Hayat Memat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat Memat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2012 Cumartesi

Neden Blair'i Geri Çevirdim


Amerika Birleşik Devletleri ve Büyük Britanya’nın, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu yalanına dayanarak 2003 yılında Irak’ı işgal etmelerinin ahlaksızlığı dünyayı, tarihteki diğer tüm çatışmalardan daha fazla istikrarsızlaştırdı ve kutuplaştırdı.

Yaşadığımız dünyanın gittikçe çoğalan karmaşık iletişim, ulaşım ve silah sistemlerinin; küresel dünyayı bir araya getirecek bilge liderliği gerektirdiğinin farkına varmak yerine, o zamanki ABD ve Büyük Britanya liderleri oyun bahçesi kabadayıları gibi davranıp bizleri birbirimizden daha da uzaklaştırdılar. Bizleri şu anda bulunduğumuz, önümüzde İran ve Suriye’nin hayaletlerinin bulunduğu uçurumun kenarına sürüklediler.

Eğer liderler yalan söyleyebilirse, o zaman gerçeği kim söylemeli? George W Bush ve Tony Blair Irak’ın işgalini emretmen günler önce, Beyaz Saray’ı aradım ve o zaman ulusal güvenlik danışmanı olan Condoleezza Rice ile; Birleşmiş Milletler silah denetçilerine, Irak’ta kitle imha silahlarının varlığını doğrulamak veya yalanlamak için biraz daha fazla zaman verilmesini istemek için konuştum. Eğer böyle silahların varlığını doğrularlarsa, bu tehdidi ortadan kaldırmak için hemen hemen bütün dünyanın desteğini alacaklarını iddia ettim. Sayın Rice buna itiraz etti ve çok fazla risk olduğunu, bu nedenle başkanın kararı daha fazla erteleyemeyeceğini söyledi.

Hangi gerekçelerle Robert Mugabe’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne gitmesi gerektiğine, Sayın Blair’in uluslararası konuşmacılar arasına katılmasına, Usame Bin Ladin’in öldürülmesine; ancak Irak’ın da kitle imha silahları barındırdığı için değil de Saddam’dan kurtulmak için işgal edilmesi gerektiğine karar veriyoruz?

Irak’ı, tartışmasız bir despot ve katil olan liderinden kurtarma kararının bedeli, başta Irak olmak üzere herkes için şok edici oldu. Iraq Body Count project’e (IBC) göre geçtiğimiz yıl, intihar saldırıları ve bomba yüklü araçlarla gün başına ortalama 6,5 insan yaşamını yitirdi. 2003’ten bu yana süren çatışmalar, 110.000’den fazla Iraklının ölümüne ve milyonlarca insanın yerlerinden edilmelerine neden oldu. Geçtiğimiz yılın sonuna kadar geçen sürede,  4.500’e yakın Amerikan askeri öldürülmüş ve 32.000’den fazlası da yaralanmıştı.   

Terörist saldırıların gerçekleşme potansiyeli azaldı mı? Sözü geçen Müslüman ve Yahudi-Hristiyan dünyalarını birbirlerine yaklaştırmakta, anlayış ve umudun tohumlarını ekmekte ne ölçüde başarılı olduk?

Liderlik ve ahlak birbirlerinden ayrılamazlar. İyi liderler ahlakın muhafızlarıdırlar. Soru Saddam Hüseyin’in iyi mi kötü mü olduğu veya kaç insanını katlettiği değildir. Sayın Bush ve Sayın Blair’in kendilerini onun (Saddam’ın) ahlaki seviyesine düşürmemeleri gerekirdi. Eğer liderlerin bir yalana dayanarak şiddetli eylemelere girişmeleri ve bu yalan ortaya çıktığında bir onaylama veya özür belirtmemeleri kabul edilebilirse, çocuklarımıza ne öğreteceğiz?

Benim Sayın Blair’den ricam, liderlik üzerine konuşmak yerine onu sergilemesidir. Bizim ailemizin, Tanrı’nın ailesinin bir üyesisiniz. İyilik, dürüstlük, ahlak ve sevgi için yaratıldınız. Aynı, Irak’taki, ABD’deki, Suriye’deki, İsrail ve İran’daki kardeşlerimiz gibi.

Geçtiğimiz hafta Johannesburg’da düzenlenen Discovery Invest Liderlik Zirvesi’nde bu tartışmayı yürütmeyi uygun bulmadım. Zirve tarihi yaklaştıkça, Sayın Blair ile “liderlik” üzerine bir zirveye katılmak konusunda derin bir rahatsızlık hissettim. Discovery’e, zirveyi düzenleyenlere, konuşmacılara ve delegelere, katılmama kararımın gecikmesi nedeniyle naçizane ve içten özürlerimi sunarım.

Desmond Tutu  (Nobel Barış ödülü sahibi eski Cape Town Başpsikoposu)

Not: Bu yazı, Guardian Weekly gazetesinin 07.09.2012 tarihli sayısından alınnmıştır. 

22 Nisan 2012 Pazar

Yılın Enleri 2011: Yaşam Ödülleri

1. Yılın Adem'i: Mohammed Bouazizi 


Yılın Adem'i Mohammed Bouazizi, 2011 yılının yalnızca dört gününü görebildi. Bu dört günü de hastanede geçirmek zorunda kaldı.Peki, ölümünden bir ay öncesine kadar, Spiegel'den alıntılarsak "basit bir sebze satıcısı, öyküsü olmayan bir adam, bir hiç kimse" olan Bouazizi, nasıl bir devrim şehidi olarak tarihe geçti? 17 Aralık 2010 günü, bir kadın polis görevlisi tarafından aşağılanan ve copla dövülen Bouazizi, şikayet etmek için gittiği görevlilerin kendisini dinlememesi üzerine kendini yakarak hayatına son verdi. Adaletsizliğe karşı kendi canını feda etmekten çekinmeyen bir insan figürü, bütün bir Arap coğrafyasına baharın gelmesi için yeterli olur mu? Özellikle Libya'da Fransa-İngitere ortaklığında silahlandırılan muhalefet, Bahreyn'de demokrasi isteyen Şii çoğunluğun Suudi Arabistan tanklarıyla susturulması ve bu duruma kimsenin ses çıkarmaması, demokrasi kavgasının finans ve medya ayağını, demokrasinin esamesinin okunmadığı Suudi Arabistan ve Katar'ın oluşturması gibi pek çok gelişme, halk hareketlerine olan inancı fazlasıyla sarstı. Yine de, hikayeyi silahların konuşmadığı Yasemin Devrimi ile sınırlarsak, Bouazizi'nin Tunus'taki ulusal hareketin öncülüğünü yapan kıvılcımı yaktığı inkar edilemez.

2. Yılın Havva'sı: Camila Vallejo


Bu yıl Time dergisi, yılın kişisi ödülünü genel bir tanımlama yaparak protestocuya (The Protester) verdi. Dünyaya yayılan protesto eylemlerinin ciddi bir ideolojik temellendirmeye ve güçlü bir lidere dayanmaması, bu kararın alınmasında muhakkak etkili olmuştur. Ancak, bu seçimde muhalif eylemleri bir potada eritip, savunduğu sisteme karşı olan hareketleri yok sayma amacını dikkate almadan, Camila Vallejo'nun hikayesini yazamayız. Hem gelecekte muhtemelen hedef tahtasına koyacağı yeni Arap liderleri ön plana çıkarmamak, hem de ülkesinin tam kalbinde gerçekleşen Occupy hareketinin üstünü kapamamak isteyen Time dergisinin bu konudaki tavrı anlaşılabilir. Ancak, Haçlı seferleri mantığıyla tek bir odaktan hareket eden bir Batı medyasından bahsetmek mümkün değil.

Düzenin içinde muhalif olmaya çalışan sol görüşlü gazeteler, özellikle Avrupa'da belirli bir ağırlığa sahipler. Camila Vallejo ismini de, düzen içi muhalif medyanın en bilinen örnekleri olan İngiliz The Guardian ve Alman Die Zeit gazeteleri dünyaya tanıttılar. Amaçları dünyadaki öğrenci hareketlerini gündeme taşımaktı; ancak düzen gazeteleri olarak düzenin kurallarına göre oynamaları gerektiğinin de farkındaydılar. Bouazizi örneğinde olduğu gibi onlar da, öğrenci hareketini gündeme taşımak için kişileştirme yöntemine gittiler. Öğrenci hareketinin başındaki hızmalı güzelin fotoğrafı, gündem yaratmak için onlara gerekli malzemeyi verdi. Die Zeit Camila'nın fotoğrafının altına "1968'den bu yana en büyük isyan hareketi" gibi iddialı bir yorum eklemiş. Belki bu hareketin etkileri 1968 kadar hissedilmedi; ama bu kızın fotoğrafı haklı isyanın unutulmasını engelleyecek. "Siz bir kurtarıcı mısınız?" sorusuna "Saçmalık. Ben bir öğrenciyim." cevabını vererek konumunu bildiğini gösteren bu kızın Yılın Havva'sı ödülünü takdim edip, FAZ röportajından bir kesim aktaralım:

"Komünist bir geleceğe inanıyor musunuz?
Ben, biz komünistlerin bugün dünya çapındaki değişimin önemli bir bölümüne katkıda bulunabileceğimize inanıyorum. Biz demokrasiye inanıyoruz. Biz burjuvazinin demokrasisine inanmıyoruz, biz sıradan insanların demokrasisine inanıyoruz."

Fotoğraf & Röportaj Kaynağı: faz.net - Die Gesicht des Kommunismus

3. Yılın Başarı Öyküsü: "Atomkraft? Nein, Danke" Eylemleri



Fukuşima'da yaşanan nükleer facia sonrasında, Almanya kendi konumundaki ülkeler arasında oldukça radikal sayılacak bir karara imza attı ve 10 yıl içinde bütün nükleer enerji santrallerini kapatacağını açıkladı. Nasıl oldu da Merkel başkanlığındaki hükümet, programında olmamasına ve koalisyon içindeki muhalefete karşın bu kararı alma cesaretini gösterdi? Bunu yalnızca bir facianın getirdiği farkındalık olarak okumak oldukça yanıltıcı olacaktır. Açıkça söylemek gerekir ki bu karar, ekolojiyi politkanın gündemine taşımayı başaran 20-25 yıllık Yeşiller hareketinin zaferidir. Onların nükleer enerji karşıtı hareketi gündemde tutmaları ve örgütlü güce sahip olamaları, yukarıda simgesini gördüğünüz "Atomkraft? Nein, Danke (Nükleer enerji mi? Hayır, teşekkürler)" eylemlerinin güçlü bir kitlesel destek görmesini sağladı ve Merkel de kamuoyu baskısına göre hareket ederek karar verdi.

Rosa Luxemburg'un meşhur bir sözü aklıma geliyor, "Özgürlük her zaman farklı düşünenlerin özgürlüğüdür." Farklı düşünen ve değişen dünyayı iyi okumayı başaran bir politik hareket olan Yeşiller, 2011 yılında gösterdi ki, tutarlı bir muhalefet iktidarın kararlarını tam tersine çevirebilecek güce sahiptir. Demokrasinin ciddi saldırı altında bulunduğu bugünlerde, umutlanmamızı sağlayan güzel bir başarı öyküsü. Daha detaylı bir okuma için Cogito'nun 67. sayısında Aykut Çelebi'nin yazısına bakmanızı tavsiye ederim.

4. Yılın Skandalı: Şike Skandalı



Olayların başlangıcından bu yana 9 ay geçti, ortada şike olup olmadığına dair kesin bir karar yok. Ama geçen dokuz ay içinde yaşanan pek çok skandal, belki de hayatımın en büyük mutluluklarından bir kısmını bana yaşatan bu oyuna olan sevgimi büyük oranda kaybetmeme neden oldu. Basiretsiz yöneticiler, mafya babaları ve çıkar peşinde koşan değer yoksunu medya kuruluşları (buna hem digiturk hem de özel hayatın gizliliğine saygı göstermeyen gazete ve televizyonlar dahil) arasına sıkışıp kalan oyuna yeni dahil olan özel yetkili savcı ve mahkemeler de diğer aktörler kadar güvenilmez olunca, futbol içinden çıkılmaz bir sorun yumağı halini aldı. Bir ülke düşünün ki, yargısı adalet sağlamak yerine güçlünün egemenliğini sürdürmeyi kendisine görev bilsin. Suç sabit olmadan ceza başlasın, kişileri itibarsızlaştırmak adına özel hayatın gizliliği kalmasın. Yöneticileri taşıdıkları sorumluluklardan ve temsil ettikleri kurumların değerlerinden bihaber şekilde ceplerine para doldurmak için yarışırken, kurumların saygınlıklarını ayaklar altına alsınlar. İnsanlar kendi suçlarıyla yüzleşmek ve adil bir düzen kurmak yerine, uluslararası kuruluşların vereceği cezalardan kaçmanın yollarını arasınlar. Hukukta yeri olmayan saçmalıklarla olayların üstünü örtmeye kalksınlar. Başkalarının davaları üzerinden kendi ahlaklılığına dair yorum yapan boş beleş insanlar makam sahibi olup itibar görsün. Bu durumda sonucu Cem Yılmaz repliğine bağlamak kaçınılmaz: "Kimse de demiyor ki aga bu nedir?"

Not: Aman bu logoyu ligtv.com.tr adresinden aldığımı yazayım da, şike skandalında kabak benim başıma patlamasın.

5. Yılın Unutulmayanı: Ömer Lütfi Akad




"Sanatçının gününe dair sorunları görünür kılmaya dair bir sorumluluğu olduğuna inanıyorum. Bu inancım, yalnızca tarihe dair yeni bilgiler edinme veya mevcut bilgilerimi farklı bir bakış açısı üzerinden değerlendirme isteğimden kaynaklanmıyor. Bunun ötesinde yatan bir neden var ki, o da belirli bir zaman diliminde gerçekleşen olayların, günümüz dinamiklerinin de belirleyicisi haline gelebilmeleri. Çağına dair bu gözlemi yapabilen sanatçıların eserleri, bir fili tarif etmeye çalışan körler misali tartışan bizlerin, gözlerini açacak verileri sunuyorlar."

Ömer Lütfi Akad'ın Gelin filminden bahsetmeye bu sözlerle başlamıştım. Gelin'in yanına Diyet'i, Düğün'ü, Hudutların Kanunu'nu, Kızılırmak Karakoyun'u ve illa ki Vesikalı Yarim'i ekleyerek Lütfi Akad sinemasına bakalım. İşte o zaman, sadece filmlerinin tanıklık ettiği dönem üzerine değil, genel olarak Türk sineması üzerine, onun eserlerini dışarıda bırakan bir değerlendirme yapmanın ne kadar eksik kalacağını görebiliriz. Eserleriyle unutulmayacak bu dev çınarı esas ölümsüzleştirecek olan ise, onun açtığı yoldan mücadelesini sürdürecek yeni nesil sinemacılardır.

3 Mart 2012 Cumartesi

Faust neden ruhunu Mephistopheles'e sattı?



"Ne cehennemden korkarım ne de şeytandan
Buna karşın yoksunum tüm sevinçlerden
Sanmam doğru bilgim olduğunu
İnsanları bayındır kılıp doğru yola getireceğimi
Onlara bilgi vereceğimi.
Ne param var, ne malım, ne soyluluğum,
Ne görkemim ünüm bu yeryüzünde.
Daha çok yaşamak istemez, böyle, bir köpek
de!"

Faust

Başlıktaki sorunun cevabı:

Ya Faust'un elde etmek uğruna ruhunu şeytana sattığı Margarete fotoğraftaki şahısa benziyor, ya da karşımızda duran Troyalı Helen'in ta kendisi.

Kaynak: http://lostinscarlett.tumblr.com/ - Naçizane tavsiyem, arşive göz atmanızdır. Sonra çıkabilirseniz çıkın. Hadi öptüm.


2 Şubat 2012 Perşembe

Filozofun Dediği


"Eğer Afrika'da doğmuşsanız olsa olsa otuz yıl yaşarsınız, Fransa'da doğmuşsanız seksen yıl. Çağdaş 'demokratik' dünya böyle. Ama aynı zamanda (ve insanların zihin ve kalplerinde demokrasi kurgusunu canlı tutan da budur), eşitlikçi bir dogma da vardır; metalarla yüzyüzelik içinde eşitliktir bu. Aynı ürün her yana sunulur. Bu evrensel ticari öneriyle silahlanmış olan çağdaş 'demokrasi' bu soyut eşitlikten kendi öznesini yaratabilmektedir: Tüketicidir bu özne; satın alıcı sıfatıyla sahip olduğu soyut insanlığı içinde metalar karşısında başka herkesle gücül olarak özdeş varsayılan kişidir. Alışveriş yapan insan. Erkek (ya da kadın) olarak o, aynı vitrine baktığı sürece, başka herkesle Aynı'dır. Bir başkasından daha az parası olması, dolayısıyla satın almada eşitsizliği ikincil bir olumsallıktır ve zaten bu kimsenin hatası değildir (hatta belki de, yakından bakarsak, kendi hatasıdır). Prensip olarak, satılan herhangi bir şeyi -hukuken- satın alabilen herhangi biri diğer herkesin eşitidir.

Bununla birlikte, bu eşitlik, bilindiği gibi, hüsran ve hınçtan başka bir şey değildir. 'Batılı' hükümetler ile milyarder 'teröristler'in kendilerini ait hissedebilecekleri tek eşitlik budur."

Alain Badiou, Sonsuz Düşünce, sf.114 Metis Yayınları

21 Kasım 2011 Pazartesi

Cannes ve Zamanın Ruhu'na Dair Notlar


“Günahıyla Sevabıyla Terrence Malick” başlıklı yazının sonunda, dini vurguları ön plana çıkan filmlerin neden gün geçtikçe sinema dünyasında daha fazla yer kapladığını sorgulamak gerektiğini yazmıştım. Bu konu üzerine bazı görüşlerimi aktarmak ve daha önemlisi de konuya dair bulduğum kaynakları bir araya toplamak amacıyla yeni bir yazı hazırlamaya karar verdim.

Öncelikle, dini vurguları ön plana çıkan filmlerin yükselişine dair örnekler verelim. 2011 Cannes Film Festivali’ne Tree of Life ve Melancholia’nın dini temaları damga vururken, bir önceki yıl Altın Palmiye’yi kazanan Weerasethakul’un Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor filmi de, doğal dinlerin ve özellike Budizm’in etkilerini içermekteydi. Din ve sinema ilişkisi elbette son iki yılda ortaya çıkmadı. Özellikle korku türünde kendine güvenli bir sığınak bulan din, ana akım sinemanın içinde de zaman zaman mesihvari hikayelerle ortaya çıkmaktaydı. Ancak, belki de ilk defa, yeni bir dil arayan sinemanın din ile olan içli dışlılığı zamanın ruhuyla uyum gösteriyor.

Zamanın ruhunu açıklamak için Jürgen Habermas’tan bir alıntı yapacağım. Doğalcılık ve Din Arasında Felsefi Denemeler adlı kitabının giriş yazısında Habermas, çağımızın entelektüel durumunu iki karşıt eğilimin nitelediğinden bahseder. Bunların birincisi doğalcı dünya görüşünün yaygınlaşması, ikincisi de dini taassupların (bağnazlıkların) siyasi etkisinin artışıdır. Burada doğalcı dünya görüşünün metafizik açıklamaları kabul etmeyen, cevapları bilimde arayan anlayış olarak okumak faydalı olacaktır. Habermas; dinsel geleneklerin, bilimsel ve teknik gelişmelerin getirdiği kültürel ve toplumsal rasyonelleşmeyle kaydedilen ilerlemelerin içinde derin hasarlara yol açtığı, toplumsal ve bireysel birlikte yaşamamızın boyutlarını unutulmaya karşı korumakta olduğunu  iddia eder.

Rasyonelleşme ile gelen ilelerlemenin yarattığı derin hasarlarla Habermas’ın vurgulamak istedikleri nelerdir? Bu hasarların en önde gelenlerini, sisteme olan inançsızlık ve kayıtsızlık olarak görüyorum. Modernleşme sürecindeortaya çıkan ideolojiler zaman içerisinde felaketler yaratan uygulamalarla kitleleri umutsuzluğa ittiler. Yunanistan’da yaşanan ekonomik kriz, yakın dönemde demokrasiye olan inançsızlığın önemli bir örneğini gösterdiler. Merkel ve Sarkozy, dünyaya pazarlamaya çalıştıkları demokrasiye  ne kadar inançsız olduklarını, Papandreu’nun referandum kararına verdikleri tepkiyle belli ettiler. Onlara göre demokrasi, halk karar vermediği ve şirketlerin çıkarları korunduğu sürece doğru bir sistem. Sistemi kullanarak iktidara gelenlerin dahi inanmadığı bir sistemden kitleler nasıl umutlu olsun?

İnsanoğlu ne zaman yaşamım umutsuzluğuna kendisini kaptırsa, umudun kapsının aralanması için gözlerini sanata çevirir. Modernleşmenin geldiği son noktadan bunalan kitlelerin hisleri, bu yazıya konu ettiğimiz iki filmde de görülebilir. Malick sinemasında modernizm karşıtlığı her filmde kendini gösterir; ancak en belirgin metaforlar makinelerin çıkardığı gürültülerdir. Days of Heaven’da, sanayi kentinde yükselen sesler bizi cinayet işleyecek ruh haline büründürür. The Tree of Life filminde ise uçak gürültüleri, babanın oğlunun ölüm haberini duymasını engellemektedir. Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor filminde ise, zamanında ülkesindeki komünistleri öldüren bir adamın hayatının son günlerini görürüz. Sitemin üzerine yüklediği hırs ve tutkulardan kurtulmak, dinginlik ve huzura kavuşmak için doğaya dönmek teşvik edilir. İnsanın doğayla olan bütnüleşmesinin gerekliliği, insan doğa arasında cinsel ilişki kurulması üzerinden açıklanır.

Sistemin getirdiği çıkışsızlığın yönelttiği yeni arayışlar modernizmi tahrip ederken, modernizmde oluşan gediklerin içinden dinler de giriş yaptılar. Bu girişin arkasındaki nedenlerden birisi, modernleşmenin sınır tanımaksızın ilerlemesine karşı doğanın hala denetime alınamaması ve alınacak gibi de görünmemesi. Fukuşima nükleer santralinin deprem sonrası hasar görmesi ve sonrasında Almanya’da 2022 yılına kadar bütün nükleer santrallerin kapatılmasına dair karar alınması, bir noktada doğanın mutlak hakimiyetinin kabulü anlamına geliyordu. Zaten örnek aldığımız iki film de, dini referansları kadar belirgin şekilde doğaya olumluluk atfetmektedirler.  

Toplumsal sorunların her geçen gün daha çok ilgisizlikle karşılandığı kültür ve sanat dünyasında, önümüzdeki yıllarda dini referansları bolca bulacağımız kanaatindeyim. Peki dindarların ve sekülerlerin birbirlerini dinleyecekleri bir zemin sinema tarafından yaratılabilir mi? Modern toplumlarda çoğunlukla seküler eğilimleriyle bilinen sanat dalları olası bir uzlaşmanın öncülüğünü mü yapıyor? Belki de en önemlisi, böyle bir uzlaşma zemini mümkün mü ve buna gerçekten ihiyacımız var mı? Yazının başında elimizde cevapsız bir soru varken, sorular soruları doğurdu ve cevaplar yine eksik kaldı. Yine de bu durumdan pişman değilim; bazen zihnimizi açmak için sorulara yanıtlardan daha çok ihityacımız oluyor.

Dipnot - Yazıyı din ile zamanın ruhunun bağlantısına dair sorularla bitirmişken, geçtiğimiz hafta Gündüz Vassaf’ın Radikal’de çıkan yazısındaki bazı soruları da burada paylaşmak istiyorum:

"Zengin yoksul farkı açılırken, kapitalizmin işsiz bıraktığı, sokağa mahkum ettiği, aç koyduğu, intihara sürüklediği insanların ızdırabı karşısında neden din adamları sessiz? Düzene, sermayenin vurdum duymazlığını, sermayedara bekçilik eden siyasetçiyi tasvip mi ediyorlar? Her şeyin fiyatının bilinip değerinin bilinmediği günümüzde neden din adamları suskun? Doğal afet kurbanlarına tanrıdan rahmet dileyenler, neden söz etmezler düzenin mağdurlarından? Neden görmezden gelirler, neden sahiplenmezler, adalet adına, fırsat eşitliği adına, siyasetin sermayeden arınması adına, dünyaya yayılan “%99 biziz” Occupy Wall Street hareketinden?"


Kaynakça:


Jürgen Habermas - Doğalcılık ve Din Arasında, YKY Yayınları
Gündüz Vassaf - Dinlerde Ahlak Sorunu, radikal.com.tr
Bernd Ulrich, Wir haben die Wahl, Die Zeit - 10.11.2011

30 Ekim 2011 Pazar

Occupy


Türkiye'nin son günlerdeki yoğun ve üzücü gündeminde ne kadar yer buldu bilemiyorum; ancak dünyada son dönemin en ses getiren olaylarından birisi, ABD'de "Occupy Wall St." (Wall Street'i işgal et) sloganıyla başlayan ve yavaş yavaş tüm dünyaya yayılan "Occupy" hareketiydi. Bu kapitalizm karşıtı hareketi inceleyen güzel bir yazı geçtiğimiz hafta Guardian Weekly gazetesinde yayınlandı. Esther Addley imzasıyla yayınlanan yazının Türkçe çevirisini aşağıda bulabilirsiniz.

Küresel Mesajı Olan Yerel Hareket

Madrid'de onbinler "Eller yukarı! Bu bir soygun!" diye bağırarak Puerta del Sol meydanına akın etti. Santiago'da, 25000 Şilili, şehir boyunca yürürken, ülkenin milyarder başkanına hakaretler yağdırmak için başkanlık sarayının önünde mola verdiler. Frankfurt'ta, 5000'den fazla insan Avrupa Merkez Bankası'nın önünde toplandı ve bu sahneye Berlin'den Stuttgart'a, Almanya'nın 50 kadar şehir ve kasabasındaki gösteriler eklendi. Barcelona'da altmış bin, Manila'da 100, Auckland'de 3000, Kuala Lumpur'da 200, Tel-Aviv'de 1000, Londra'da ise 4000 insan toplandı.

Wall St.'de 1000 kadar kişinin, şirketlerin açgözlülüğüne ve sosyal eşitsizliğe olan tepkilerini duyurmak için toplanmasından bir ay sonra, kampanyayı düzenleyenler New York'ta bir hafta sonu gerçekleştirilen mütevazı yürüyüş üzerine yeniden düşünüyorlar.

Occupy kampanyası başka yerlerde benzer tepkileri harekete geçirmeyi umabilirdi; ancak çok azı, dört hafta içinde bütün dünyada 900'den fazla şehirde koordine edilen, Occupy hareketiyle bağlantılı gösteriler düzenleneceğini öngörebilirdi.

Prostecuların nefretinin hedefi, şehirden şehre ve ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor; ancak pek çok yerde sayıları az olsa da, aktivistler, geçtiğimiz cumartesi (15 Ekim) günü düzenlenen ve bir kısmı hala devam etmekte olan gösterilerin sosyal ve ekonomik adaletsizliğe karşı gittikçe büyüyen nefreti açığa çıkardığını iddia ediyorlar.

Ülkesindeki protestolarda kilit figürlerden birisi haline gelen ve bu hafta Avrupa'daki protesto hareketleriyle ittifak kurmak için Avrupa'ya seyahat eden Şilili öğrenci lideri Camila Vallejo, "Bu gençliğin veya Şili toplumunun savaşı değil." diyor ve ekliyor: "Bu bütün sınırları aşan bir dünya savaşı. "

BM genel sekreteri Ban Ki-moon, hareketi tetikleyen unsurun küresel mali kriz olduğunu belirterek şunları söyledi: "Wall Street'te başlayan ve bütün dünyada görülen protestolarda, insanlar hayal kırıklıklarını gösteriyorlar."

Bir ay boyunca hareketin Anti-Wall Street hissine ilgisizce empatisini sunan açıklamalardan sonra, Barack Obama'nın sözcüsü protestocuların terimini benimseyerek kendilerine "yüzde 99" yakıştırmasını yaptı. Beyaz Saray sözcüsü Josh Earnest: "Başkan, ekonomik iyileşmemizi desteklemek için Washington'da daha fazlasının yapılması gerektiğine dair ihtiyaçla ilgili olan kendisinin de paylaştığı hayal kırıklığını tanımaya ve Amerikalıların %99'unun çıkarlarının iyi temsil edildiğini garanti etmeye devam edecek." açıklamasını yaptı.

Protestolar, Occupy hareketinin önerdiği gibi 15 Ocak tarihinde ortaklaşa düzenlenmiş olabilir; ancak halkların öfkesini yansıtan dalga, tabii ki, New York'da başlamadı. Occupy Wall Street, Arap Baharı'na olan borcunu dile getirdi. Kanada temelli Adbusters kampanya grubu da harekete ilham kaynağı oldu ve ilk aşamalarda hareketin bir bölümü bu grup tarafından organize edildi. Şili ve İsrail'deki protestolar da ABD'dekilerden önce başlamıştı.

Her hareketin kendi yerel tadı vardı. İsrailliler barınacak yer, pahalı yaşam koşulları ve "sosyal adalet" konularından şikayetçiydiler. Şili'de eğitim sorunu katalizördü. Yunanistan'da, tasarruf önlemlerine karşı tepkiler görüldü. Filipinler'de ise ABD emperyalizmi açıkça hedef alındı. Ama hareketleri birleştiren unsurlar da vardı: Çadırlar, sosyal medya ve "insan mikrofon" - topluluğun konuşmacı tarafından söylenen sözleri yüksek sesle tekrarladıkları ve anlaşma için ellerini havaya kaldırıp parmaklarını oynattıkları bir düzen. Kapitalist düzen ve şirketlerin açgözlülüğüne duyulan öfke açıkça ortaya kondu.

İtalyan medyası, geçen hafta Roma'daki protestoları düzenleyenlerin pek çoğunun daha önce İtalya'nın kuzeybatısındaki Val di Susa bölgesinde eğitim aldıklarını iddia etti. Bu bölgede protestocular yeni bir yüksek  hızlı tren hattının inşasını engellemeye çalışmışlardı.

İtalyan La Repubblica gazetesi pazartesi günü, kendisinin de dahil olduğu bir grubun Yunanistan'a giderek oradaki protestoculardan öneriler aldıklarını söyleyen bir isyancıdan alıntı yaptı.

Tehlikeli ekonomik durumu dikkate alındığında, en iyi odaklanmış toplumsal öfkenin görüldüğü Yunanistan'da, geçen cumartesi bir araya gelen yüz kişilik topluluk oldukça ufak kaldı. Bu hafta, grevler, iş durdurmalar ve oturma eylemleri iki günlük genel iş bırakma ile tavan yapacak.

Berlin'de polis, tarihi Reichstag parlamentosunun önünde kurulan çadırları söktü ve uyku tulumlarına el koydu; çünkü Reichstag etrafındaki bölgedeki protestoya kapalı alanda yapılan bütün gösteriler kanun dışı kabul ediliyor. Pazartesi günü bir protestocu, Berlin'deki Occupy hareketinin henüz gelişme aşamasında olduğunu ve en iyi nasıl ilerlenileceğine dair bir konsensüs aradıklarını belirtti. Protestocu, Reichstag'ın geniş girişinin üstünde asılı duran ve Rsichstag'ı "Dem Deutschen Volke"ye, yani Alman halkına adayan meşhur yazıtı işaret ederek "bu sembolik açıdan önemli" dedi ve ekledi: "Bizim de demokraside bir rol oynamamız gerekiyor."

Kaynak: "Local Action with Global Message", Eshter Addley, Guardian Weekly, 21-27 Ekim sayısı


Occupy Wall Street hareketi hakkında bilgi edinmek için: 
http://occupywallst.org/
http://wearethe99percent.tumblr.com/

2 Ekim 2011 Pazar

Bir İsyan Bayrağı Gibi Güzel


Nazım başlıktaki betimlemeyi Piraye için yapmış ama bence Camila Vallejo'ya da pek bir yakışıyor. Camila kimdir diyenleri Guardian'da çıkan şu habere alalım.

7 Haziran 2011 Salı

Irk Kavgası Fransa'yı Hüzünlendirdi


Son dönemde Fransa'da futbola dair iç karartan bir kota tartışması yaşandı. Son dönemde Paris gezisi üzerine pek çok not aktarmışken, Arap Baharı'nda olduğu gibi konuyu, içine futbolun da dahil olduğu bir haberi paylaşmak istiyorum. Guardian Weekly gazetesinde "Race row leaves France bleu" başlığıyla ve David Hytner imzasıyla yayınlanan haberde, Fransız futbol akademilerinde eğitim aldıktan sonra Kamerun milli takımında oynamayı seçen Tottenham'lı ikili Assou-Ekotto ve Bassong'un konuya dair görüşlerine yer verilmiş.

Irk Kavgası Fransa'yı Hüzünlendirdi

Son beş yıldır İngiltere'de yaşıyor olmasına karşın Assou-Ekotto'nun inanmakta zorlandığı bir durum var. Aynı durum üç yıldır ülkede olan Sebastian Bassong için de geçerli. Fransa doğumlu Kamerun milli takım oyuncuları, takım arkadaşlarına nereli olduklarını sorduklarında, aldıkları cevap Fransa'da yaşayanların sinirlerine dokunacak türden.

Assou-Ekotto, "Tabii ki Britanyalı olduklarını söylüyorlar" diyor. "Önceleri kökenlerinden utandıklarını düşünüyordum; çünkü benim geldiğim yer olan Fransa'da, örneğin bir damla Fas kanı taşıyorsanız dahi, onu ölümüne savunursunuz. Afrikalı olmaktan gurur duyarsınız."

"Ama burada, durum farklı. Belki insanlar ebeveynlerinin Fildişi Sahilleri, Nijerya veya herhangi bir yerden geldiğini söylerler, ama burada olmaktan gurur duyarlar ve Fransa'dan farklı olarak toplum bunu kabullenmiştir. Aynı soruyu Fransa'da sorarsanız, insanlar size 'Kongolu, Malili veya Kamerunluyum' derler; çünkü aidiyet duygusu yok."


Fransa futbolu, federasyon yetkilileri ile milli takım teknik direktörü Laurent Blanc ve milli takım çalıştırıcıları arasındaki bir görüşmenin içeriğinin basına sızmasıyla ortaya çıkan skandal ile çalkalanıyor. Masada, Fransa akademilerinden yetişip, kökenlerinin dayandığı ülkelerin milli takımları için oynamayı seçen çifte vatandaşlık sahibi oyuncular konusu vardı. Bir Clairefontaine ürünü ve eski bir Fransa ümit milli takım oyuncusu olan Bassong'un ismi özellikle belirtilmişti.

Konuşmanın içeriğinin kamuoyu tarafından öğrenilmesi infial yarattı; çünkü Fransa Futbol Federasyonu'nun teknik sorumlusu François Blaquart'ın "çözümü", Fransız eğitim merkezleri ve akademilerine girecek olan 12-13 yaşlarındaki beyaz olmayan oyuncuların sayısını sınırlandırmayı içeriyordu. Siyahi ve Arap gençlerin sayısının %30'u geçmeyeceği bir kota konulacağı iddia edildi. Blaquart an itibariyle görevinden alınmış durumda.

Bassong, kopan fırtınanın içinde adının geçiyor olmasından rahatsız; ancak tartışmanın içinde yer alan görüşlerden duyduğu rahatsızlık çok daha fazla. Bassong, Blaquart'ın kota önerisinin "delice" olduğunu ifade ediyor. Fransa spor bakanının da söylediği gibi, öneri aynı zamanda " yasa dışı, akıl almaz ve sporun ilkeleriyle de bağdaşmıyor."

Bu durumun yarattığı genel hoşnutsuzluk aynı zamanda daha temel soruların gündeme gelmesine neden oldu. Bu soruların en önemlisi de, Assou-Ekotto ve Bassong gibi Fransa'da doğup büyüyen gençlerin neden kendilerini toplumdan (ve milli takımdan) kopuk gördükleri.


Assou-Ekotto, "Bu olaya şaşırdım; ama şok olduğumu söyleyemem, zira bu Fransız toplumunun benim gördüğüm haliyle bir yansıması" diyor. "Bensize başka bir soru sorayım. Stadyumda kendi milli marşları söylenirken insanların yuhaladıkları ve ıslıkladıkları başka bir ülke sayabilir misiniz? Bu, Fransa'da her zaman yaşanıyor. Kalabalığı oluşturan yabancılar değil, sözüm ona Fransızlar; ama devlet ile insanlar arasında bir kopukluk var ve onlar da bunu yapıyor. Ve hala, bir şeyler yanlış giderken yabancıları ön plana çıkarıyorlar."

"Fransa'nın tam kalbinde, Fransa'nın sömürge ilişkisi sayesinde kendini zenginleştirdiği gerçeğine karşın, eski sömürgelerinin kız ve erkek evlatlarını topluma uyduramama veya uydurmaya dair isteksizlik sorunu yatıyor. Bu durumu kabullenmek zor ve Fransa'da işlerin yolunda gitmemesinin temelinde bu yatıyor."


Bassong, "Fransa'da, örneğin, koca bir sakalınız varsa, iş bulmanın İngiltere'den daha zor olmadığını söylersem bu bir yalan olur." diyor ve ekliyor: "Gerçek bu. İngiltere bu konularda daha açık ve insanlar, nasıl giyinirlerse giyinsinler veya nereden gelirlerse gelsinler burada bir şansları olduğunu biliyorlar."

"İngiltere'de insanlar daha açık görüşlü, bu nedenle İngiltere'de oynayan Fransız oyuncular Fransa'ya dönmek istemiyorlar. İngilizlerin düşünce biçimi... Seni her hangi bir şey için yargılamıyorlar. Bir bankaya gittiğinde, dövmesi olan birinin çalıştığı görebiliyorsun. Fransa'da bunu göremezsin. Fransız toplumunun yabancılara olan yaklaşımları üzerine hala çalışması gerekiyor."

FIFA kurallarına göre, oyuncular resmi bir milli maç oynayıncaya kadar milli takım değiştirme hakkına sahipler. Bu durumun en stresli hal aldığı yer ise Fransa.

Bassong'un görüşleri şu şekilde: "Kendime neden böyle olduğunu soruyorum ve onları kesinlikle anlıyorum. Bir Fransa Futbol Federasyonu üyesi olarak, kendi yetiştirdiğin bir oyuncunun seni terk etmesinin bir sorun olduğunu görebiliyorsun. Bunun üzerine neden konuşma ihtiyacı hissettiklerini de anlıyorum; ama bu derin bir mesele ve yalnızca futbol ile ilgili değil."

Kaynak: Guardian Weekly / 20-26 Mayıs 2011

6 Haziran 2011 Pazartesi

Paris Notları #3 - Tanrılar, Melekler ve Şeytanlar


Paris Notları'nın son bölümünü açan resim, Napolyon'un karısı Josephine'e taç giydirdiği töreni temsil ediyor.(Resmi üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz)Versay Sarayı ve ulus-devlet kavramı üzerine gözlemlerim ikinci yazının bütününü oluşturmuştu. Son yazıda ise; Louvre, Orsay, Notre Dame ve Cinematheque Français üzerinden, Paris'in tanrıları, melekleri ve şeytanları içeren yüzüne bakmak istiyorum. İkinci ve üçüncü yazılar arasındaki geçişi sağlamak için ise, sanıyorum bu resimden daha ideal bir çözüm bulunamazdı. Tanrılar, melekler ve şeytanların iç içe yer aldığı ve Fransa tarihinin dönüm noktalarından birisini anlatan bu resmin birer kopyasını, hem Versay sarayı hem de Louvre'da görebilirsiniz.

Başta eski Mısır, Roma ve Yunan uygarlıkları olmak üzere, pek çok uygarlığın kutsal kişiliklerinin Paris'te buluştukları adres Louvre müzesi. Burjuva devrimlerinin ardından Batı'da (ABD ve Batı Avrupa'da) kurulan yeni rejimlerin, antik Yunan ve Roma uygarlıklarını meşruiyet zemini olarak kullandıklarını biliyoruz. Zaten siyaset ve felsefe kavramlarının Antik Yunan'da doğmuş olması, yakın çağı başlatan rejimlerin neden bu kültürlerin mirasçısı olma savını kullandıklarını açıklıyor.


Louvre müzesini gezerken, bütün göz alıcılığına karşın aklımda en çok, sömürgeci imparatorlukların "antik erdemler" üzerine kurulan devlet idealinin tanrısal maskesinin içine gizlenen şeytan kaldı. Sömürgeci devletlerin kendilerini bütün uygarlıkların efendisi ilan etme hastalıklarından beslenen şeytan, dünyanın dört bir yanından alenen çaldığı sanat eserlerini kibirle sergilemekteydi. Bu geçmişiyle Londra'daki British Museum ile yakın akraba olan müzenin, paha biçilemez sanat eserleriyle sunduğu gövde gösterisi, benim için kibar bir hırsızlık gösterisinden öte bir anlam ifade etmedi. Hal böyle olunca, antik Yunan heykeli olmasına rağmen, Afrodit yerine Romalıların tanrısı Venüs'ün ismi verilen talihsiz Venus de Milo'nun kolunun kanadının kırık oluşunu da, çektiği vatan hasretine bağladım. Umarım kendisi bir gün esaretten kurtulup, doğduğu ada olan Milo'ya geri dönme şansını bulur.

Daha yazmayayım diyordum; ama dayanamadım. Sömürge imparatorluğunun verdiği güçle dünyanın dört bir tarafından çaldığı sanat eserlerini Louvre'a koyarak övünen; ama bugün banliyölerde yaşayan göçmenlerden şikayet eden Fransızların ikiyüzlülüğü mide bulandıracak cinsten.


Hazır şeytanlardan söz açmışken, Bouguereau'nun Orsay müzesinde sergilenen eseri ile Dante'nin cehenemmine girelim. 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın başına denk gelen dönemde üretilen sanat eserlerinin sergilendiği Orsay'da, Doğu-Batı ilişkileri sömürgecilikten oryantalizme doğru kayıyor. Bu müzedeki kısa gezimizi, başlığa uygun şekilde, meleklerin adeta dokunuşlarıyla renk verdikleri bir Renoir tablosunu şeytanların karşısına koyarak noktalayalım.


Notre Dame kilisesine geçmeden önce, Paris'in tanrıdan sonraki (belki de önceki) mutlak hakimi Napolyon Bonapart'ın ismini bir kez daha anmak gerekecek. Paris'ten bahsederken, Austerlitz savaşında kaçan Avusturyalıların bıraktıkları topları eritip, Paris'in orta yerine zafer anıtı olarak diken bir ismi anmamak olur mu?

Kilisede, bağış kutularına atılan bozuk paraların çıkardığı sesler bende, Notre Dame'ın Paris için önemini Napolyon'un sözleriyle aktarma isteği yarattı: "Toplum, fırsatların eşitsizliği; fırsatların eşitsizliği de din olmadan var olamazlardı. Bir adam, karnını tıka basa doyuran bir diğerinin yanında açlıktan ölürken, bir otorite ona 'Tanrı böyle istedi' demedikçe, onu bu farklılığı kabullenmeye zorlamak imkansızdır."

Kiliseyi sadece ses kurgusuna emanet etmeyip, aklımda kalan bir imge üzerine de iki kelam edeyim. Kilise, saray ve müzelerinde tanrılarla şeytanların fink attığı Paris'te, meleklerin saflığını da yalnızca, Notre Dame'da mum yakıp dua eden kadının yalvaran bakışlarında gördüm. Napolyon'un, dinin fırsat eşitsizliğini meşru kıldığına dair görüşüne katılmakla birlikte, sorumluluğu inanan insanların üzerine atmanın da saçmalık olduğunu düşünüyorum.


Champs-Élysées'yi görünce "Aaa, burası A Bout de Souffle filminde Jean Seberg'in 'International Herald Tribune' sattığı yer" diyen bir insan evladı olarak, Paris yazılarına son noktayı kendi kilisem olarak gördüğüm "Cinematheque Français" ile koymam gerekiyor; zira Paris ile ilgili bu kadar yazdıktan sonra sinemaya dair bir şeyler eklememek, kilisem tarafından aforoz edilmeme yol açabilir. Hele ki Cinematheque'de,benim için sinema dininin tanrılarından biri sayılan Stanley Kubrick için açılan sergiye katılmışken. Fear and Desire'dan Eyes Wide Shut'a, Kubrick'in filmografisinin kronolojik sırasına göre düzenlenen sergide, her bir detaya yeniden hayran olup, odamın kapısını süsleyen dev bir 2001 posteri aldığımda, ibadetimi tamamlamak için tek bir eksiğim kalmıştı.

Tanrısı, şeytanı ve meleği eksik olmayan bu genç sanatın aşıklarından birinin, Paris'te yerine getirmesi farz olan görevlerinin sonuncusu için, Pere Lachaise mezarlığını Paris yolculuğumun son durağı yaptım. Gördüğüm manzarada, memleketinde şeytan ilan edilip sürgüne yollanan Adanalı Çirkin Kral, güzellik tanrıçası Milolu Venüs ile aynı kentte vatan hasreti çekiyordu.

İlgili Yazılar:

Hoşçakal Sevgili Ülkem

Paris Notları#1 - Turistin Halet-i Ruhiyesi

Paris Notları #2 - Versay ve Ulus Devlet

2 Haziran 2011 Perşembe

Paris Notları #2 - Versay ve Ulus-Devlet


Paris Notları'nın ikinci bölümünde, Paris'in meşhur mekanları üzerinden düşünceler üretmeye devam etmek istiyorum. Bu bölümde, kısa gezim sırasında Fransa'nın bugünü ve geçmişi üzerine çıkardığım notları, Versay'dan aklımda kalanlar ile birleştireceğim.

Paris notlarına başlamadan önce, Fransa'nın bugünü üzerine fikir beyan eden iki yazı yayınladım. Bunlardan birincisi, 2008 yılında Altın Palmiye'yi kazanan Entre Les Murs filmine dairdi. İkincisi ise 1998 Dünya Kupası'nın efsane isimlerinden Lilian Thuram'ın Fransa'nın bugünü üzerine aktardığı notlardan oluşmaktaydı. Paris'in dillere destan saray ve müzelerine değinmeden önce, sokaklarda ve metrolarda gözümüze çarpan yeni toplumsal yapıyı irdelemek gerekiyor ve bu konuyu detaylandırmak için geçmişte yayınladığım yazılardan çıkardığım bazı notlara başvuracağım.

Cannes'dan büyük ödülle dönen Entre les Murs, farklı etnik kökenlerden gelen çocukların okuduğu bir okulda geçen hikayesiyle Fransa'nın yaşadığı sosyal değişime ışık tutuyordu. Bu sosyal değişime ve kültürel çeşitliliğin izlerine, Paris'te ilk bindiğiniz tren olan ve havalimanından şehir merkezine gelen banliyö treninde rastlayacaksınız. Entre les Murs filminin eleştirisini yaptığım yazıda, Truffaut'nun 400 Darbe'de resmettiği sınıf ile yeni sınıfları karşılaştırmış ve yeni sınıfa apayrı bir çeşitliliğin hakim olduğunu belirtmişim. 60'ların başına damga vuran Fransız Yeni Dalgası ile 2008 tarihli Entre les Murs arasında yaptığım bu karşılaştırmada, aradaki zaman farkının önemi, Thuram'ın röportajına dönerek daha iyi açıklanabilir: "Sömürgecilik sona ereli şunun şurasında elli yıl oldu."


Prens lakaplı siyahi futbolcu Lilian Thuram'ın röportajında, Fransa'ya dair yerinde tespitler var. Yazının başında Fransa'nın dünü ve bugünü hakkında konuşacağımı belirtmişken, bu röportajdan bir iki alıntı daha yapmanın faydalı olacağını düşünüyorum:

"Ulusal kimlik tartışmasında sizi en çok rahatsız eden ne?

Fransa'nın kimliği, onu tanımlayan siyasal projesidir: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik arzusu. Dolayısıyla, bu tartışma tamamen fuzuliydi. Mesele, tartışmanın örtülü olarak içerdiği, ima ettiği kötü niyette...

Neyi kastediyorsunuz?

Sarkozy, insanları kompartımanlara alıp etiketliyor. Fransız kimliğini en küçük ortak paydaya indirgemeyi ve bazı toplulukları damgalamayı amaçlıyor."


Yazının bu noktasına kadar Versay sarayı, Louvre ve D'Orsay müzeleri gibi Paris'in meşhur mekanlarına değinmediğimin farkındayım. Kişisel görüşüm, bu mekanların Paris ve Fransa için neleri simgelediğini daha iyi anlayabilmek için bu girizgaha ihtiyaç olduğudur. Fransa'nın bugününü anlamak için dününe bir bakış atmaya ihtiyaç var ve bu ihtiyacı karşılamak için öncelikle Versay üzerine düşünmek yerinde olur.

787 hektarlık bir alana yayılan sarayın, eşsiz güzellikteki bahçelerinde ve Marie Antoinette'in vaktini geçirdiği Trianon saraylarının sarı-pembe sıcaklığı içinde gezinirken, tarihte cenneti yeryüzüne indiren bir azınlığın var olduğu anlaşılıyor. Tabii ki, bu azınlığın yeryüzünde cenneti tatması için halkın ödediği bedeller de hatırlanıyor. O bedeller ki, Thuram'ın değindiği gibi, Fransa'ya kendini tanımlaması için üç ilke üzerine kurulan yeni bir siyasi proje kazandırdı: Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerinin üzerinde yükselen 1789 Devrimi.


Versay'ın hikayesi Fransız Devrimi ile birlikte sona ermiyor. Devlette devamlılık esatır misali, Fransa diğer ülkelerin devlet başkanlarını karşılamak için hala bu sarayı kullanıyor. Versay'da, Louis Philippe'in 1837 yılında düzenlediği, Fransa tarihinin en önemli 33 savaşının resimlerinin bulunduğu oda, Fransa tarihini öğrenmek için muazzam bir kaynak. Devrimin yarattığı kargaşadan bir imparatorluk yaratan ve bahsettiğim odaya 7 zafer tablosu sığdıran Napolyon'un kişi kültü de, resim ve heykeller ile Versay'da yaşamaya devam ediyor.

Versay'da hatırası yaşatılan yalnızca Napolyon değil. Versay, Fransa'nın ulus-devlet ilkelerini dayandırdığı felsefi, kültürel, bilimsel ve askeri alanlarda başarılar elde eden, fikir üreten bütün kişiliklerin heykellerinin saklandığı bir saray olarak, "turistin halet-i ruhiyesi" yazısında değindiğim varoluşa dair psikolojik istkeleri, bireyin özelinden çıkarıp bütün bir ulus için referans haline getiriyor. Ulus-devlet, bireyin sonraki nesillere kendi benliğini aktarabilmesi için, ideolojik altyapı oluşturan bir kurum işlevi kazanıyor. Ulus-devletin, üreten bireyler üzerinden ilerlediği ve bireylerin amaçlarını kolektif olarak bu ortak kültüre hizmet etmek olarak belirlediği modernist düşünce yapısını, Fransa için Versay simgeliyor.

Bir dönem Fransa'yı siyasi ve kültürel dünyanın zirvesine taşıyan sömürgeci imparatorluğun ideolojik altyapısını oluşturan ulus-devlet ve milliyetçiliğe topyekün anlam yükleme çabası, bugünün Fransa'sını içinden çıkılmaz sosyal sorunlara itiyor. Devrimin yarattığı siyasal projenin özgürlük, eşitlik ve kardeşlik üzerine kurulduğundan bihaber yöneticiler, milliyetçiliğin yarattığı küstah üstünlük iddialarının yok edici etkilerini, üretim ve paylaşıma öncelik veren bir toplum modeli yaratmanın üzerinde tutuyorlar.


Kişisel görüşüm, sorunların içinden çıkabilmek için öncelikle milliyetçiliğin yapıcı ve yıkıcı etkilerinin farkına varıp, bireyin kendisine değer atfedilen bir toplum yapısına ve hakça bir düzene geçiş yapmanın gerekli olduğudur. Versay'da; bilim, kültür ve felsefe üzerine verdikleri eserlerle kendilerini üretim üzerinden tanımlayarak tarihe geçenlerin heykellerinin, askeri başarılar elde ederek, bir anlamda ülkenin yıkıcı gücünü övünç kaynağı haline getirenlerin heykellerinin yanından ayrılması ile işe başlanabilir.

Paris sokaklarından uyarı niteliğinde son bir not aktarayım. Duvarlarda aşırı sağcı Marine Le Pen'in başkanlık seçimi için hazırlattığı afişler şimdiden yerini almış durumda. Strauss-Kahn'ın yaşadığı skandal sonrası krize giren Sosyalist Parti, Sarko ve Le Pen hanımefendi ile yarışacak kalibrede bir aday çıkaramaz ise, Fransa'da sağ ile aşırı sağ arasında geçecek bir seçim süreci yakındır.

İlgili Yazılar:

Entre les Murs - Duvarlardan Taşan Sorunlar

Irkçılığa Karşı Lilian Thuram

15 Mayıs 2011 Pazar

Paris Notları #1 - Turistin Halet-i Ruhiyesi


Kişilik sahibi bir kentle ilişki kurmaya başlamak her zaman için özeldir. Kısa zamanda mimarisi ve bütünlüklü yapısıyla sizi içine almayı başarır ve düşüncelerinizi o kent üzerinden inşa etmeye başlarsınız. 4 gün kaldığım Paris'te gördüklerimden ziyade, bu kişilikli kent ile ilişkiye geçince kafamda şekillenen düşünceleri elimden geldiğince aktramak isityorum. Paris üzerine güzel bir hikaye arayanlar, bu yazı yerine Attila İlhan'ın Kaptan şiirini okuyup, Rue Lafayette'de dünden bugüne geçmenin hayallerini kurabilirler.

Barselona ile ilgili yazıma "bir turist şehri" diyerek başlamıştım. Paris ise, en az Barselona kadar turistin akın ettiği bir yer olmasına karşın bu tabiri kullanmanın uygun düşmeyeceği bir kent. Eğer bir şehirle ilişki kuracaksak, bir dönem Paris gibi sömürge imparatorluğu başkenti ünvanını kullanmış kibirli Londra ile akrabalık bağları olduğunu söyleyebiliriz. Yine de bu durum, "lordlar kamarası" ruhlu kentin turistlere yardım yataklık etmeye isteksiz olduğu anlamına gelmiyor. Şehirle turist kimliğinin ötesinde bir ilişki kurma şansım olmadığı için de, bu yazıya turist psikolojisine dair gözlemlerimle başlamak istiyorum.

Bir turistin olmazsa olmaz oyuncağı fotoğraf makinesi, Paris'te Eyfel Kulesi'nde poz vermek ise turist anayasasının değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddelerinden birisi. Paris'e gidip gitmediğinizden kuşkulananlara verilecek en güzel cevap, yaşadığınızın ve yer değiştirme kabiliyetinizin olduğunun ispatı...

Peki, şehrin her alanında her şekilde çekilen yüzlerce fotoğraf neyi belgeliyor? Burada özel olarak Louvre ve D'orsay müzelerinde sanat eserlerinin yanında fotoğraf çektirenlere değinmek istiyorum, zira bunun altında kökü varoluşta bulunan psikolojik nedenlerin olduğuna inanıyorum. "Temsili kompleks" olarak da adlandırabileceğim bu bölümün okuyanların gözüne biraz zorlama gelebileceğinin farkındayım; ama bir deneme yapmakta fayda var. Bu denemede bana yine üstad Andre Bazin rehberlik edecek.


"Plastik sanatlar tarihine bakarsanız, çıkış noktasının estetik kaygılardan çok psikolojik isteklerden kaynaklandığını görürsünüz." Bazin'in "Sinema Nedir?" adlı kitabından alınan bu söz, Versay sarayından Louvre'a, Paris'i gezerken aklımızın bir köşesinde durmalı. Bu psikolojik isteklerin ne olduğu üzerine biraz daha kafa yoralım: "Resim ve yontu sanatında varlığın devam ettirilmesi amaçlanmıştır. Mumya, başlangıçta mevcut olan hayatın varlığının, onun temsili görünümünün yaratılmasına çalışılması esasına dayanmaktadır."

Ölümün kesin hüküm olarak boynuna asıldığı günden bu yana, insanın varoluş kaygısı son bulmuyor. Bu dünyada kalabilmek adına, en büyük otorite sahiplerinin dahi hemen her uygarlıkta plastik sanatlara yöneldiğini görmekteyiz. Otorite madalyonunun bir yüzünde boy boy heykel ve resimlerini yaptıran krallar ve soylular yer alrıken, diğer tarafa ise dinleri koymak mümkün olabilir(İslam'ı dışarıda tutaibliriz; ama İslam'ın heykel ve resimleri yasaklaması da plastik sanatların yarattığı psikolojik etkiden kaynaklanır). Bugünden baktığımızda ise, resim ve heykelin ölümsüz kılmayı başardığı yegane kişilerin, eseri veren sanatçılar olduklarını görüyoruz.


Konunun turistin fotoğrafla imtihanının çok dışına kaydığının farkındayım; ama sanatı yönlendiren yeni bir teknoloji, bu bağı kurmak için bana aradığım fırsat verecek. Andre Malraux, sinema için "plastik gerçekliğin ileri evrimi" nitelemesini kullanıyor. Biz bunu sanat bağlamından çıkarıp, fotoğraf ve video çekmenin altında yatan psikolojik kaygılara odaklanalım. Bir resmi fotoğraflamak, en basitinden sanatçının, eserine çerçeve ile koyduğu sınırları bir kenara bırakıp, esere (çoğu zaman fotoğraf makinesinin sahibini de içerir şekilde) yeni sınırlar koymak anlamını taşıyor. Bir anlamda, özne eser sahibi sanatçıdan fotoğrafı çektiren'e kayıyor ve fotoğraf sahibi, varoluşunu eser üzerinden tanımlamayı bir şekilde başarıyor.

Bu bulanık tabloyu berraklaştırabilmek için, turistin bu fotoğrafları nasıl kullanacağını da işin içine katmamız gerekiyor. Bu ana kadar anlattıklarım, sadece "Parise gittin ama, Louvre'u gördüğün ne malum? Louvre'a gittin ama, Venus de Milo'yu gördüğün ne malum?" diye aralıksız şekilde soru soran kuşkucu arkadaşların varlığıyla açıklanabilir. Sanıyorum turistlerin büyük çoğunluğunun bu tip arkadaşları yoktur. Onlar daha çok, kendi hikayelerini anlatmanın heyecanındalar ve şehir üzerine anlatacakları hikayenin eksiksiz olması için yaşadıkları her anı saklamak ihtiyacı hissediyorlar. Hikayeler canlı kaldığı sürece, biz de canlıyız ve bu canlı kalma hali için hafızamıza güvenemiyoruz. Her anı kristalleştirme imkanına sahip olan fotoğraf makinesi, bize o anıların da sonsuza kadar yaşayacağı hissini veriyor.

Konuya dair bir sonuç paragrafım yok. Bunu benim yerime Blade Runner filminin unutulmaz sahnesi yapacak:



"I've seen things you people wouldn't believe. Attack ships on fire off the shoulder of Orion. I watched C-beams glitter in the dark near the Tannhauser gate. All those moments will be lost in time, like tears in rain. Time to die."

Çeviri: Siz insanların inanmayacağı şeyler gördüm. Orion'ın omzunda yanan savaş gemileri. Tannhauser geçidinin yakınında, karanlıkta parıldayan C-ışınlarını izledim. Bütün bu anlar, yağmurdaki gözyaşları gibi zamanda kaybolacak. Ölüm vakti.

Dipnot: Yazıdaki fotoğraflar Paris'te tarafımdan çekilmiştir.

25 Nisan 2011 Pazartesi

Hoşçakal Sevgili Ülkem


Turistlerin bir şehirde en çok ziyaret ettiği yerler arasında bir mezarlık olabilir mi? İçinde Moliere, Chopin, La Fontaine, Edith Piaf, Jim Morrison ve daha bir sürü ünlü ismin yattığı Pere Lachaise bu soruya akıl dışı bir şekilde "evet" yanıtını verdiriyor. Paris'te onlarca müze ve serginin yerine bana mezarlık ziyareti yaptıran ise, yukarıda saydığım isimlerden birisi değil. Ziyaretimin esas amacı, çoğu Paris'in yerlisi olan isimlerin yanında, Paris'te yattığı yeri yadırgayan bir adamı görmekti. Bizim topraklardan çıkan, sanatıyla var olan; ancak hayatı sürgünde biten bir efsane: Yılmaz Güney.


Yılmaz Güney dünyanın dört bir tarafından gelen turistlerin ilgisini yeterince çekmemiş olacak ki, girişte dağıtılan haritanın içindeki 100'ün üzerindeki ismin içinde onunki yer almıyor. Hal böyle olunca, koca mezarlıkta yerini bulmak da imkansız hale geliyor. Bu durumu fark edince, geri dönüp kapıdaki görevliye bütün isimlerin yer aldığı bir liste olup olmadığını soruyorum. Görevli, böyle bir listenin başka bir binada bulunduğunu ve o binanın da bugün kapalı olduğunu söylüyor. Anlayacağınız pek umut yok. Son bir deneme yaparak: "Ben Yılmaz Güney'in mezarını ziyaret etmek istiyordum?" diye soruyorum.

Görevli bana dönüyor ve "Hmmmm, Güney. Güney ve Kaya" dedikten sonra Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya'nın mezarlarının olduğu yerleri işaretliyor. Adı listede yazmasa bile anlaşılan Çirkin Kral'ın soranı çok. Aynı zamanda Ahmet Kaya'nın da Pere Lachaise'de yattığını öğreniyorum. Onun mezarında yazan bir cümle insanın boğazını düğümlüyor ve ikili hakkında başka bir söz söylemeye gerek bırakmıyor: "Hoşçakal sevgili ülkem."

Bir sonraki ziyaretin memlekette olması dileğiyle...

Ekleme: Görevlinin Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya'nın mezarlıktaki yerlerini işaretlediği harita


21 Nisan 2011 Perşembe

Barselona Kurgusu


Fotoğraftaki kalabalıktan da anlayabileceğiniz gibi Barselona bir turist şehri. O kadar ki, kentte hemşehrilerle beraber bir turist kitlesinin de kalıcı olarak yaşadığını düşündürüyor insana. Gelen turistlerin; otellerde, üstü açık otobüslerde, oyuncu değişikliği yaparcasına birbirlerinin yerlerini doldurdukları izlenimine kapılıyorsunuz.

Bu kalıcı turist kitlesini yaratmak için bütün Barselona kenti el ele vermiş, turistleri gerçeklik algısının dışına çıkarmaya çalışıyor. Park Güell'i dolduran Jonglörler, Uzak Doğu dövüş sanatları ustası kılığındaki adamlar, kastanyetli dansçılar ve La Rambla'nın canlı heykelleri... Yetmiş milletten insana, dünlerini ve yarınlarını unutturmak için bir araya gelmişler. Bugün ise, arkalarında güneşin battığı tepeler kadar uzakta kalmaya mahkum. Bu yazıyı yazarak ve dolayısıyla Barselona üzerine yeniden düşünerek, bir anlamda turistler arasında, gerçeklikten kaçmak amacıyla yapılmış yazılı olmayan antlaşmayı bozuyorum.


Barselona'nın iki katlı turist otobüsünde gezerken Barselona Turizm Merkezi'nin kurguladığı bir filmin içinde olduğum duygusundan bir türlü kurtulamadım. İki günlük seyahatimde Barselona'nın gerçeğine ulaşma şansım olmadığı için, bana sunulan "Barselona kurgusu"nu aktarmakla yetineceğim. Ama öncelikle, bu kurgu fikrinin nasıl kafama takıldığını daha iyi açıklayabilmek için sözü sinema yazarı Andre Bazin'e bırakmak istiyorum.

Andre Bazin (Sinema Nedir?):

"Kurgunun (montajın) kullanılma amacı, duyuların veya anlamların yaratımıdır. Bu sonuç öncellerin hiç birinde bulunmaz. Genç kızlar artı çiçek açan elma ağaçları eşittir umut. Anlam görüntüde değil, izleyicinin zihnine ilişkin olarak kurgulanmış görüntü gölgesindedir."

Turistlerin gerçeklikten kurtulma hayaline Barselona'nın neden bu kadar iyi örtüşüyor? Sıcak havayı bir kenara bırakıp Andre Bazin'in sözlerine dönelim ve kurguyu oluşturanların nasıl bir Barselona imajı sunmak istediklerine bakalım.

La Placa Catalunya'da başlayan otobüs yolculuğunda ilk gözümüze çarpanlar Gaudi'nin eserleri. 19. y.y. sonu ve 20. y.y.'ın başında yaşamış bu mimarın geometrinin, simetrinin katılığına isyan eden tavrı Barselona'nın özel bir kimliğe bürünmesini sağlamış. Başlıca ilham kaynakları doğa ve deniz olan mimar, dalgalar ve kıvrımlarla aydınlık, yeni bir dünyayı müjdeliyor. Mimariden anladığımı iddia edersem haddimi aşarım; ancak evimdeki diplomada yazan "hendese bilen" tabirine güvenerek sözü bırakmıyor ve Gaudi'nin basit geometrinin ötesini bilen gerçek bir matematik deha olduğunu ifade etmek istiyorum.


Gaudi, Barselona ve kurgu üçgenini açıklamak için doğru mekan ise La Sagrada Familia. Gaudi'nin sıradan bir kilise projesini devralarak, dünyanın en meşhur kilisesine dönüştürmeyi amaçladığı; ancak aradan geçen yüzyıla yakın süreye karşı henüz tamamlanmamış olan bu kilise, hem Barselona şehri hem de turistlerin tavrı için açıklayıcı veriler sunuyor. Kurgu içinde bize sunulan Barselona'nın eksiksiz olmasını isteyen biz turistler, La Sagrada Familia'yı görünce çelişkili duygulara kapılıyoruz. Öncelikle bu meşhur bina sayesinde herkese Barselona'da olduğumuzu ispatlayabileceğimiz için, fotoğraf makinelerimize heyecanla sarılıyor ve gerçeklikten ayrılmak için bir adım daha atıyoruz.

Ne yazık ki, henüz inşaat halindeki binadan sarkan demirler, tuğlalar ve yerdeki çimento torbaları canımızı sıkıyor. Çekim hatalarının olduğu sahneleri gördüğümüz filmlerde olduğu gibi, Barselona kurgusundan da çıkmak zorunda kalıyoruz. Chill-out müzikler ve İngilizce dublajlı otobüs de uzakta kalınca, kaçmaya çalıştığımız gerçeklik bizi kıskıvrak yakalıyor. Buraya kadar bize yaşadığımız yeri unutturan sıcak havanın, aslında güneş çarpmasına yol açabileceğine veya Barselona'da bu binaları inşa etmek için para döken zenginlerin, kaç insanı emeğin onuruyla yaşamaktan mahkum bıraktığına aklımız kayıyor birdenbire.

Birazdan La Sagrada Familia'daki Gaudi müzesinde, sömürü düzenine ve General Franco'ya karşı isyan eden anarşistler, Gaudi'nin projelerini yaktıkları için hain ilan edilecek ve bizler de İspanya İç Savaşı üzerine hiç düşünmeden, bağımlısı olduğumuz kurgu şehrimize geri dönüş yapacak ve içimizden "pis anarşistler" diyeceğiz. En azından kurgunun bizde yaratmak istediği hissiyat bu.

Binaya girmek için sırada beklerken, tepeden vinçlerle indirilen bir heykel (sanıyorum bir melek), La Dolce Vita filminin açılışında helikoptere bağlı şekilde dolaşan İsa heykelini hatırlatıyor ve kurguda yaşadığımız hissiyatını pekiştiriyor.

Not: Bu linke tıklayarak La Dolce Vita'nın açılış sahnesini izleyebilirsiniz.

Christ Over Rome - La Dolce Vita


Kurgunun görkemli finalinde yer alan La Rambla'da, gerçeğe dönüş için son bir kez şansımı deneyip, Katalunya'nın bağımsızlığını referanduma götürmek için oy toplamakta olan gruba yöneliyorum. Grubun içinde İngilizce bilen birini bulamayınca, kusursuz dublajlı otobüs kurgusunun sona erdiğini anlıyorum. Sonrasında yanıma gelen ve çok iyi olmasa da İngilizce bilen bir ekip üyesinden, yalnızca oylamanın gayrı resmi olduğunu öğrenebiliyorum. Bugüne kadar İspanya İç Savaşı'na dair gördüğüm en ilgi çekici hikaye olarak ise, bir İngiliz yönetmenin (Ken Loach) kurguladığı Ülke ve Özgürlük'ün (Land and Freedom) adını vermek zorundayım; çünkü Barselona'nın turistlere sunulan unutturmak amaçlı kurgusunda bu tarz hikayelere yer yok.

9 Nisan 2011 Cumartesi

La Rambla'nın Yolları Taştan



İki günlüğüne Barselona'dayım, blogu da Manu Chao üstada emanet ediyorum. Camp Nou'dan izlenimleri dönünce burada bulabilirsiniz. Videoda tahmin ettiğiniz üzere "Rumba de Barcelona" yok (şayet böyle olsaydı kör gözün parmağına durumu yaşanırdı), eskilerden hoş bir seda olarak kalan Mala Vida'yı bulacaksınız.

7 Nisan 2011 Perşembe

Hocanın Dediği #2


Bir şehir efsanesi neredeyse. Sizin çok fazla kitap okuduğunuz söyleniyor.

"Yaşamım boyunca kendimi hep eksik hissederek yaşadım. Gerek bilgide gerek fiziksel yeterlilikte gerek topluma yapılan yardımlarda. Kendimi hep yetersiz gördüm ve daha iyisini yapabilir miyim sorusunu sormaktan vazgeçmedim. Okumanın bana bazı eksikliklerimi gidermede yararlı olacağı düşüncesiyle okuyorum. Eksikliğimi kapatmak, utanmamak için okuyorum. Aşağılanmamak için. Kötü bir davranışa muhatap olmamak için, kendimi korumak için okuyorum. Şu anda Katre-i Matem ve Mevlana’nın Mesnevisi’yle ilgileniyorum. Bir de Efendi kitabı."

Mustafa Akçay - Tavşanlı Linyitspor Teknik Direktörü

(Eurosport Türkiye'nin internet sitesinden alınmıştır.)

Yıllardır taşların sopaların eksik olmadığı, devletin "Büyük Birader(Big Brother)" edasıyla suçsuz taraftara işkence çektirip, suçluyu cezasız bırakarak ödüllendirdiği kokuşmuş futbol ortamımızda içimizi ısıtacak bir hikaye yazıyor Tavşanlı Linyitspor. Bu güzel hikayeyi de ancak yukarıdaki sözleri sarf eden güzel bir adam yazabilirdi zaten.

Not: Tavşanlı Linyitspor'un hikayesinin perde arkası, Four-Four-Two dergisinin şubat sayısında Ahmet Yavuz imzasıyla yayınlanmış. Flying Dutchman blogunda bu yazının bir örneğini bulabilirsiniz. "Bu hikaye Süper Lig'de sonlansın inşallah" temennisiyle okumanız tavsiye olunur.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Bu El Cezire de Neyin Nesi?


Gündeme ilk olarak 11 Eylül olayları ve ABD'nin Afganistan harekatıyla gelen El-Cezire televizyonu, Arap baharıyla birlikte Orta Doğu'nun bir numaralı haber kaynağı haline geldiğini gösterdi. Ayaklanmalara dair haberlere, güvenilir kaynak olarak bilinen Batı merkezli pek çok medya kuruluşundan önce ulaşmayı başaran El Cezire'nin haberleri yansıtış biçimi de tarafını açıkça gösterdi. Peki, kendisi de bir emirlik olan Katar devletinin parasıyla kurulan bu kanal, neden halk hareketlerine bu kadar sempati duyuyor? Soru işaretlerini silecek bir yazı 1-7 Nisan tarihli Guardian Weekly gazetesinde Jason Burke imzasıyla yayınlanmış. Ben de burada Türkçe bir çevirisini paylaşmak istedim.

Katar'ın Arap Baharı Habercisi El-Cezire

1.7 milyonluk nüfusuyla Belçika büyüklüğünde bir körfez ülkesi olan Katar, son dönemde olağanüstü yüksek profilli bir rol oynuyor.

Arap veya çoğunluğu müslüman bir ülkeden gelen ilk savaş desteği olarak, 4 Katar savaş jetinin, Libya sahil şeridinde harekata başlayan koalisyon güçlerine katılacağı açıklandı. Bu hamle diplomatik olarak kritik bir öneme sahip. 1996'da kurulan El-Cezire televizyonu da Arap baharında kilit rol oynadı. Katar başkenti Doha'dan yayın yapan El-Cezire, bugün bölgedeki ve dünyadaki hakim Arapça haber merkezi konumuna geldi.

"El-Cezire: Arap Haber Kanalı Nasıl Dünyaya Meydan Okudu" kitabının yazarı Hugh Miles "(El-Cezire) önemli bir katalizör oldu" diyor. Diğer televizyon kararlı bu ayaklanmaları başlangıçta "aşırı tutucu eylemler" olarak nitelemişlerdi.


Hem El-Cezire'nin rolünün hem de Katar'ın jetleri gönderme kararının altında, ülkenin Arap Yarımadası'ndan çıkan bir mahmuza benzer konumu ve Emir Şeyh Hamad bin Khalifa Al Thani'nin İran ve Suudi Arabistan gibi büyük komşular karşısında bağımsızlığını koruma çabası yatıyor. 1995'te iktidara geçen Emir, incelikli bir strateji izlemeyi ciddi bir meydan okumaya tercih etti.

Katar, geniş petrol ve gaz rezervlerinin varlığına ve gelir vergisi ödemek zorunda olmayan vatandaşlarının yıllık ortalama 80000 dolarlık maaşlarına karşın savunması zor bir ülke. "Dış Politika (Foreign Policy)" dergisinin editörü Blake Hounshell'in açıklamaları şu şekilde: "İngiliz Harp Akademisi'nde eğitim gören Katar Emiri, Katar'ın esasen savunulması imkansız bir ülke olduğunun bilincinde. Bu nedenle Katar'ı daha güvenli hale getirmenin yollarını arıyor."

Emir'in ana stratejik varlıkları El-Cezire ve diplomasi. El-Cezire, devlet televizyonlarının tarzından sıyrılıp, hızla Arap dünyasının kültürel yelpazesine dahil olmayı başardı. Bölgedeki protestocular için El-Cezire kameraları güven duygusu yaratıyor ve bu nedenle haberden öte anlamlara geliyor. Suriye'de göstericiler "El-Cezire'yi istiyoruz." sloganları attılar. Yemen'in başkenti Sana'da elle yazılmış bir pankartta "El-Cezire bizim devrimimizin bir parçasıdır" yazıyordu.


Bu etki Katar için bazı problemler yarattı. Fas ve Bahreyn'de yasaklanan kanal, Ürdün ile de diplomatik sorunların yaşanmasına neden oldu. Afgansitan'da bir kamera ekibi, propaganda yaptıkları gerekçesiyle NATO önderliğindeki ordular tarafından tutuklandı. El-Cezire, hemen her Arap ülkesinde ve ABD'yi de içeren pek çok başka ülke tarafından kısıtlandı veya hedef alındı. Ancak kanal, sıradan insanlar arasında Emir'in büyük popülarite kazanmasını da sağladı. El - Cezire'nin İngilizce televizyon kanalının müdürü Al Anstey, hükümetlerle karşı karşıya geldikleri durumların kasıtlı olmadığını; bu haberlerin "yüzeye çıkan gerçekleri yansıtan muhabirlerden" geldiğini belirtiyor ve ekliyor: " Katar devleti tarafından finanse ediliyoruz; ama editoryal açıdan tamamen bağımsızız."

Katar diplomasisi geniş bir aralığa sahip. 2022 Dünya Kupası'na ev sahipliği yapma hakkını elde ederek planladıkları gibi dünyanın ilgisini üzerlerine çekmeyi başardılar. ABD'nin Al-Udeid'deki geniş hava üssüne ev sahipliği yapan Katar'ın ABD ve bölgenin geri kalanının aksine İsrail ile ilişkileri iyi durumda. Hamas ve Hizbullah ile temasları var, İran ile bir petrol arazisini paylaşıyorlar ve Suudi Arabistan ile de dost kalmaya özen gösteriyorlar.


Katar, komşuları ile karşılaştırıldığında ılımlı bir ülke olarak görülüyor. Toplum içinde içki içmek veya sarhoş olmak yasaklansa da, alkol kullanmak yasa dışı değil. Eşcinsellik yasa dışı; ancak kanunlar pragmatik şekilde uygulanıyor. Parti kurmak yasak ve Uluslararası Af Örgütü'ne göre, Mart ayında bir insan hakları örgütünün kurucusu göz altına alındı. Bazılarına ilginç gelebilir; ancak El-Cezire bu tutuklamayı haber yaptı.

Kanalın bölge üzerindeki etkisi, görece ılımlı olsa da, otokratik Katar liderinin umduğundan bile çok etki yapmış olabilir. Miles'ın dediğine göre, "Geçtiğimiz on yılda El-Cezire, Arapları insan ve yurttaş hakları ile demokrasi konularında herkesten daha fazla eğitti. Bugün bütün Arap dünyasında, dünyada neler olup bittiğine dair nitelikli tartışmalar yapabilirsiniz. Bu büyük bir değişim."

Bütün bunlara karşın Arap baharı El-Cezire için "yabancı" haber olarak kalmaya devam ediyor. Doha'da yaşayan insan hakları aktivisti Dr. Jennifer Reeg, "Katar, isitkrara ciddi bir tehdidin bulunmadığı ve çok az yerel gerilimin yaşandığı özel bir ülke" yorumunda bulunuyor.

9 Mart 2011 Çarşamba

Dünya Kadınlar Günü - Değişmeyenler


Program yoğunluğu nedeniyle son bir kaç gündür bloga yazı yazamadım. Neyse ki elimde, bir günlük gecikmeyle de olsa, Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmaya başlayan bu günün farkına vardığımızı ve kadınların eşitlik mücadelesinin yanında olduğumuzu göstermek için iyi bir fırsat var.

Bugün kendi düşüncelerimi yazmak yerine, Uluslararası Emek Hakları Forumu'nun (International Labor Rights Forum - ILRF) blogunda yayınlanan, ILRF gönüllüsü Lucia Curiel'e ait "Tarımda Kadınlar: Cinsiyet eşitsizliğinin tohumlarını biçerken" başlıklı yazının çevirisini sunacağım. Yazıyı bloga taşımamın sebeplerinden birisi de, yazıyı okudukça, daha önce hakkındaki düşüncelerimi bloga taşıdığım Orhan Kemal'in Bereketli Topraklar Üzerinde romanının yazıldığı tarihten bu yana dünyada ne kadar az şeyin değiştiğini bir kez daha fark etmemdir.



Tarımda Kadınlar: Cinsiyet Eşitsizliğinin Tohumlarını Biçerken

Dünya Kadınlar Günü'nün 100. yıl dönümünde kazanımları kutlarken unutmamamız gerekir ki, çalışan kadınların eşitliğe ulaşması için önümüzde uzun bir yol var. Özellikle de tarımda çalışan kadınlar için.

Uluslararası Çalışma Örgütü'nün yeni yayınlanan raporuna göre "cinsiyet eşitliği, sürdürülebilir bir ekonomik büyüme ve fakirliğin azalması için olmazsa olmaz bir bileşendir." Bu açıklama, bu blogger'ın düşüncesine göre tartışmasız şekilde doğrudur. Buna karşın, kadınlara karşı ayrımcılık, sayısız yollarla ciddi boyutta uygulandı ve uygulanmaya da devam ediyor.

Uluslararası Çalışma Örgütü'nün raporunda "kadınların orantısız şekilde düşük kaliteli, yani kadınların haklarına gerektiği gibi saygı gösterilmeyen ve sosyal korumanın sınırlı olduğu işlerde çalıştırıldığı" vurgulanıyor. Eşitlik için yıllarca verilen mücadelenin ardından, erkekler hala kadınlara oranla daha düzgün işlerde çalışıyor. Rapor ayrıca cinsiyetler arasında kazançlarda oluşan farka değiniyor. Bu değişen derecelerle bütün dünyada geçerli. Bu değişiklikler ülkeler arasında, aynı ülke içinde, farklı işlerde hatta aynı sektörde dahi görülüyor. Örneğin, Gana'da erkeklerle aynı pozisyondaki kadınlar erkeklerin kazandığının %65'ini kazanıyorlar. Meksika'da ise, avokado üretiminde kadınların ücretleri erkeklerinkine yakınken, mango üretiminde bu oran %78'de kalıyor.

Rapor şu şekilde devam ediyor: "Tarım (ki bu kadın iş gücünün en yoğun olduğu alan), ulusal iş güvenliği ve sağlık koşulları göz önüne alındığında en kötü düzenlenmiş sektör konumunda." Bu nedenle diğer sektörlerle kıyaslandığında; emek sömürüsü, cinsel taciz ve şiddetin en sık karşılaşıldığı yer. Kavun çiftliğinde çalışan Honduraslı bir kadın, cinsiyet ayrımcılığı, cinsel taciz ve genel çalışma koşulları hakkında şu açıklamaları yapıyor:

"Kadınlar için koşullar oldukça zor. Burada yaşadıklarımız yüzünden bazen evde otursaydım daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Hepimiz cinsel taciz kurbanlarıyız, patronlar onlarla yattığımız takdirde bizi daha iyi para kazanabileceğimiz mevkilere getireceklerini söyleyerek bizi kullanıyorlar. Bazı kadınların kocaları onlara artık bir işe yaramadıklarını; çünkü vücutlarının burada kullanılan kimyasallardan dolayı kirlendiğini söylüyor. Bunun da nedeni bazı kadınların artık hamile kalamaması. Bazen hamile kadınlar işe geliyor; ama karınlarının büyüdüğü fark edildiği anda hiç bir hakları verilmeden işlerine son veriliyor. Bize sürekli bağırıyorlar ve eğer tuvalete gidersek bizi bir gün, hatta işte geri düşmüşsek bir buçuk ay kadar fazla çalışmayla cezalandırıyorlar. Bazı bebekler çeşitli bozukluklarla doğdular ve kadınlar bunun kimyasallardan kaynaklandığını düşünüyor."

Burada açıklamada değinilen ayrımcılıkların hepsi, kırsal alanda işçilik yapan kadınları güvenilmez işlerde çalışmaya zorluyor. Pek çoğu sadece düzensiz işlerde çalışıyor ve erkeklerden daha az ücret alıyorlar.

Kadınların içinde en savunmasız olanları tek başına yaşayan anneler, dullar ve boşanmış kadınlar. Rapor, 90'larda yapılmış bir çalışmaya atıfta bulunuyor. Bu çalışmada, kadın işçilerin baktıkları hanelerin diğer haneler içinde en fakir olanlar olduğu ve bu hanelerdeki çocukların genellikle normalden daha zayıf oldukları saptanmış.

Evli anneler daha iyi işler bulma şansına sahip olsalar dahi, gelişmekte olan ülkelerin tarım sektöründeki standartları oldukça düşük. ILRF'in bir ortak kuruluşunun, Perulu bir anne ve eski bir çiftlik çalışanı olan Rosemary ile yaptığı röportaj içler acısı çalışma koşullarını gözler önüne seriyor. 2007'de hamile kaldığı için herhangi bir uyarı veya tazminat almadan kovulan Rosemary, klasik bir iş gününü şöyle tarif ediyor:

"Günde 14 ile 16 saat arası çalışırdık. Bize aranın ne zaman verileceğini söylemezlerdi. Şirket bize yemek vermezdi ve biz de yanımızda yemek getiremezdik. Bu nedenle su da dahil olmak üzere her şeyi orada satın almak zorundaydık .Bazı arkadaşlarım para biriktirebilmek için yemek yemeyip su içmeden çalışırlardı."

Güney Afrikalı bir anne olan ve kuru meyve üreten bir çiftlikte çalışan Jolene ise günlük programını şöyle anlatıyor:

"Sabah 7:30'da başlayıp akşam 17:30'a kadar çalışıyorum. Ocak'tan Aralık'a bütün yıl çalışıyorum. Sabah 5'te kalkar, evi temizler, çocukları hazırlar, kahvaltıyı hazırlar ve çocukların yediklerinden emin olduktan sonra işe giderim. İş bittikten sonra eve gelip yemeği yapar, çocuklarımı yıkar, bir sonraki günün öğle yemeğini hazırlayıp yatarım. Bir sonraki sabah her şey aynı şekilde yeniden başlar."

Ne yazık ki, Jolene ve Rosemary'nin hikayeleri bir istisna olmaktan ziyade kural haline gelmiş durumda. Onlar, diğer pek çok kadınla birlikte, uzun saatler güvensiz ortamlarda, uygunsuz şartlar altında çalışmak zorunda; çünkü onlara hayatlarını idame ettirecek seviyede bir ücret ödenmiyor. Bu çiftliklerden mal alan büyük gıda zincirleri, alım koşullarını yeniden gözden geçirmeli ve tropik meyve sanayisinin yarattığı etkileri görmelidirler. Kadınlar böyle yaşamaya devam edemezler!

Yıllar içinde kadınların pek çok kazanım elde ettiği doğru olsa da (oy hakkı, üniversite okuma hakkı, hatta bazı ülkelerde başkanlığa kadar yükselen kadınların varlığı örnek gösterilebilir), daha önümüzde savaşmamız gereken pek çok ayrımcılık var. Tarım sektöründe kadınların ve erkeklerin eşit görülmediği aşikardır."

Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.


8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun. İnsanların hiç bir ayrımcılığa tabi tutulmadığı, yalnızca insan olmanın değer bulduğu ve her insanın emeğinin karşılığını alarak onurlu bir yaşam sürdürme hakkına sahip olduğu günlere ulaşmak dileğiyle.