’in 2 saatlik nefes kesici performansını, oyunun ilk sahnelenişinden 27 yıl sonra izleme fırsatına eriştim. Kendisinin Mahpeyker rolündeki akıl almaz kuvvetteki performansı, izleyen az sayıdaki şanslı insanı kısmen güldürdü, çokça da hüzünlendirdi. Oyunun sonunda ise istisnasız tüm izleyenleri kendisine hayran bıraktırdı. Duymayacağını bilsem dahi, o günden kalan hayranlığımı kendisine iletmek için benim elimden gelen yegane şey, bu uydurma ödülü kendisine takdim etmektir.  

5. Yılın Klibi: Lotus Flower - Radiohead


Radiohead: Lotus Flower from nn on Vimeo.


Thom Yorke,“rock yıldızı” kavramını yapıbozuma uğratırken.

22 Nisan 2012 Pazar

Yılın Enleri 2011: Yaşam Ödülleri

1. Yılın Adem'i: Mohammed Bouazizi 


Yılın Adem'i Mohammed Bouazizi, 2011 yılının yalnızca dört gününü görebildi. Bu dört günü de hastanede geçirmek zorunda kaldı.Peki, ölümünden bir ay öncesine kadar, Spiegel'den alıntılarsak "basit bir sebze satıcısı, öyküsü olmayan bir adam, bir hiç kimse" olan Bouazizi, nasıl bir devrim şehidi olarak tarihe geçti? 17 Aralık 2010 günü, bir kadın polis görevlisi tarafından aşağılanan ve copla dövülen Bouazizi, şikayet etmek için gittiği görevlilerin kendisini dinlememesi üzerine kendini yakarak hayatına son verdi. Adaletsizliğe karşı kendi canını feda etmekten çekinmeyen bir insan figürü, bütün bir Arap coğrafyasına baharın gelmesi için yeterli olur mu? Özellikle Libya'da Fransa-İngitere ortaklığında silahlandırılan muhalefet, Bahreyn'de demokrasi isteyen Şii çoğunluğun Suudi Arabistan tanklarıyla susturulması ve bu duruma kimsenin ses çıkarmaması, demokrasi kavgasının finans ve medya ayağını, demokrasinin esamesinin okunmadığı Suudi Arabistan ve Katar'ın oluşturması gibi pek çok gelişme, halk hareketlerine olan inancı fazlasıyla sarstı. Yine de, hikayeyi silahların konuşmadığı Yasemin Devrimi ile sınırlarsak, Bouazizi'nin Tunus'taki ulusal hareketin öncülüğünü yapan kıvılcımı yaktığı inkar edilemez.

2. Yılın Havva'sı: Camila Vallejo


Bu yıl Time dergisi, yılın kişisi ödülünü genel bir tanımlama yaparak protestocuya (The Protester) verdi. Dünyaya yayılan protesto eylemlerinin ciddi bir ideolojik temellendirmeye ve güçlü bir lidere dayanmaması, bu kararın alınmasında muhakkak etkili olmuştur. Ancak, bu seçimde muhalif eylemleri bir potada eritip, savunduğu sisteme karşı olan hareketleri yok sayma amacını dikkate almadan, Camila Vallejo'nun hikayesini yazamayız. Hem gelecekte muhtemelen hedef tahtasına koyacağı yeni Arap liderleri ön plana çıkarmamak, hem de ülkesinin tam kalbinde gerçekleşen Occupy hareketinin üstünü kapamamak isteyen Time dergisinin bu konudaki tavrı anlaşılabilir. Ancak, Haçlı seferleri mantığıyla tek bir odaktan hareket eden bir Batı medyasından bahsetmek mümkün değil.

Düzenin içinde muhalif olmaya çalışan sol görüşlü gazeteler, özellikle Avrupa'da belirli bir ağırlığa sahipler. Camila Vallejo ismini de, düzen içi muhalif medyanın en bilinen örnekleri olan İngiliz The Guardian ve Alman Die Zeit gazeteleri dünyaya tanıttılar. Amaçları dünyadaki öğrenci hareketlerini gündeme taşımaktı; ancak düzen gazeteleri olarak düzenin kurallarına göre oynamaları gerektiğinin de farkındaydılar. Bouazizi örneğinde olduğu gibi onlar da, öğrenci hareketini gündeme taşımak için kişileştirme yöntemine gittiler. Öğrenci hareketinin başındaki hızmalı güzelin fotoğrafı, gündem yaratmak için onlara gerekli malzemeyi verdi. Die Zeit Camila'nın fotoğrafının altına "1968'den bu yana en büyük isyan hareketi" gibi iddialı bir yorum eklemiş. Belki bu hareketin etkileri 1968 kadar hissedilmedi; ama bu kızın fotoğrafı haklı isyanın unutulmasını engelleyecek. "Siz bir kurtarıcı mısınız?" sorusuna "Saçmalık. Ben bir öğrenciyim." cevabını vererek konumunu bildiğini gösteren bu kızın Yılın Havva'sı ödülünü takdim edip, FAZ röportajından bir kesim aktaralım:

"Komünist bir geleceğe inanıyor musunuz?
Ben, biz komünistlerin bugün dünya çapındaki değişimin önemli bir bölümüne katkıda bulunabileceğimize inanıyorum. Biz demokrasiye inanıyoruz. Biz burjuvazinin demokrasisine inanmıyoruz, biz sıradan insanların demokrasisine inanıyoruz."

Fotoğraf & Röportaj Kaynağı: faz.net - Die Gesicht des Kommunismus

3. Yılın Başarı Öyküsü: "Atomkraft? Nein, Danke" Eylemleri



Fukuşima'da yaşanan nükleer facia sonrasında, Almanya kendi konumundaki ülkeler arasında oldukça radikal sayılacak bir karara imza attı ve 10 yıl içinde bütün nükleer enerji santrallerini kapatacağını açıkladı. Nasıl oldu da Merkel başkanlığındaki hükümet, programında olmamasına ve koalisyon içindeki muhalefete karşın bu kararı alma cesaretini gösterdi? Bunu yalnızca bir facianın getirdiği farkındalık olarak okumak oldukça yanıltıcı olacaktır. Açıkça söylemek gerekir ki bu karar, ekolojiyi politkanın gündemine taşımayı başaran 20-25 yıllık Yeşiller hareketinin zaferidir. Onların nükleer enerji karşıtı hareketi gündemde tutmaları ve örgütlü güce sahip olamaları, yukarıda simgesini gördüğünüz "Atomkraft? Nein, Danke (Nükleer enerji mi? Hayır, teşekkürler)" eylemlerinin güçlü bir kitlesel destek görmesini sağladı ve Merkel de kamuoyu baskısına göre hareket ederek karar verdi.

Rosa Luxemburg'un meşhur bir sözü aklıma geliyor, "Özgürlük her zaman farklı düşünenlerin özgürlüğüdür." Farklı düşünen ve değişen dünyayı iyi okumayı başaran bir politik hareket olan Yeşiller, 2011 yılında gösterdi ki, tutarlı bir muhalefet iktidarın kararlarını tam tersine çevirebilecek güce sahiptir. Demokrasinin ciddi saldırı altında bulunduğu bugünlerde, umutlanmamızı sağlayan güzel bir başarı öyküsü. Daha detaylı bir okuma için Cogito'nun 67. sayısında Aykut Çelebi'nin yazısına bakmanızı tavsiye ederim.

4. Yılın Skandalı: Şike Skandalı



Olayların başlangıcından bu yana 9 ay geçti, ortada şike olup olmadığına dair kesin bir karar yok. Ama geçen dokuz ay içinde yaşanan pek çok skandal, belki de hayatımın en büyük mutluluklarından bir kısmını bana yaşatan bu oyuna olan sevgimi büyük oranda kaybetmeme neden oldu. Basiretsiz yöneticiler, mafya babaları ve çıkar peşinde koşan değer yoksunu medya kuruluşları (buna hem digiturk hem de özel hayatın gizliliğine saygı göstermeyen gazete ve televizyonlar dahil) arasına sıkışıp kalan oyuna yeni dahil olan özel yetkili savcı ve mahkemeler de diğer aktörler kadar güvenilmez olunca, futbol içinden çıkılmaz bir sorun yumağı halini aldı. Bir ülke düşünün ki, yargısı adalet sağlamak yerine güçlünün egemenliğini sürdürmeyi kendisine görev bilsin. Suç sabit olmadan ceza başlasın, kişileri itibarsızlaştırmak adına özel hayatın gizliliği kalmasın. Yöneticileri taşıdıkları sorumluluklardan ve temsil ettikleri kurumların değerlerinden bihaber şekilde ceplerine para doldurmak için yarışırken, kurumların saygınlıklarını ayaklar altına alsınlar. İnsanlar kendi suçlarıyla yüzleşmek ve adil bir düzen kurmak yerine, uluslararası kuruluşların vereceği cezalardan kaçmanın yollarını arasınlar. Hukukta yeri olmayan saçmalıklarla olayların üstünü örtmeye kalksınlar. Başkalarının davaları üzerinden kendi ahlaklılığına dair yorum yapan boş beleş insanlar makam sahibi olup itibar görsün. Bu durumda sonucu Cem Yılmaz repliğine bağlamak kaçınılmaz: "Kimse de demiyor ki aga bu nedir?"

Not: Aman bu logoyu ligtv.com.tr adresinden aldığımı yazayım da, şike skandalında kabak benim başıma patlamasın.

5. Yılın Unutulmayanı: Ömer Lütfi Akad




"Sanatçının gününe dair sorunları görünür kılmaya dair bir sorumluluğu olduğuna inanıyorum. Bu inancım, yalnızca tarihe dair yeni bilgiler edinme veya mevcut bilgilerimi farklı bir bakış açısı üzerinden değerlendirme isteğimden kaynaklanmıyor. Bunun ötesinde yatan bir neden var ki, o da belirli bir zaman diliminde gerçekleşen olayların, günümüz dinamiklerinin de belirleyicisi haline gelebilmeleri. Çağına dair bu gözlemi yapabilen sanatçıların eserleri, bir fili tarif etmeye çalışan körler misali tartışan bizlerin, gözlerini açacak verileri sunuyorlar."

Ömer Lütfi Akad'ın Gelin filminden bahsetmeye bu sözlerle başlamıştım. Gelin'in yanına Diyet'i, Düğün'ü, Hudutların Kanunu'nu, Kızılırmak Karakoyun'u ve illa ki Vesikalı Yarim'i ekleyerek Lütfi Akad sinemasına bakalım. İşte o zaman, sadece filmlerinin tanıklık ettiği dönem üzerine değil, genel olarak Türk sineması üzerine, onun eserlerini dışarıda bırakan bir değerlendirme yapmanın ne kadar eksik kalacağını görebiliriz. Eserleriyle unutulmayacak bu dev çınarı esas ölümsüzleştirecek olan ise, onun açtığı yoldan mücadelesini sürdürecek yeni nesil sinemacılardır.

14 Mart 2012 Çarşamba

Yılın Enleri 2011: Spor Ödülleri

1. Yılın Sporcusu: Novak Djokovic & Leo Messi


Bu yıl ödülü iki muhteşem sporcu arasında paylaştırmak zorunda kaldım. Novak Djokovic'in 2011 yılının başında bulunduğu nokta ile sonunda bulunduğu noktayı karşılaştırmak, ödülün neden Djokovic'e gittiğini anlamak için yeterli. Djokovic, Federer - Nadal ikilisinin arkasında bekleyen adamdan, bu ikilinin yakalamaya çalıştığı tenisçiye, migren ağrılarından maçları bırakan güçsüz oyuncudan bir modern zaman gladyatörüne, "one slam wonder" etiketinden efsaneleşen bir şampiyona doğru evrim geçirirken, tenisseverler de onu izlemeye doyamamıştı. 2012'yi de, Nadal'a karşı unutulmaz bir Avustralya Açık finali oynayarak, yeni yılda da bizi bu keyiften mahrum bırakmayacağını gösterdi.


Leo Messi ve sahte 9 numara ise 2011 yılında futbol ile ilgilenenlerin dilinden düşmedi. Parçaların mükemmel uyumu sayesinde futbolun standartlarını yeniden belirleyen  Barcelona'nın düzensizlik üreteci Messi. Zekasıyla makine düzeninin sıkıcılığına doğanın çekiciliğini eklemeyi başarıyor. Şampiyonlar Ligi yarı finalinde, orta sahada durdurulan topu alıp kaleye kadar giderken Real Madrid defansına çektirdikleri, Zidane'ın 2002 Şampiyonlar Ligi finalinde attığı gol gibi bir imzaya dönüştü bile. 2010-11 sezonunu 5 kupanın yanında, 55 maçta 53 gol ve 24 asist istatistiklerini yakaldı. Büyüme hormonu eksikliği nedeniyle, ergenlik çağında her gün kendine iğne vurmak zorunda kalan bir çocuk için, hiç fena sayılmaz.
  
2. Yılın Spor Olayı: Oscar Pistorius'un 2011 Dünya Atletizm Şampiyonası'nda Yarı Final Koşması


Eğer hayatta önünüzdeki engellerin aşılamaz olduğuna inanıyorsanız, bu fotoğrafa iyi bakın: "Blade Runner" Oscar Pistorius, 45.07'lik derecesiyle katılmaya hak kazandığı 2011 Dünya Atletizm Şampiyonası Finali'nde koşuyor. Doğuştan önüne çıkan engellere aldırmadan, protez bacaklarıyla elit bir sporcu konumuna yükselmeyi başardı. Farklı olanlara her zaman fazla engel çıkarılan bu dünyada, IAAF heyetine protez bacaklarının kendisine avantaj sağlamadığını da ispat etmek zorunda kaldı. Spor, temelde insanın kendi bedeninin sınırlarını zorlama, hatta onu aşma çabası ise Pistoriusi belki de bu çabanın en akılda kalıcı örneği.

Ek: Pistorius'un hikayesini daha detaylı öğrnemek için, Dağhan Irak'ın "Oscar Bizim Hikayemizi Koşuyor" yazısını okumanızı öneririm.

3. Yılın Takımı: A Milli Kadın Basketbol & Voleybol Takımları





Burada uydurma şekilde ödül verme çabamın altında, geçtiğimiz yıldan aklımda kalan hikayeleri bir günlüğe kaydetme çabasından öte bir anlam yatmıyor. O nedenle yılın en başarılı takımını paylaştırdığım takımların kupayı kazanamamış olmaları, benim için ikinci planda kaldı. Odakta ise, iki takımımızın birlikte oluşturdukları hikayenin güzelliği yatıyor. Türkiye'nin kadınları; şiddet haricinde kendi ifade edemeyen erkeklerin dünyasında yaşamak zorunda kalmalarına karşın, buldukları fırsatlarda ülkemizi gururlandırmaya devam ediyorlar. Spor dünyamızın maddi manevi her türlü ihtiyacını karşılamış, üstüne de basın ve kamuoyu ilgisiyle şımartılmış erkekleri, bu yıl Euro 2012 elemeleri ve Eurobasket 2011'de sapır sapır dökülürken, bayrağımızı göndere çektirmek kadınlarımıza düştü. Avrupa Şampiyonalarından, gümüş madalyayla dönen basketbolcu ve bronz madalyayla dönen voleybolcu kadınlarımıza yürekten tebrikler. Bu yıl iki takımımız da, Türkiye'de yapılacak eleme oyunlarında Olimpiyat vizesi arayacak ve bizim de kalplerimiz onlarla birlikte atacak.

4. Yılın Maçı: Real Madrid - Barcelona: 0-2 (Şampiyonlar Ligi Yarı Final 1. Maçı)




Real Madrid - Barcelona çekişmesi, tarihin en iyi takımı olma unvanına göz diken Barcelona ve bunu yıkmak için, Perez'in Kastilya yöresindeki bağını bahçesini satıp dünyanın en iyilerini Real Madrid'e transfer etmesiyle başka bir boyut kazandı. İlk yıl C.Ronaldo ve Kaka hamleleri beklediği etkiyi yaratmasa da, Camp Nou'daki taraftarların "tercüman" diyerek dalga geçtiği kavruk Portekizli, kalenin önüne otobüs çekerek Katalanlara "ben buradayım" mesajı verip, Barça'yı kupa 1'in dışına iterken, bir başka "para var saadet yok" insanı Massimo Moratti'ye hayatının en güzel günlerini yaşatıyordu.

Hikayenin buradan sonrasında Perez'in Mourinho'yu Madrid'e getireceğinden kimsenin kuşkusu kalmamıştı. Tarihin en iyisi diyecek olanların aklına düşen şüpheyle fiyakası bozulan Barcelonalılar, intikam için bundan daha iyi bir fırsat bulamazlardı herhalde. Artık ezeli düşmanları ve yeryüzünde en çok nefret ettikleri teknik direktör tek vücut olmuştu. Camp Nou'da alınan 5-0'lık galibiyet dahi yüreklerini soğutmaya yetmedi. Ligi Barcelona'nın kazanmasını neredeyse garantileyen 1-1'lik beraberliğin ardından, Kral Kupası finalinde Mourinho, Barcelona halkı ve şehri için bir kulüpten fazlası olan bu futbol takımını bir kez daha bozguna uğratıyor, acaba ile başlayan sorular herkesin kafasına giriyordu.

2010-11 sezonu için nihai karar, şüphesiz ki en büyük arenada verilecekti, e hal böyle olunca Real Madrid - Barcelona yarı final eşleşmesi de bir maçtan çok daha fazlasıydı. Messi vs. Ronaldo, Mourinho vs. Guardiola, kolektif oyun vs. egonun dayanılmaz cazibesi karşı karşıya geldi, belirleyici maça imzasını, Maradona'dan sonra adına mezhep kurulması muhtemel ikinci futbolcu olan Messi, nam-ı diğer Mesih attı. 2-0'lık skor sonrasında Mourinho, daha da beyazlaşan saçları ve Barcelona kazansa aşağılamak için 50'den aşağı cümlede kullanacağı copa del rey ile kalakaldı. 2011'in bitmeyen şarkısı haline gelen El Clasico'ların en çok aklımızda kalacak olanı bu maçtı; ancak hikaye tüm yoğunluğuyla 2012'de de devam ediyor.

5. Yılın Bön Liberosu: Usain Bolt




Tarihin en hızlı adamının yarış öncesindeki hal ve tavırları, zibilyon adet insanın işlerini güçlerini bırakıp gözlerini onun üstüne çevirdiğinin farkında olduğunu gösteriyordu. İzleyenler onun bu tavırlarına alışık olduğu için, kimse bu hareketleri konsantrasyon eksikliğine bağlamadı. Durumun vahameti ise, tabanca patladığında, Bolt çoktan koşuya başlamış halde görülünce ortaya çıktı. Bolt diskalifiye olmuştu. Diskalifiye olduğu andan itibaren, komplo teorileri de ortaya atılmaya başladı. Hata mı, yoksa formda olmadığı için Olimpiyatlar öncesi bir kaçış mı? Onun yokluğunda 100 metre dünya şampiyonu olan Yohan Blake, sezonun ilerleyen döneminde bir de 200 metrede 19.26 ile tarihin en iyi ikinci derecesine imza atınca, şüpheler iyice çoğaldı. Hikayenin düğümü, bu yıl Londra'da çözülecek; ama 2011 yılında Bolt, 200 metre dünya şampiyonluğuna rağmen, 100 metre finalinde yaptığı aptalca çıkışla anılacak. Bu çıkışı kendisini, blogun en prestijli ödülünün 2011 yılındaki sahibi yaptı, kendisine hayırlı olsun.

14 Ocak 2012 Cumartesi

2010 Yılının İzlemeye Değer Beş Yerli Filmi


Belirli bir yıla dair listeler yayınlamanın en faydalı yanı hafızayı canlı tutması. Bir taraftan beğendiğiniz işleri takdir etmek için size bir fırsat sunuyor, öte yandan yakın dönemde tartışılan ortak temaları bulmak ve yeni sorular sormak için size bir imkan açıyor. Bütün bu nedenlerden dolayı, 2010'un yerli filmlerine geri dönmek keyifli olacak; ama başlamadan önce bir itirafta bulunmam gerekiyor. Bu yıl Almanya'da geçirdiğim için, Türkiye'de yeteri kadar film izleme şansına sahip olamadım. Örneğin, bu listeyi oluştururken Gölgeler ve Suretler, Press, Saç ve Atlıkarınca gibi olumlu yorumlarla karşılanan filmleri izleme şansı bulamadım. Geri kalan filmler içinden benim seçtiğim beşli şu şekilde oluştu:

- Av Mevsimi
- Bal
- Çoğunluk
- Gişe Memuru

Yukarıda belirttiğim gibi, Hamburg'da geçirdiğim yıl benim Türk filmleriyle aramda bir engel oluşturduğu için 2010 yılındaki yerli filmlere dair izlenimlerimi de bu beş film üzerinden aktaracağım. Neyse ki filmler bizlere bolca malzeme sunacak cinsten.


5 filmden ortak bir tema çıkaracaksak bu ne yazık ki karamsarlık olacaktır, ki bu durum ülke gerçeğiyle de örtüşüyor. Tutuklamalar, Kürt sorunu, insan hakları ihlalleri ve genç insanların ölümlerinin kanıksanması, güvensizlik, zengin-fakir adaletsizliğinin utanç verici cinayetlere varan sonuçları, bırakın toplumsal sorunları çözmeyi, üzerine düşünmeye değer tek bir söz etmekten aciz politikacılar ve muktedirler, düşünmeyi angarya gören gençler, düşünmekten aciz tüketim toplumunun çirkin yüzünü simgeleyen AVM'lerin (ki bu kadar çok sinema salonuyla bu kadar az film göstermeyi başaran AVM'ler ayrı bir inceleme konusu olmayı hak ediyor) önlenemez yayılışı ve bu AVM'lere hapsolmuş insanlara baktığımızda, umudun kırıntısını bile bulmak zorlaşıyor. Böyle bir kırıntı varsa dahi, gün içinde 10 kez sarsıcı bir haberle değişen ülke gündemiyle hafızasız hale gelen toplum tarafından unutuluyor.

Bu kötümser örneklere daha onlarcasını ekleyebilirsiniz. Bütün bunlara karşın, sinemanın umuda hala açık bir kapı bırakması gerektiğine inanıyorum. Hafızasız topluma hafıza kazandırmak sanatın başlıca işlevlerinden birisi, bu nedenle de bütün olumsuzluklara karşın halının altına süpürülen o kırıntıları bulmak gibi zorlu bir görevi var.


Bu yazıda karamsarlıktan çıkmanın ve Türkiye'de sinemanın geleceğine dair umut veren gelişmelere bakmanın  zamanıdır. Beni umutlandıran üç nokta, aslında seçtiğim beş filmde kendisini gösteren üç yönetmen kuşağı. Saygıda kusur etmemek adına Yavuz Turgul'un temsil ettiği alimler kuşağıyla başlayalım.  Gece Gündüz programına konuk olduğunda "Önce Tarkovski izleyip sonra ülke sinemasına dönen ve ülke sinemasını önceden edindiği bakış açısıyla yargılayanlar"ın varlığından bahsetmişti Yavuz Turgul. Türkiye'nin köklü bir sinema birikimi olduğunun canlı kanıtı Yavuz Turgul, filmlerinde kendini tekrarlıyor gibi görünse dahi, tekrar eden duygu ve düşüncelerini, sözlerini kulağımıza küpe etmek gerekiyor.

Bu ülke sineması üzerine yerelden yola çıkan bir bakış açısı geliştirmek için geçmiş sinema birikimimizin biz izleyicilere aktarılması da büyük önem taşıyor. Ömer Lütfü Akad'ın Anadolu Üçlemesi'nin DVD'lerine, anca yönetmenin vefatından sonra ulaşabildik. Yavuz Turgul'un filmleri bir arada ne zaman göreceğiz merak ediyorum. Ömer Kavur, Erden Kıral gibi ustaların filmlerini yıllardır aramama rağmen ulaşamıyorum. Sinemanın toplumun hafızası olma sorumluluğunu üstlenmek için önce kendi hafızasına sahip çıkması gerekmiyor mu? DVD'ler olmasa bile, bu filmleri gösterebilmek için koca İstanbul'da bir adet Sinematek açılamaz mı?


Kameranın önünde umut aramaya devam edelim. Türkiye'nin sağlam sinema birikiminin üzerine 90'lı yıllar ve 2000'lerin başında ortaya çıkan bir yönetmenler kuşağı kaliteli işlere imza atmaya son sürat devam ediyorlar. 2010 listemde yer alan Semih Kaplanoğlu'nun Bal ve Reha Erdem'in Kosmos filmleri bu kuşağın kayda değer işlerinden ikisiydi. Bal filmi, Berlin'de Altın Ayı ödülünü kazanarak bizleri gururlandırmayı da başardı. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu her yıl çıtayı biraz daha yükseğe taşıyor, sinema ile duygu ve düşünce dünyamızı zenginleştiriyorlar.

2009'da olduğu gibi, 2010 listesinde de iki adet ilk film bileklerinin haklarıyla listeye girdiler. Seren Yüce'nin Çoğunluk ve Tolga Karaçelik'in Gişe Memuru filmleri, kanımca listedeki ustalarıyla yarışabilecek düzeydeydiler. Türkiye'de sinemanın geleceğine dair en büyük umudu da bu filmler yarattılar. Son yıllarda Türk Sineması'nda bir ilk filmler furyası o kadar dikkat çekiciydi ki, arada kaybolmamaları için filmleri ve yönetmenleri bir arada saymakta fayda var. Eğer bu isimler ikinci, üçüncü, dördüncü seferde de nitelikli işler ortaya koymaya devam ederlerse, 2010'lu yıllar Türk sinemasının en verimli kuşaklarından birisini doğurabilir. Bu da benim geleceğe dair umudum.


Son yılların dikkat çeken ilk filmleri:

Çoğunluk (Seren Yüce), Gişe Memuru (Tolga Karaçelik), Kara Köpekler Havlarken (Mehmet Bahadır Er), Köprüdekiler (Aslı Özge), 11' 10 Kala (Pelin Esmer), İki Dil Bir Bavul (Özgür Doğan - Orhan Eskiköy), Mommo (Atalay Taşdiken), Uzak İhtimal (Mehmet Fazıl Çoşkun), Sonbahar (Özcan Alper)

13 Ocak 2012 Cuma

2010 Yılının İzlemeye Değer Beş Yabancı Filmi


Yazıya başlamadan önce başlıktaki 2010'u açıklayalım. Festival ve ödül takvimleri ve bunlara göre planlanan gösterimler, farklı ülkelerde filmlerin gösterim tarihlerinin farklı olması gibi sebeplerden ötürü, 5 film listesini geride bıraktığımız yıl olan 2011 yerine 2010 için hazırladım. Listenin alfabetik olduğunu ve üzerine tıklayarak filmlerin bu blogda yer alan incelemelerine ulaşabileceğinizi hatırlatırım.

- Aurora
- Black Swan
- Exit Through the Gift Shop
- Kak ya provyol etim letom (How I ended this summer)
- The Social Network

2010'un 5 filmlik listesinin, bir önceki yılın filmleri kadar iyi olmadığını düşünüyorum. Uzun yıllar unutulmayacak başyapıtlara pek de rastlamadığımız bir yıl oldu 2010. Bu yıldan aklımda kalan sevindirici bir nokta ise, başyapıt sayılmasalar dahi, pek çok değişik ülkeden oldukça kaliteli filmler görmek oldu. 5 filmlik listenin 3'ünün İngilizce çekilmiş filmler olması sizi yanıltmasın. 2010'dan aklımda kalan diğer filmler olan Biutiful (Innaritu - Meksika), Tuesday After Christmas (Radu Muntean - Romanya), Bibliotheque Pascal (Szabolcs Hajdu - Macaristan), Uncle Boonme (Weerasethakul - Tayland), bu yılın çok kültürlü tartışmalara elverişli bir hasadı olduğunu gösteriyor.

Can sıkıcı bulduğum durum ise, 2010 yılının filmlerinin bireye fazlaca odaklanmış olmasıydı. Toplumu anlamaya çalışan, adaletsizliğe karşı isyan eden, hak ve özgürlüklerin evrenselliğini vurgulayan hikayeler görememek; sinemanın geleceği üzerine endişeleniyorum. Kitlelere ulaşma gücü diğer sanat dallarını fersah fersah aşan sinema, biz farkında olmadan, insanların toplumsal sorunları dile geitrebilecekleri bir alan olmaktan çıkıyor. Auteur sineması, gitgide bireyselleşen hikayeleriyle sömürü sisteminin rahatlıkla içinde eritebileceği bir konuma geldi. Emperyalist düzenin devamında önemli rol oynayan batı yakası sinemasında ise, auteur'lerin dikkate değer filmelerinin (listedeki Aronofsky ve Fincher'ın isimlerini anmak gerek) dışında kayda değer bir gelişme hatırlamıyorum. McSinema'nın, güzel kız soslu, bol yağlı çizgi roman hikayeleri dışında menüsüne yeni bir şey kattığını hiç bir zaman göremeyecekmişiz gibi geliyor.

Son olarak, filmlerle ilgili yazdığım yazılardan kısa bölümler eşliğinde seçtiğim filmlere göz atalım. Yazıların tümüne, daha önce de yazdığım gibi verdiğim linklerden ulaşabilirsiniz. Black Swan'ın eleştirisi blogda yer almıyor.

Aurora


"Aurora, Puiu'nun film sonrasındaki Q&A'inde verdiği örneği tekrarlarsak 'bozulan saati çekiçle tamir etmeye çalışan bir adam'. Filmin esas karakteri Viorel, boşanmasından sorumlu tuttuğu kişileri yok ederek eski hayatına dönebileceğini umuyor. Biz de 3 saatlik bu uzun hikayede Viorel'in filmin sonunda polislere verdiği yazılı ifadenin görüntülü halini izliyoruz. Katil kavramını, toplumdan soyutlanan bir suçlu olarak görmektense herkesin içinde bulunan dürtüleri harekete geçirmiş bir insan olarak gören Puiu, bu izlenimi daha da belirgin hale getirmek için başrolü kendisinin oynamasına karar vermiş. Başrolü kendisinin oynamasındaki bir başka motivasyonu da düzen bozucu olarak sanatçılarla suçlular arasında ortak bir yön bulması."


Black Swan


Natalie Portman'ın performansıyla ölümsüzleşen Black Swan filmi, Aronofsky'nin akılda kalıcı filmler çekme konusunda ne kadar yetkin olduğunun bir diğer ispatı. Aronofsky'nin, The Wrestler 'dan sonra yine mesleğini bedeniyle icra eden ve seyirci önüne çıkan bir karaktere odaklandığı filminde, anne, eski başrol oyuncusu, siyah kuğusu ve cinselliği arasında sıkışıp kalan Nina'nın mükemmellik baskısı altında geçirdiği dönüşüm, 2010'un üzerine konuşulmaya değer hikayelerinden birisiydi.


Exit Through the Gift Shop


"Filmin Berlinale'deki tanıtım yazısından alıntılarsak, Banksy bu filmi "benim hakkımda film yapmaya çalışan bir adam hakkında bir film" olarak özetliyor. Thierry Guetta, nam-ı diğer Mr. Brainwash'ın bir sokak sanatçısına dönüşme serüvenini anlatan filmde, bazen amaçsızlığın da hayatta kendini ifade edebilecek bir noktaya varmak için önemli bir araç olarak kullanılabileceğini görüyoruz. Mr. Brainwash'ın oluşum sürecinin ardında, Thierry Guetta'nın hayatının hemen her anını filme alma saplantısı yatıyor. Bu saplantısı nedeniyle doldurduğu onca kaset sayesinde seyirciler olarak, Thierry'nin kuzeni 'space invader' ile başlayarak önemli işlere imza atan pek çok sokak sanatçısını tanıma fırsatı buluyoruz."


How I Ended This Summer (Kak ya provol etim latom)


"Kuzey Buz Denizi yakınında geçen bu filmde, iki adam arasındaki ilişkileri incelemek için doğa ideal konumda; çünkü bu ilişkinin arasına girebilecek başka hiçbir şey yok. Bu nedenle şehirde bin bir türlü mazeret ile geçiştirilebilecek olan bir yalan, kutuplarda bir krize yol açıyor. Karakterlerin yaşantıları çetin doğa şartlarına göre şekilleniyor ve hikaye ilerledikçe doğa iktidar sınırlarını çizen bir oyun alanı haline geliyor. Pavel'in bilgisayar oyunlarından aşina olduğu şartlara pek benzemediğini de eklemek gerekiyor. "


The Social Network


"Facebook'un sahibi'nin gerçek arkadaşı yok. Sanıyorum bu ironik cümleyle Fincher'ın anlatmak istediği pek çok şey var. Gerçek hayatta insanlarla iletişim kurmakta zorlanan Mark Zuckerberg'in sanal ortamın en popüler sosyal paylaşım sitesini kurmasının tesadüfi olmadığının altı çiziliyor. Gerçeklik üzerinden kendi yeteneğini ispatlayamayan Zuckerberg, sanal alem yardımıyla dünyanın en zenginleri listesine girmeyi başarıyor; çünkü kapitalist düzende aynı onun gibi milyonlarca kişinin hayatın gerçeklerinden kaçmaya (bazen internet, bazen seks ve partiler yoluyla) ihtiyacı var."

23 Ocak 2011 Pazar

Yılın En'leri 2010: Popüler Kültür Ödülleri - Düzeltme


Yılın Performansı: Natalie Portman (Black Swan)

Bu uydurma ödülleri verirken en ciddi sorun yılın bitimiyle birlikte o yıla ait önemli filmlerin hepsini izleme şansı bulamamak. Zaten farklı yazılar altında birden fazla kez bu sorunu dile getirmiştim. Yine de son ödülleri vermek için bir gün daha bekleseydim, Darren Aronofsky'nin Black Swan filminde döktüren Natalie Portman'a yer vermek için bu düzeltmeye ihtiyaç duymazdım. Jessie Eisenberg'de iyiydi hoştu ama Natalie Portman'ın performansı bana Daniel Day-Lewis'in There Will Be Blood filmindeki gövde gösterisinden bu yana sinemada izlediğim en iyisi gibi geliyor. Bu nedenle büyük bir yüzsüzlük örneği göstererek verdiğim ödülü Eisenberg'in elinden geri alıyor (eminim onun da çok umrunda olmuştur) ve siyah-beyaz kuğumuz Natalie'ye takdim ediyorum.

18 Ocak 2011 Salı

Yılın En'leri 2010: Popüler Kültür Ödülleri


1. Yılın Yabancı Filmi: The Social Network

Filmin detaylı incelemesi için buraya bakabilirsiniz.

Sinema ile ilgili yıl sonu değerlendirmeleri yapmak için her zaman bir yıl beklemek ve bütün filmleri görme imkanı bulmak taraftarıyım; ama gel gelelim yıl sonunda "en" etiketli listeler yapmanın dayanılmaz çekiciliği yarım yamalak da olsa bir aday belirlemeyi gerektiriyor.

Yine de bu yorumumdan yılın filmi adayıma kuşkuya yaklaştığım sonucu çıkarılmasın. The Social Network çok büyük ihtimalle gelecek yıl sonu yapacağım "2010'un en iyi beş filmi" listesinde de yer alacaktır. Ayrıca bu filmi 2010 ile ilişkilendiren bir ödüle layık görmek bana oldukça anlamlı geliyor; çünkü film üzerine yazdığım yazıda değindiğim gibi The Social Network, zamanın ruhunu yakalamayı başaran oldukça nitelikli bir yapım. En son Altın Küre'de En İyi Film ödülünü alması da Oscar için elini kuvvetlendirmiş oldu. Bu yıl için gözüme çarpan diğer filmler ise şunlardı: Tuesday After Christmas, How I Ended This Summer, Exit Through the Gift Shop, Aurora, Bibliotheque Pascal

2. Yılın Türk Filmi: Bal


Filmin detaylı incelemesi için buraya bakabilirsiniz.

Filmin incelemesini yaparken sık sık Bal'ın yanında üçlemeye de atıfta bulunmuştum, bu ödülü verirken de Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf üçlemesini hatırlatmak istiyorum. Benim pek değerli ödülümle Smeih Kaplanoğlu'nun Berlinale'de kazandığı ödülün farkı sanıyorum burada yatıyor. Üç film boyunca Yusuf'un problemlerini görebilmek için psikolog edasıyla Yusuf'u hipnotize ettik ve Bal ile birlikte onun çocukluğuna döndük. Koltuğumuza uzanan Yusuf da bize okulundaki kırmızı kurdelelerden, anasının koyduğu sütü neden içmediğinden, suda ayın aksini görüşünden bahsetti. Dikkatimizi en çok çeken ise babasının yokluğu oldu. Türk sinemaseverler olarak Semih Kaplanoğlu'na bu naif üçlemeyi bize miras bıraktığı için teşekkür ederiz.

3. Yılın Albümü: Trans Continental Hustle - Gogol Bordello


Albümün detaylı incelemesi için buraya bakabilirsiniz.

Enformasyon devrimi "aptal kültür" mü yarattı? Son yıllarda çeşitli yerlerde karşıma çıkan bu soruya gönül rahatlığıyla "yok canım" demek ne yazık ki mümkün değil; ancak dünyanın sorunlarını dile getirmekten çekinmeyen, sanatını da hakkıyla icra eden kişiler, gruplar silinip gitmediler. Hareketli ritmleri, sivri dili sözleri ve herkesin dans edebildiği bir devrimi özleyenler için Gogol Bordello'nun Trans Continental albümü ilaç gibi geldi.

Bu satırlardan bir de duyuru yapayım: Yılın en iyi albümü olmayı fazlasıyla hak eden Gogol Bordello'yu henüz sahnede görmediyseniz bir köşede para biriktirmeye başlayın ve Gogol Bordello'nun konser takvimini outlook'unuza ekleyin. Aralık ayında Köln'de bu arkadaşları izleme şansı bulduğum için gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki bu yıl bundan daha çok dans edeceğiniz bir konsere gitmeniz mümkün değil.

4. Yılın Performansı: Jesse Eisenberg (The Social Network)


The Social Network'ü izleyenlere Jesse Eisenberg ve Mark Zuckerberg'in resimlerini facemash usülü yan yana getirip "Hangisi facebook'un kurucusudur?" diye soracak olursanız Eisenberg'in %51'i geçeceğine kuşkum yok. Bu iyi bir performans için geçerli bir kriter değil elbette; başta da Zuckerberg'in kendini oynama şansı olmadığı için. Yine de 2010 yılından benim aklımda kalacak olan performans budur. Performans geniş bir kavram olduğu için "Gogol Bordello'nun Köln Konseri Performansı" da buraya ciddi bir rakiptir, ancak geleneği bozmayıp performans başlığı altında bir oyuncuya yer vermeyi seçtim.

5. Yılın Klibi: Mia - Born Free (Yönetmen: Romain Gavras)

M.I.A, Born Free from ROMAIN-GAVRAS on Vimeo.


"Armut dibine düşer" sözünü kanıtlarcasına, yönetmen Costa-Gavras'ın oğlu Romain Gavras harika bir klip çekmiş. İlk uzun metraj denemesini de bu yıl içinde yapan Romain Gavras, babasının kariyerinden olduğu kadar politik görüşünden de etkilendiğini ispatlarcasına çektiği klipte Amerikan askerlerinin ırkçı bir harekatını konu alıyor. Bu ırkçılık kavramını tartışmaya açmak için ise ilginç bir yöntem belirleyen yönetmen, Amerikan askerlerinin karşısına, haberlerden görmeye alıştığımız Iraklılar, Hispanikler veya Vietnam'ın hatrına Uzak Doğuluları koymak yerine Avrupa kökenli turuncu saçlıları koymuş. Klibin ilginçliği ve politik tavrının yanında sertliği de akıllarda yer edecek türden. Mia'nın güzel şarkısı Gavras'ın elinde küçük bir manifestoya dönüşmüş. Şiddetle tavsiye edilir.

16 Ocak 2011 Pazar

Yılın En'leri 2010: Spor Ödülleri


1. Yılın sporcusu: Rafa Nadal

Rafael Nadal'ın 2008 yılındaki harika performansının ardından yaşadığı diz sakatlığı soru işaretlerini beraberinde getirmişti. Rafa'nın tenise ne kadar sağlam dönebileceği hakkında kimsenin net bir fikri yoktu. Uçan kaçan bütün topları kovalamasıyla ve bu şekilde rakiplerinin direncini kırmasıyla meşhur olan Nadal, acaba sakatlığın ardından eski temposunu yakalayabilecek miydi?

Nadal, 2010 sezonunda bütün bu kuşkuları ortadan kaldırmayı başardı. Önce kendi evi sayılan Roland Garros'da geri dönüşün ilk kıvılcımını gördük. Wimbledon'da yeniden krallık tacını geri aldığında Federer ekran başında tırnaklarını yemeye başlamıştı bile. Amerika Açık'ta ise güle oynaya finale yürüyüp kariyer grand slam'ini tamamlaması tenis dünyasında "Nadal, Federer'in 16 şampiyonluğunu geçebilir mi?" sorularının daha yüksek sesle sorulmasını sağladı. Federer'in tenise üst seviyede devam edeceği sayılı yıl kaldığını düşünürsek, İspanyol boğasının önü oldukça açık. Rafa, 2011 yılına 4 grand slam turnuvasını birden kazanıp 1969'dan bu yana gerçek "grand slam"i başaran ilk oyuncu olmaya çalışacak.

2. Yılın spor olayı: A Milli Basketbol Takımının 2010 Dünya Şampiyonası'nda Final Oynaması


2010 yılında Dünya Basketbol Şampiyonası'nın Türkiye'de düzenleneceğini öğrendiğim günden bu yana o anların gelmesini iple çekiyordum. O ipi çekerken aradan ne dağları aştım, diplomayı aldım ve biletlerimi alıp Ağustos sonunu beklemeye başladım. Grup maçları için İzmir ve Ankara'ya aldığım biletlerin ardından sıra Final biletini almaya geldiğinde içimden "acaba Türkiye'yi o finalde görebilir miyim?" diye geçrimiştim; ancak açıkça söylemek gerekirse en iyi ihtimalle 3.'lük maçına çıkabileceğimizi düşünüyordum. Bu şampiyonada ülkece çıktığımız yolculuğu elimden geldiğince bu blogda anlatmaya çalıştım, o nedenle detaylara girmeyeceğim; ama Ersan'ın Yunanistan maçı performansı, Kerem'in son saniye turnikesi ve se se Semih Erden'in aynı son saniyedeki bloğu yıllar yılı unutamayacağımız anılar olarak kalacaktır. Başta koç Tanjeviç ve 12 Dev Adam olmak üzere emeği geçen herkese bir kez daha teşekkürler.

3. Yılın takımı: İspanya A Milli Futbol Takımı


Güney Afrika'ya giderken zaten favoriydiler; ama Konfederasyon Kupası'nı alamamaları ve ilk maçta İsviçre karşısında aldıkları mağlubiyet "ama"ların sayısını çoğaltmıştı. Sonrasında ayağa kalkmayı çok iyi bildiler ve en iyi oyunlarını oynamadıkları halde kupayı kazanmayı başardılar.

Kupadan sonra oynadıkları oyunu beğenmeyenler ve "zaten favoriydiler" diyenler çoğunluktaydı; ama 1998'den bu yana Dünya kupası izleyen birisi olarak, ilk defa favorinin kupayı kazandığını gördüğüm için bu başarıyı küçümsemek niyetinde değilim. Oyunlarını Barcelona ile karşılaştırıp beğenmeyenlerin ise 2004 yılına dönerek Yunanistan'ın Avrupa şampiyonluğunu hatırlamalarını isterim. O turnuvadan sonra dünya futbol kamuoyu "artık büyük yıldız gelmeyecek, defans yapan turnuvayı kazanır, futbol ölüyor" başlıklarıyla tartışırken, bugün göze hoş gelen pasa dayalı bu yenilmez armadayı kimin durdurabileceği üzerine kafa yoruluyorsa bir an için durup İspanya'nın hakkını teslim etmek gerekir.

4. Yılın maçı: Mahut - Isner Wimbledon 1. Tur Karşılaşması



"Yalnızca Wimbledon 2010 değil, ne zaman Wimbledon dense akıllara gelecek bir maç yaşandı. Geçen yıl son seti 16-14 biten Federer - Roddick finali de nefes kesmişti; ama 70-68 nedir be kardeşim? Avrupa'da Euroleague finali bu skorla bitse kimse şaşırmaz sanıyorum. Bu karşılaşmanın skorunun ne anlama geldiğini anlamak için şöyle bir basit mantık kullanalım: Bir tenis maçını kazanmak için 3 sete, yani 18 oyuna ihtiyacınız var. Mahut bu maç boyunca tam 91 oyun kazanmasına karşın (ki bu teoride 5 maç kazanabileceği anlamına geliyor) Wimbledon'a ilk turdan veda etti. Akıl alır gibi değil gerçekten. Ayrıca bu maç bana seneye yılın spor ödüllerini verirken yılın maçı kategorsinide rakip tanımayan bir aday sunmuş oldu."

Wimbledon 2010'un ardından bloga koyduğum yazıyı noktasına virgülüne dokunmadan tekrar buraya taşıdım. Sanırım değiştirecek olsam "70 -68 nedir kardeşim?" yerine "70 -68 ne lan?" derdim.

5. Yılın Bön Liberosu: Rodrigo Tabata


Öncelikle "bön libero yalnızca bir mevki değildir" diyerek Mustafa Sarp, Barış Özbek ve Ayhan Akman'dan oluşan Galatasaray orta sahasıyla karşıma dikilecek olan Galatasaraylı dostları savuşturayım. Sonrasında literatüre karikatüristlerin kıskanacağı "Japon asıllı Brezilyalı" tabirini sokan Rodrigo Tabata arkadaşımızı neden blogumuzun en prestijli ödülüne layık gördüğümü hayali bir monolog ile açıklayayım.

Eğer bu ödüller için bir tören düzenleseydik ve gecenin finalinde zarftan Tabata'nın ismi çıksaydı sanıyorum bizlere şöyle bir konuşmayla teşekkür ederdi: "Bu ödülün bana verilmesinde emeği geçen pek çok bön libero var ve buradan hepsine teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Öncelikle Beşiktaş'a gelirmiş gibi yapıp bana verilene yakın bir ücretle Fenerbahçe'ye giden ve transferime ön ayak olan Mehmet Topuz'a, sonrasında 10,5 numara tabirine başta beni uygun görüp sonra yedek bırakan Mustafa Denizli'ye, "Bunun bize gelişi 4 milyon euro" diyerek kurbanlık koyun satar gibi pazarlık yapan Gaziantep Başkanı İbrahim Kızıl'a ve en çok da kendisinin kadim dostu, bana 8 milyon euro ödemekte tereddüt etmeyen başkan Yıldırım Demirören'e teşekkürlerimi sunarım. Bu ödülü alarak beklentilere ne kadar iyi cevap verdiğimi bir kez daha anlamış oldum."

10 Ocak 2011 Pazartesi

Yılın En'leri 2010: Yaşam Ödülleri


Geçen yıl başladığım(ız) yıl sonu ödüllerini geleneksel hale getirmek için ikinci yılda da karşınızdayım. Vakit kaybetmeden ödüllerin bu yılki sahiplerine geçiyorum.

1. Yılın Havva'sı: Red Foxes Dansçıları


2010'da ülkemizde düzenlenen dünya basketbol şampiyonasından geriye iki polemik konusu kaldı. Birisi finale kalan 12 Dev Adam'ın aldığı "maddi manevi" destek, ikincisi de Red Foxes dansçılarının Rusya maçında neden sahaya çıkamadığıydı. Final maçının da referanduma denk gelmesiyle siyasi gündem iyiden iyiye hararetlenince, FIBA'nın zorlamasıyla sahaya çıkan Red Foxes dansçıları bir anda muhalafetin ana simgesi haline geldi. Maçın sonunda tribünlerin yuhaladığı "müslüman liberal" Tayyip Erdoğan, eşi Emine Erdoğan'ın Red Foxes'ın dans şovlarını görmeye dahi tahammül edemeyip her seferinde tribünlerden çıktığını bizlere açıklayamayınca konu kapandı; ama böylelikle Rusya maçında yaşananlar ile ilgili kimsenin şüphesi kalmamış oldu.

Madalyonun öteki yüzünde ise, 8 yılın en etkili muhalefetini Rusya'dan ithal 10 küsur kızın yapması var. Emine Erdoğan'ın çıktığını gören taraftarlar grubu öyle bir alkış yağmuruna tuttular ki, bir an hırkalarını çıkardıklarında üstlerinde "referanduma hayır" yazısı çıkacak sandım. Neyse efendim, lafı çok uzatmadan yılın havva'sı ödülümü Pan-Americano şarkısı eşliğinde Red Foxes grubununun üyelerine veriyorum.

2. Yılın Adem'i: Julian Assange


Geçtiğimiz yıl içerisinde zihinlerimize kazınan yeni bir yüz varsa o da Julian Assange'a aittir. Guardian Weekly'nin 29 Ekim'de yayınlanan sayısına göre, Wikileaks önce Irak'ta bir ABD helikopterinin teslim olmak isteyen Iraklıları taramasını göstererek işe başladı. Sonra Irak'lı polis ve askerlerin karıştığı yüzlerce işkence, tecavüz ve cinayet olayının görmezden gelindiği ve 66,000'e yakın sivil kaybın olduğu ortaya çıktı. Yaklaşık bir ay sonra ise yayınladığı belgelerle uluslararası politikayı yeniden sorgulamamızı sağladı. İlaç firması Pfizer'ın, Nijerya'da çocuklar üzerinde ilaçların test edildiğine dair bir soruşturmayı engellemeye çalışması, Çin'in google'a karşı giriştiği siber saldırı ve Suudi Arabistan'ın İran'ın bombalanmasını talep etmesi dünyada nelerin değiştiğini ve nelerin değişmediğini görmemiz açısından aydınlatıcıydı. Bütün bu nedenlerle bu yıl ödülün başkasına gitmesine imkan yoktu.

3. Yılın Başarı Öyküsü: Bal'ın Altın Ayı Ödülünü Kazanması


2010 yılında Türkiye'nin, uluslararası alanda sporda ve sanatta iyi temsil edildiğini gördük. Spora dair ayrı bir bölüme sahip olduğum için, burada Semih Kaplanoğlu'nu anmanın doğru olacağını düşündüm, zira son yıllarda prestijli festivallerden gelen ödüller sayesinde biraz şımardığımızı ve bu ödülün hakkını yeterince vermediğimizi düşünüyorum.

Bal'ın Altın Ayı başarısından önce büyük festival başarılarımızı Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes'da kazandığı ödüller ve Fatih Akın'ın sevincini Almanya'yla ortaklaşa paylaştığımız filmleri oluşturmaktaydı. Bu nedenle Sight and Sound dergisi, geçtiğimiz yıl 2000'li yılların geniş bir analizini yaptığı sayısında Türk sinemasına çıkış yapan Arjantin, Güney Kore ve Romanya gibi sinemaların arasında yer vermemiş ve Nuri Bilge Ceylan'ı, "onun işleri ülke sinemasında toplu bir hareketten ziyade, bir auteur'ün kişisel çalışmaları olarak görünüyor" diyerek anmıştı. Biz Türkiye'den baktığımızda sinemada yeni bir hareketin varlığının farkındayız (Derviş Zaim'in deyimiyle Alüvyon Türk Sineması) ve umuyorum ki Semih Kaplanoğlu'nun bu ödülünün ardından yurt dışındaki gözler de bu yeni harekete daha meraklı gözlerle bakmaya başlarlar. Filmin incelemesi için sizi böyle alalım.

4. Yılın Skandalı: Thilo Sarrazin'in "Deutschland schafft sich ab" adlı kitabı


Yıl sonu değerlendirmelerinin en tutarlı kısmını skandal kısmı oluşturuyor. Geçtiğimiz yıl İsviçre'de yeni minare inşaatının yasaklanmasını konu edinmiştim, bu yıl ise sırada Thilo Sarrazin'in Almanya kendini yok ediyor adlı kitabı var. Doğduğu toprakları babasının malı olarak görüp, aynı topraklarda doğan göçmenlerin kendisiyle aynı haklara sahip olmasını sindiremeyen ayrımcı yaklaşımı ve ulus devlet yapısının ırkçılığa, şiddete ve ayrımcılığa nasıl kolaylıkla kapı açtığını görmüş olduk. Küreselleşme ile birlikte "türdeş" yurttaşlık kavramının aşınmaya yüz tuttuğunu anlamaktan aciz politikacılarıyla Avrupa'nın kendini yenilemesi zor görünüyor. Tehlikeli olan ise büyük burjuvanın küreselleşerek evini terk etmesiyle işsizliğin çoğalması, aynı zamanda kitlelerin yeni hakimi olan kırsal ve kentsel küçük burjuvanın muhafazakarlığı ve milliyetçiliği körüklemesi. Almanya'ya gidince buraları yazmaz oldun diyen varsa ülke ismini silerek benzer bir okumayı rahatlıkla Türkiye için de yapabilirler.

5. Yılın Unutulmayanı: Dani Jarque


"En büyük x, başka büyük yok" sözünü çok seven bir memleketiz. Büyüklüğün ne anlama geldiğini pek de düşünmeden, daha çok başkalarının küçük oldğunu vurgulamak için kullandığımız bu basit cümleyle Dünya Kupası'nı kazanan İspanya'nın 2010 itibariyle en büyük olduğunu ve başka büyük olmadığını çok da iyi anlatabileceğimize inanmıyorum. Bu büyüklük kavramını daha iyi anlamak için alt metinlere ve yaşanan hikayelere daha dikkatli bakmakta fayda var.

Yıllar boyunca İspanya'nın çok iyi kadrolarla Dünya Kupası'nı kazanamamasının ardında Barcelona - Real Madrid, Bilbao - R.Madrid, Espanyol - Barcelona gibi hararetli çekişmelerin yattığına inanılır ve pek çok oyuncunun bu rekabetleri milli takımdan daha çok önemsedikleri söylenirdi. Bu durumu değiştirmek ve kazanan bir takım yaratmak için ciddi çalışmalar yapan İspanyollar, çalışmalarının karşılığını 2010'da aldılar ve "en büyük" oldular. Bu çalışmalara dair bir yazıyı da burada bulabilirsiniz.

Andres Iniesta ise gerçekten büyük olabilemenin yolunun kalpleri kazanabilmekten geçtiğini çok iyi biliyordu, bu nedenle alt yaş turnuvalarında İspanya adına beraber forma giydikleri Espanyol'lu dostu Dani Jarque'nin adını formasının altına yazmıştı. 26 yaşında hayata gözlerini yuman bir insanın Barcelona'lı, Real Madrid'li, Espanyol'lu olmasının bir önemi yoktu Andres için. Dünya Kupası finalinde atılan golle milyarları bulan insanın onun formasına baktığı anda sevgilisine, Barcelonalılara, herhangi bir politik gruba, kısacası kimseye hoş görünmek derdinde de değildi, sadece 2002'de 19 yaş altı turnuvasında aynı formayla Avrupa Şampiyonu olduğu arkadaşı Dani Jarque'nin de onlarla beraber olmasını istemişti.

Karşılığı mı? Andres Iniesta bugün Katalanların en sevdiği İspanyol, Real Madrid ve Espanyol taraftarlarının en sevdiği Barcelona'lı(bkz. yazının başındaki resim). Kalp kazanmayı nefret kazanmanın önüne koyabildiği için "en büyük" Iniesta, ve başka büyükleri de her zaman onun yanında görmek arzusundayım.