Türkiye 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye 2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2010 Cumartesi

Türkiye 2010: 12 Dev Adam


Bütün ülkenin hafızasında güzel anılar bırakan 2010 FIBA Dünya Şampiyonası'nı 5 gün önce sonlandırdık; ama değerlendirmeler bugüne kadar sarktı. Son değerlendirmemde gümüş madalyayı boynuna takan ve takım sporları tarihimizin en büyük başarısını elde eden 12 Dev Adamımız hakkında bir şeyler karalamak istiyorum.

#4 Cenk Akyol: Onun hakkında söylenmesi gerekenleri Tanjevic milli takım kadrosunu açıkladığı gün zaten söylemişti. "Ben onun gelişimine devam etmesi için önerilerde bulunurken, o menajerlerini dinleyip daha çok paraya daha az süre almayı tercih etti." diye Cenk'e sitemde bulunmasının en büyük sebebi kuşkusuz Cenk'e dair yüksek beklentilerdi. SLAM dergisi için İbrahim Kutluay ile birlikte yaptırdığı çekimi ve Cenk'in İbo'nun veliahtı ilan edildiği o günleri hatırladıkça üzülmeden edemiyorum. Cenk, bütün kredisini tüketmesine rağmen 2010 kadrosuna dahil edildi; ama kritik maçlarda hiç süre almadığı turnuvada, as oyuncuların dinlendiği dakikaları doldurma görevini üstlendi.

#5 Sinan Güler: Bu turnuva boyunca kafamı kurcalayan bir soru var. Bu turnuvada milli takım seviyesinde Avrupa'nın en başarılısı olan millilerin çekirdeğini oluşturduğu Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker nasıl oluyor da yıllardır bırakın final four'u, son 16'ya kalmak için dahi ecel terleri döküyorlar. Sinan Güler özelinde bu sorunun yanıtı belli: Efes Pilsen'de dakika almıyor ki takıma katkı yapabilsin. Her zmaan bilinen savunma azminin yanında özellikle Fransa ve Slovenya maçlarındaki skor katkısını gören Ergin Ataman'ın başını taşlara vurduğuna eminim. Eski bir Beşiktaşlı olduğu için özel bir sempatimin de olduğu Sinan'ın milli takıma verdiği katkının bir benzerini bu yıl Efes'e de vermesini bekliyorum.

#6 Barış Ermiş: Engin Atsür'ün şanssız sakatlığının üstüne bedavadan gümüş madalya kazandığını düşünebilirsiniz; ama Barış'ın bu madalyayı kazanmasının arkasında çalışma azminin de önemli payı var. Turnuva boyunca o da Cenk gibi yalnızca "garbage time" da forma buldu; ama Efes'te gözden düşmesinin ardından yeniden çalışıp bu yıl Orhun Ene'nin çalıştırdığı Banvit'te yeniden kendini bulan Barış'ın çalışma azminin ve doğru insanla (Orhun Ene) çalışmasının karşılığını gümüş madalya olarak aldı. Bu arada 2006'da oyun kurucu olarak ilk beş başlayan bir Hakan Demirel vardı, n'oldu ona?


#7 Ömer Onan: Milli takıma pek çok yıldız kazandıran 1979 kuşağının önemli isimlerinden birisi de spikerimizin tabiriyle Ömerrrronan. Kendisine verilen bütün görevleri eksiksiz yerine getirdi. Önce Yunanistan maçında tamamen savunmaya odaklanıp kafası karışık Spanoulis'i sahadan sildi, sonrasında ciddiye almadığımız Porto Riko maçının ilk çeyreğinde dış şutlarıyla takımı maçta tuttu, Sırbistan maçında penetreleriyle faul çizgisine gelip kolay sayı buldu. Onsuz geçen turnuvalar için Tanjevic'e boşuna sitem etmediğimiz de böylece ortaya çıktı. Neyse ki hedef turnuvada Tanjevic bu hatasından döndü ve Ömer de verdiği emekle gümüş madalyayı sonuna kadar hak etti.

#8 Ersan İlyasova: Ersan bir 4 numara olarak her takımın sahip olmak isteyeceği türden bir oyuncu. Dış şut tehdidi, penetre üzerinden sayı bulabilmesinin yanında ribauntlara yaptığı katkıyla uzun forvetten bütün beklentilerinizi karşılıyor. Bir iki eksiğini de geliştirirse iki üç yıl içinde takımımızın en büyük yıldızı olması muhtemel görünüyor. Bu bir iki eksiğinden birisi fizik olarak Sırp ve ABD'li forvetlere göre zayıf kalması. Bunun üstesinden gelebileceğine inanıyorum; ama oyuncu olarak bir seviye atlayabilmesi için oyun görüşünü geliştirmesi ve pota altından daha kolay basketlere ulaşabilmesi gerekiyor. Ersan bu turnuvada büyük potansiyelinin sinyallerini 26 sayılık Yunanistan maçında herkese göstermeyi başardı. Canlı izlediğim bu performans için onun önünde bir kez daha şapkamı çıkarıyorum.

#9 Semih Erden: Milli takım tarihinin en değerli posteri yarışması açılır ve Semih Erden'in Sırbistan maçının son saniyesinde yaptığı blok aday olursa birinciliği kimseye kaptırmayacağına eminim. Bu bloğun yanında takıma savunmada ve skor üretiminde yaptığı katkıyla benim beklentilerimi en fazla aşan isim Semih Erden oldu. 2-1-2 savunmasının temel direği olarak zaman zaman Ömer Aşık'tan da daha iyi performans gösteren Semih'in sırıttığı tek karşılaşma final oldu. Seneye de NBA'de şansını deneyeceği için bu maç onun için önemli bir uyarı olmalı. Bir de Sinan Güler başlığındaki soruma geri dönmek istiyorum: "Bu adamlar Euroleague'de neredeydi?"


#10 Kerem Tunçeri: 1999 Eurobasket sırasındaki formuyla beklentileri oldukça yükseltmiş; ancak sonrasında ne milli takım, ne Efes Pilsen ne de Ülker formalarıyla bu beklentileri karşılayabilmişti. Sonrasında ona Galatasaray'da ilk defa sorumluluk veren Murat Didin Beşiktaş'ta ona bir kez daha güvendi ve onun güvenini boşa çıkartmayıp siyah-beyazlılara rüya gibi bir sezon yaşatan Kerem soluğu Real Madrid'de almıştı. Tanjeviç 2007 turnuvasında ona şans vermediği için herhalde pişman olmuştur. Neyse ki 1979 jenerasyonunun bir diğer ismi Ömer gibi o da hedef turnuvada unutulmadı ve oyun zekasıyla milli takımımıza büyük katkı verdi. Yetmedi, Sırbistan maçında el yakan son topu zarif bir turnikeyle potanın içine bırakıverdi. Tanjevic ile arasında bir sorun olmadığı da zaten finalin sonundaki kucaklaşmada belli oldu. Yakın arkadaşı Hido ile birlikte turnuvaya damga vuran isimdi.

#11 Oğuz Savaş: Milli takımın kaynağını oluşturan iki jenerasyondan 1987'lilere ait olan Oğuz, genç takımlarda önlerinde göründüğü Semih ve Ömer Aşık'ın ilerleyen yıllarda arkasında kaldı. 2'inci beşin bir parçası olarak görev aldığı dakikalarda görevini hakkıyla yerine getirdi. Özellikle Semih ve Oğuz'a yüksek posttan yaptığı bir kaç asist tadından yenmez güzellikteydi. Takımın faydalı bir parçası olarak uzun yıllar hizmet verecektir; ama ondan da ilerleyen yıllarda daha büyük katkılar bekliyoruz.

#12 Kerem Gönlüm: Takımın ağabeylerinden Kerem Gönlüm'ün verdiği katkı kesinlikle istatistik kağıdında yazanların ötesinde. Şampiyona öncesinde bir yıl basketbol oynamadığı için performansı hakkında şüpheler vardı, üstüne bir de Tanjevic'in onu 3 numara oynatma kararı eklenince soru işaretleri daha da fazla arttı. Bütün bunlara karşın Kerem Gönlüm yüreğini sahaya koymasını bildi, üç numaradan verdiği ribaunt katkısı ve hücumda sıkıştığımız dakikalarda sırtı dönük hücumuyla takımın nefes almasını sağlayan Kerem Gönlüm'e bu yürekten performansı için bir kez daha teşekkür etmemiz gerekiyor.

#13 Ender Arslan: Hazırlık maçlarında sakatlığı nedeniyle kötü bir performans sergileyen Ender, Engin'in sakatlanması nedeniyle Kerem Tunçeri'yi tek başına yedeklemek zorunda kalınca bizlerde bir tedirginlik oluşmuştu işin açıkçası. Bazen 20 saniye boyunca topu sektirmesi nedeniyle sinirlerimizi bozsa da, sonunda 9 metreden attığı üçlükler, penetrelerden bulduğu kolay sayılar ve özellikle Sırbistan karşısındaki iyi performansıyla geçer not almayı başardı. Özellikle rakiplerin yedek oyun kurucularına oranla oldukça ağır bastığı da bir gerçek. Ayrıca yüzüne bakınca inanasımız gelmiyor; ama o da artık takımın ağabeylerinden biri.

#14 Ömer Aşık: Zayıf pota altı olan rakiplere karşı (ki buna Sırbistan ve ABD hariç her takımı ekleyebiliriz) vurduğu smaçlarla "Türkler uçuyor" reklamına pek çok kez selam gönderdi Ömer Aşık. Kerem Tunçeri ve Hidayet gibi oyun bilgisi üst düzey oyuncularla beraber oynadığında skora ne kadar çok katkı verdiğini gördük, buradan onu yıllarca Solomon gibi kendine oynayan bir oyun kurucuya mahkum eden Fenerbahçe yönetimini de anmadan geçmemek lazım. Ömer'in de post-up oyununu geliştirmesi gerektiği bir gerçek (faul konusuna ise hiç girmiyorum). ABD maçında Rudy Gay'e karşı bile zorlanan Ömer'in NBA'de kalıcı olmak için fiziğini de biraz geliştirmesi gerekiyor. Şimdilik bunları kafaya takmayıp gümüş madalyanın keyfini çıkarmak da sonuna kadar hakkı.


#15 Hidayet Türkoğlu: "Bu adamın kaptan olduğu günleri de gördük ya" diyerek yazıya başlamak istiyorum. Kafayı sarıya boyadığı, Mirsad'la kavga ettiği günler dün gibi aklımızda. Tabii 2001'de Almanya'yı tek başına yıktığı maç da. O maçtan bugüne herkes Hidayet'in milli takıma Nowitzki, Gasol ayarında bir katkı yapmasını bekliyordu. Beklentiler de en fazla skor yönünde yoğunlaşıyor; ama Hidayet bu beklentileri karşılayamadıkça strese giriyor, strese girdikçe de milli takımdaki verimi düşüyordu. 2001'deki gümüş madalyanın ardından beyhude geçen yıllarda Hido'nun aklı ancak 2008'de başına geldi ve o sezon NBA'de gösterdiği performansla NBA'in en çok gelişim gösteren oyuncusu ödülünü aldı. O artık mental olarak çok daha olgun bir oyuncu ve yıllardır kendisinden beklenenleri bu yıl skor atmak yerine takımı oynatarak karşılamayı başardı. Teşekkürler Hido, her ne kadar senin potansiyelinin bir Nowitzki, bir Gasol ayarında olduğuna hep inansam da, geç de olsa basketbola daha çok yoğunlaşıp bize güzel anılar bıraktığın için teşekkürler.

Yazın sonunda 12 Dev Adam'ın önünde son kez saygıyla eğilirken, onlardan bir de ricam olacak. Bu takım umarım 2001'deki turnuvadan sonra olduğu gibi kendi evimizdeki büyük başarının ardından turnuvalarda yok olmaz ve başta 2012 olimpiyatları olmak üzere katılabildiği kadar çok turnuvaya katılıp, kazanabildiği kadar madalyayı kazanmayı başarır. İlk hedef Litvanya 2011, yürümeye devam arkadaşlar!

17 Eylül 2010 Cuma

Türkiye 2010: Parkelerde Parlayanlar #2


Dün turnuvaya damga vuran ve adını FIBA'nın en iyi ilk beşine yazdıran oyunculardan izlediğim dördüne yer vermiştim. Bugün ise turnuvada daha az dikkat çeken; ama yaptıkları işlerle kumaşlarını belli eden isimlere değinmek istiyorum. Kendilerini ileride daha büyük yıldızlar olarak görürsek böbürlenme hakkını kendimde görmek için oluşturduğum "dikkat çeken oyuncular" listesine hep birlikte göz atalım.

Dikkat Çeken Oyuncular:

1. Marytnas Pocius, Litvanya


Pocius aslında benden ziyade Maliano'nun keşfi. Gçeen yıl oynanan Zalgiris - Fenerbahçe Ülker maçı öncesine Maliano'nun blogunda yayınlanan ropörtajda oyun bilgisi denince akla ilk gelen ekollerden Duke ekolüyle Litvanya ekolünü birleştirdiğini öğrendiğim Pocius, bu CV'sinin hakkını vereceğinin ilk sinyallerini Türkiye 2010'da gösterdi. Litvanya'nın çok kötü başlayıp 15 sayı kadar geriye düştüğü Kanada maçında, doğru şutu ve doğru asisti çok iyi seçerek önce krize giren Litvanya'yı oyunda tuttu, maçın sonunda da güzel bir penetre sonrası Jankunas'a yaptığı asistle Litvanya'ya getiren isim oldu. Bu maçla parkede daha çok kalma hakkını kazanan Pocius, ilerleyen turlarda 10+ ile takımına önemli katkılar sağladı. Tecrübelendikçe Litvanya ilk beşine rahatlıkla yerleşeceğini düşünüyorum.

2. Nicolas Batum, Fransa


2.03 boyunda bir iki numarayı(shooting guard) FIBA parkelerinde rastlamak biraz zor. Bu üstün fiziğe bir de inanılmaz bir atletizm ve zıplama yeteneğini eklediğinizde Batum'u elde ettiniz demektir. Turnuvanın ilk sürprizinin gerçekleştiği Fransa - İspanya mücadelesinde uzunlara ikili sıkıştırma yaparak kazandığı toplar ve rakip kısalar ile eşleştikten sonra yaptığı penetreler sonunda vurduğu smaçlar oldukça etkileyiciydi. Ciddi oyun kurucu eksikliği nedeniyle milli takımımız karşısında dağılan Fransa'da çok dikkat çekemedi belki; ama seneye Tony Parker bu takıma katılırsa ikilinin yapması muhtemel alley-oop'lar için şimdiden heyecanlanıyorum. Bu sezon Portland'da göstereceği performansı da oldukça merak ettiğim Batum'un, Lübnan mücadelesinde vurduğu smaçla potayı kırdığını da eklemem gerekiyor.

3. Kirk Penney, Yeni Zelanda


Belki maç başına 20 top kullanmasına her takımın katlanması zor; ama Yeni Zelanda tarzı takımların benzerlerinin arasından sıyrılıp bir seviye atlaması için böyle bir skorere her zaman ihtiyacı vardır. Maç başına 24,7 sayı ortalaması tutturduğu bu turnuvada takımını son 16'ya sokmayı da başardı. Takıma gerek defansif anlamda gerekse top paylaşımında fazla katkı yapmasa da, kalitesi Yeni Zelanda liginin çok üzerinde. Özellikle ligde sıçrama yapmak isteyen orta seviye Türk takımlarına (turnuvada İzmir iklimine alıştığı için Karşıyaka olabilir örneğin) oldukça fazla katkı sağlayabilir.

4. Angel Vassallo, Porto Riko


Porto Riko'nun Yunanistan ve milli takımımıza kıl payı kaybettiği maçların ardından iddiasız Fildişi Sahili'ne yenilerek elenmesi haberlerde çok yer almadı; ancak benim turnuvada gördüğüm en büyük sürprizlerden birisiydi. Eğer Vassallo milli takımımıza karşı son üçlüğü sokmuş olsaydı ülkesiyle birlikte kendi adından da fazlaca bahsettirebilirdi. Son top öncesinde potamıza 5 üçlük gönderdiğini ve kendisini tutacak fizikte bir oyuncusu bulunmayan Çin'e karşı 22 sayılık bir performansa imza attığını görünce Vassallo'nun kalitesini daha iyi anladım. Güçlü fiziğiyle kısa boyunun açığını kapatmayı bilen forvetin gerektiğinde ribauntlara da katkı verdiğini eklemek gerek.

16 Eylül 2010 Perşembe

Türkiye 2010: Parkelerde Parlayanlar #1


Finale kadar 12 Dev Adam'ın rüya gibi performansı nedeniyle turnuvanın geneline bakmayı biraz ihmal ettim. Turnuva başından beri takip ettiğim maçlarda dikkati çeken oyuncuların bir listesini yapmıştım ve turnuva heyecanının dinmesinin ardından bu listeyi yayınlamaya karar verdim. Yalnızca izleme şansı bulduğum oyunculara yer verdiğim bu listede turnuvaya damga vuranlar ile dikkat çeken faydalı oyuncuları iki ayrı gruba topladım. İzmir, Ankara ve İstanbul'da izleme şansı bulduğum 14 takıma Efes Cup da izlediğim Arjantin'i de dahil ederek seçtiğim oyuncuların arasına Hido dışında Türk oyuncu koymamamın sebebi 12 Dev Adamı tek tek ayrı bir yazıda inceleyecek olmam.

Turnuvada dikkat çeken isimlerin dışında günlük harika performanslar gösteren ve genel performansının altında kalsa bile yeteneklerini görme şansı bulduğum bazı oyuncular için de küçük bir paragraf açmak istiyorum. Lübnan'ın tek galibiyetinde Kanada potasına 31 sayı bırakan El-Khatib ve Yunanistan'ı kusursuz bir performansla dize getiren Ersan turnuva boyunca istikrarlarını koruyamadıkları için listede yoklar. Bunun dışında İspanyollardan Navarro şutör kimdir sorusuna ders gibi yanıtlar vermesine karşın takımını yukarıya çıkaramadığı, Rubio da saha görüşüyle Teodosiç ile birlikte turnuvanın en saf oyun kurucusu olduğunun sinyallerini vermesine karşın Navarro'dan şut atmaya dair hiçbir şey öğrenemediği için elediğimi isimler; ama onları da izlemek keyifliydi açıkçası. Rusya - Yunanistan maçında izlediğim Mozgov da kumaşını belli eden isimlerdendi; ama onun da karşısında yenilmeyi bekleyen Yunanistan olduğu için listeye giremedi.

Bu kadar ön bilginin ardından sıra listedeki isimler hakkında yazmaya geldi. Turnuvaya damga vuran isimlerin dördü de FIBA'nın en iyi 5'ine seçildi zaten. Ben de FIBA'nın seçimlerinden 4'ünü (Teodosiç'i de 3.'lük maçında gördüm; ama o maçta hayalet gibi olduğu için burada yer vermedim)canlı izlediğim ve performanslarından oldukça etkilendiğim için yazmaya karar verdim.

Turnuvaya Damga Vuran İsimler:

1. Kevin Durant, ABD


12 Eylül 2010 tarihini kişisel tarihime, "bir NBA süper yıldızını parkede gördüğüm ilk gün" olarak not düşmeme sebep veren şahıstır kendileri. Üniversitede neden "the next big thing" olarak adlandırıldığını önce sayı kralı olarak NBA'de, sonra da B-team denilen ABD'yi altına taşıyarak uluslararası alanda herkese açıklamış oldu. Ankara'da TED Kolejliler maçlarında Marques Green'i, Aubrey Reese'i 30 attıkları maçlarda izleyip büyük şutör diye adlandırdığım günlerin ardından Durant'i görmek basketbolun zirvesinin nasıl bir yer olduğuna dair çok daha iyi fikir sahibi olmamı sağladı. Eğer bir sakatlık yaşamazsa 2011 normal sezon MVP'sini canlı izleme şansı bulduğuma inanıyorum. Portland da Jordan'dan sonra Durant'i de ıskalayarak draft'lerin en bahtsız takımı olduğunu ispatladı.

2. Hidayet Türkoğlu, Türkiye


Kaptan Hido, "maddi manevi" desteği arkasına aldığında takımı sırtlayabileceğini 2010'da herkese ispat etti. Bu sırtlama sırasında listedeki diğer isimler gibi skor yükünü üstlenerek rakipleri yıpratmadı belki; ama oyun zekasını ne kadar geliştirdiğini takımı çok iyi yöneterek gösterdi. Orlando'yu finale taşıdığı performansa yakın bir performansla gümüş madalyayı Türkiye'ye getirdi. Kerem Tunçeri ve Ender'in oyun bilgisine katılan bu zeka bizi bir ara takımların asist ortalamasında ikinci sıraya kadar çıkardı. Bu kadar iyi bir fizik, şut yeteneği ve oyun bilgisiyle Hido bence tatmin olmak yerine, nasıl all-star olamadığını iyi sorgulamalı ve maddi manevi bu derece desteklenmediği zamanlarda da performansını aynı seviyede tutabilmeli. Hedefini yüksek tutarsa milli takımla kazandığı iki gümüşün yanına 3 yıl içinde yeni madalyalar, hatta bir altın da ekleyebilir.

3. Linas Kleiza, Litvanya


Turnuvanın ilk iki gününde maçları izlemek için İzmir'e yaptığım yolculuk öğleden sonra tamamlanınca günün ilk maçı olan Litvanya - Yeni Zelanda maçının ancak sonuna yetişebildim. 10 sayılık bir farkla maçı önde götüren Litvanyalıların dikkat çekici olmayan istatistiklerinin arasında 11 numaranın 24 sayısı adeta parıldıyordu. Yanımda oturan Litvanyalı kıza "11 numara Kleiza, değil mi?" diye sorduğumda, kızın evet demeden önce yaptığı mimik adeta "ya kim olacaktı" der gibiydi. Litvanyalıların yeni yetişen ve esas hedefi 2011 olan bu kadro içinde Kleiza'yı ne kadar ayrı bir yere koyduklarını gösteren bu hareketin karşılığını fazlasıyla veren Kleiza, 3.'lük maçında ise Sırbistan'ı adeta ezdi geçti. Hem içeriden hem de dışarıdan oynamayı bilen Kleiza'nın Yugoslav ekolünü andıran tarzına belli ki Olympiakos formasıyla geçirdiği bir yıl oldukça yaramış. Bakalım oyunundaki bu sıçramayı Toronto'da NBA seviyesinde ne kadar sergileyebilecek?

4. Luis Scola, Arjantin


TAU'da oynadığı yıllardan beri hayranı olduğum Scola bu turnuvada izlemek istediğim isimlerin başında geliyordu. Turnuvada izleme şansı bulamasam da, Efes Cup hazırlık turnuvasının finalinde milli takımımıza karşı Scola'yı izleme şansına eriştim. 27 sayı - 8 ribaunt'luk ortalamaları onun kalitesi hakkında pek çok şeyi ortaya koysa da; orta mesafe şutları, pas yeteneği ve "uzun forvet(power forward) 101" derslerine konu olacak pota altı oyunuyla onu parkede görmek Scola'nın istatistiklerden çok da fazlasına sahip olduğunu gösteriyor. Bütün bunların ötesine geçen ise oyuna hırsla sarılması ve takımı için varını yoğunu ortaya koyan yapısı. Arjantin kadrosunun ona yardım edecek bir iki isim dışında çok dar olması bu performansının boşa gitmesine neden oldu maalesef.

14 Eylül 2010 Salı

Türkiye 64 - 81 ABD : Altın Durantula'nın Ağında Kaldı


Rüya gibi geçen iki haftanın sonunda rüyadan uyanmamıza Kevin Durant neden oldu. İlk çeyrekte attığı üçlüklerle seyircinin sesini kıstı, ikinci çeyrekte harika işleyen alan savunmamızın başladığı noktanın iki adım gerisinden attıklarıyla adeta savunmamızla dalga geçti, üçüncü çeyreğin başında üst üste attığı iki üçlükle de şampiyonu ilan etti. Durant'in mükemmel performansına Hidayet'in sakatlığı, hücumdaki sıkıntılarımız ve Sırbistan maçının yorgunluğu da eklenince şampiyonluk için çok zorlayabileceğimizi düşündüğüm ABD'ye karşı direnemedik. Yıllardır Türkiye'de basketbol izleyen birisi olarak Durant'i izlemek de "NBA süperyıldızı nasıl olur" sorusuna benim için iyi bir yanıt oldu.

İstatistiklerden ziyade duyguların ağır bastığı bir maç olduğu için maçı yazmaya yolculuktan, hatta turnuva ile ilgili ilk düşüncelerimden başlamak istiyorum. Final biletini yaklaşık üç ay önce aldığımda Türkiye'nin bu noktaya çıkacağını düşünmemiştim, daha ziyade kafamda "en iyi ihtimalle Yunanistan'ı geçersek ite kaka yarı finale kalır, son gün de madalya için sahaya çıkan bir Türkiye izlerim" düşüncesi hakimdi. Ama grup değerlendirmelerinde de yazdığım gibi Yunanistan'ı geçeceğimizi düşünmüyordum, ikincilik de çeyrek finalde ABD'ye toslamak anlamına geliyordu.


Benim taraftar olarak hayal ettiklerimden de ötesini gerçekleştiren Türkiye'nin yaratacağı bir mucizeye tanık olmak; olmadığı takdirde de 12 dev adama tarihin en büyük başarısı nedeniyle teşekkürlerimi sunmak için Ankara'dan yola çıktığımda saat 10:30'u gösteriyordu. Yolculuğun başlarında yaşadığım heyecan İzmit'te tıkanan trafik ve 2,5 saatlik gecikme yüzünden yerini yorgunluğa bırakmaya başladı. Maç öncesinde Taksim'de turlayıp yaşanan heyecana ortak olmak isterken trafik nedeniyle kendimi 3.'lük maçının başlamasına 15 dakika kala ancak Sinan Erdem Spor Salonu'na atabildim.

Final öncesinde turnuvanın en iyi taraftarları olan Litvanyalılarla 3. kez buluşmak günün güzel anılarından birisi oldu. İstanbulluların övdüğü Slovenya seyircisini görme fırsatım olmadı ama onların da Litvanyalıların tacını elinden alabileceğini düşünmüyorum. Ev sahibi taraftarın Türkiye üzerindeki itici etkisini gördükten sonra rahatlıkla diyebilirim ki Litvanya'da düzenlenecek olan Eurobasket 2011'in Sırbistan ve İspanya ile birlikte en önemli favorisi Litvanya olacaktır.

Litvanyalıların 3.'lüğü almasının ardından gözler final maçına çevrildi. Taraftar ürünlerinin satıldığı yerde tarihe tanıklık ettiğimi belgeleyecek "Final: Turkey vs. USA" tişörtlerinden bulamadım; ama pota arkasında oturan bilinçli bir taraftar olarak faullerde dikkat dağıtma görevimi yerine getirmek adına bir atkı satın aldım. Maç sırasında pota arkasındaki diğer taraftarların bu görev bilincinde olmadığını, dahası tuttur.com'un 3 liralık tişörtünü almak için kendini yırtıp, top ABD'deyken yuhalamayı angarya gören seyirciyi (bkz. seyirci taraftar farkı) gördükçe sinirlerim tepeme çıktı.


Gerekli desteğin oluşmamasındaki en önemli iki faktörün Litvanyalılar gibi bir taraftar kültürüne sahip olmamamız ve gereken desteği verebilecek Türk taraftarlarının kendi evindeki bir turnuvada takımın başarılı olacağına o kadar da inanmamaları olarak görüyorum. Eğer taraftarlık yapabilecek kesim finale inansaydı veya her şartta dünya basketbol finalini izlemek isteyecek basketbolsever sayısı salonu dolduracak çoklukta olsaydı, bu biletler amca -teyze ve onların çocuklarının elinde kalmazdı. Başta da dediğim gibi ben de finale kalacağımıza inanmıyordum; ancak ne olursa olsun bir final maçı izlemeye kararlıydım, bu nedenle de biletimi üç ay öncesinden aldım. Amcalar teyzeler de maça gelmesinler demiyorum tabii, hobi olarak gene gelsinler; ama taraftar desteğine çok ihtiyaç duyduğumuz günde televizyon konforunu tercih etmeleri daha iyi olurdu.

İşin kültür boyutuna döndüğümüzde ise Litvanyalılarla, 3.'lük maçından sonra onların boşalttığı koltuklara geçen Beşiktaş Çarşı taraftarlarını karşılaştırmak yerinde olacaktır. Çarşı taraftarının iyi niyetinden şüphe duymamakla beraber, basketbol maçlarında kısa süreli destek verip rakibi baskı altına almayı sık sık unuttukları da bir gerçek. Maçın başında henüz Beşiktaşlıların bile tam olarak ezberleyemediği "formanda ter olmaya geldik" tezahüratını Türkiye'ye uyarlamaya çalışmaları seyircinin havaya girmesini engelledi maalesef. Yine de Ender'in maçı 48-61'e getiren üçlüğünden sonra tüm salonu ayağa kaldırmaları ve maç sonunda "dağ başını duman almış" tezahüratını başlatmaları günün en olumlu taraftar hareketleriydi, onlar da maça gelmese tribünler tamamen etkisiz kalacaktı. Maçın bitiminde Gündoğdu marşı söylemeleri "kötü günde omuz omuzayız" mesajı vermek için mi yoksa sesini çıkarmayan seyirciye tepki için miydi bilemedim.


Ekranlara yansıdı mı bilmiyorum; ama finali benim için unutulmaz kılan bir başka detay da devre arasında verilen FIBA onur ödülleriydi. Divac ve Sabonis gibi izlediğim ve Oskar Schmidt gibi namını duyduğum efsaneleri alkışlama fırsatını yakaladığım için de son derece mutluyum. Divac ile Hido'nun samimi muhabbeti "Hey gidi Sacramento Kings" diye eski günleri yad etmeme, yanımdaki çocukların Divac'tan bihaber olması da yaşlandığımı hissetmeme neden oldu. Daha önce de dediğim gibi istatistiklerden çok duygularla ilgili bir maç olduğu için maçın detayları yerine tribünlerde oluşan atmosferi anlatmayı seçtim, turnuvada izlediğim dikkat çekici isimler ve milli takımımızın performansı hakkında iki ayrı yazı yazmayı planlıyorum.

Hiç bir zaman unutulmayacak bir turnuva performansının eşiğinden döndük belki; ama Türk spor tarihinin takımlar bazındaki en büyük başarısını elde eden bu takımla ne kadar gurur duysak azdır. Naismith kupasının Hidayet'in ellerinde yükseldiğine şahit olamadım belki; ama bu başarılı takımın Olimpiyatlara katılım hakkı elde etmesi halinde 2012 Londra'daki açılış töreninde Türk bayrağının Hidayet'in ellerinde taşındığını görmek de bana benzer bir sevinci yaşatacaktır. 12 Dev Adam'a bu mükemmel turnuva ve bana (ve tüm Türkiye'ye) yaşattığı unutulmaz anılar nedeniyle teşekkür ediyor ve onlara yeni hedefleri olan Eurobasket 2011'de başarılar diliyorum.

12 Eylül 2010 Pazar

Türkiye 83 - 82 Sırbistan: Hayatımın En Değerli Bileti


ODTÜ'de girdiğimiz son finalin ardından (Computer Architecture desem aklınızda neler canlanır bilemem) moist'un bilgisayarından satın aldığım bileti fotoğrafta görüyorsunuz. İnanmazsanız fotoğrafı büyüterek isme bakabilirsiniz; ama hala inanmıyorsanız da size hak veririm. Ben şu an önümde duran bu bilete baktığım halde inanamıyorum mesela. Tek üzüntüm yarın salona gideceğimi bilmeme rağmen bu maçta televizyon başında ses tellerimi hırpalamış olmam; ama kimse merak etmesin, yarın sesimizi yeri göğe dinletmek için var gücümle bağıracağım: "Güneş ufuktan şimdi doğar, yürüyelim arkadaşlar!"

Maç ile ilgili görüşlerimi sorarsanız inanın Teodosiç'in inanılmaz performansı ve bir iki yıllarca unutulmayacak an dışında hiçbir şey hatırlamıyorum. Çarşamba günü de yazdığım gibi Naismith kupası Hidayet'in ellerinde yükselsin, ondan sonra bloga onlarca yazı koyarız önemli değil. Şimdilik o anlardan birini yeniden hatırlamak için aşağıdaki fotoğrafa bakmanız yeterli. Ellerine sağlık Kerem, ellerine sağlık Semih.

8 Eylül 2010 Çarşamba

Türkiye 95 - 68 Slovenya: Finale Koşuyoruz!


Az kaldı, geliyoruz! Sesimizi yer gök dinleyecek, çok az kaldı. Bu maçlara gelmeden önce Porto Riko maçı değerlendirmesinde "Slovenya gibi 80-90 atmayı seven takımlara karşı zorlanabiliriz" diye şu an oldukça saçma gelen bir yorum yapmıştım; ama parkede böyle bir milli takım göreceğimi de bilemezdim ki. Dünya Şampiyonası'nda çeyrek final oynuyoruz ve 27 sayılık bir fark yapmışız, inanılır gibi değil. Fark da önemli değil zaten, skor 41-21 iken Semih'in bizim potamızdan çıkardığı top Slovenlere gerekli mesajı vermeye yetti: Biz finale yürüyoruz, yolumuzdan çekilin!

Bu savunma nasıl iyi bir takım olduğumuzun sinyallerini grup maçlarında vermişti; ama takım halinde böyle bir hücum performansını ilk defa görüyorum. Topun bu kadar iyi paylaşıldığı ve herkesin skora gereken katkıyı yaptığı bu takımda Tanjevic'in "Yugoslav" etkisini görmek mümkün. Maç başına 18.6 asist ortalamasıyla oynuyoruz ve bu alanda ABD'nin arkasından ikinci sıradayız; ancak ABD'nin kullandığı top sayısını (possession) hesaba katarsak, hücumda oyunlarını asist üzerine en çok kuran takım olduğumuzu da söyleyebiliriz. Yugoslav patentli Sırbistan'ın asist ortalaması dahi 18. Doğru pas doğru atışları getirince 95'i bulmak da zor olmuyor. Şutör kimliği olmadığı için Efes'te süre alamayan Sinan Güler bugün 2/3 üçlük ve toplamda 5/7 isabetle 12 sayıyı buluveriyor.


İsimler üzerinde teker teker durmaya gerek yok sanırım, herkes kendisine verilen rolü en iyi şekilde yapıyor zaten; yine de asiste dayalı hücumun temel taşları olan Hidayet ve Kerem Tunçeri'ye ayrı bir alkış göndermek lazım. Mükemmel yapılan savunma için ise söylenecek söz yok. Bugüne kadar alan savunmasıyla geldiğimizi düşünüyorduk, bugün 5 dakika alan savunması 35 dakika adam adama savunma yaptık ve yine rakibe havlu attırmayı başardık. Buraya tekrar yazalım: "Hücum maç, savunma ŞAMPİYONLUK kazandırır."

Yarı finalde rakibimiz benim turnuvada ABD ile birlikte en çekindiğim takım olan Sırbistan. Teodosiç'in mucizevi üçlüğünün İspanya'yı evine göndermesi bizim için çok iyi olmadı açıkçası. Özellkle Ersan ve Hidayet gibi hareketli 3 ve 4 numaraları savunmasına pek ihtimal vermediğim (bizim ezip geçtiğimiz Fransa forvetleri İspanya'yı krize sokmuştu) İspanya'yı daha kolay geçebileceğimize inanıyordum; ama biz bu geceki gibi oynarsak inanın Sırbistan, İspanya hatta ABD fark etmez. Bu gece şampiyonlara yakışan bir oyun ortaya koyan 12 Dev Adam oyununu bu seviyede tutmayı başarırsa hem cumartesi hem pazar akşamı yer kırmızı gök beyaz boyanacak, eminim. Tarihimizin en büyük Dünya Şampiyonası başarısını elde ettik bile; ama bu takıma yetmez. Artık pazar akşamı Hidayet'in ellerinde Naismith kupasını görmek istiyoruz. Haydi 12 Dev Adam!

3 Eylül 2010 Cuma

Türkiye 2010: Rakibimiz Fransa


2010 Dünya Şampiyonası'nın grup aşaması geride kaldı. Grup aşamasının ilk iki gününü İzmir'de, son üç gününü de Ankara'da geçirerek toplam 10 maçı izleme şansı buldum. Aslında Rusya - Yunanistan maçını bunların içinde saymamın tek nedeni Rusların verdiği emeğe duyduğum saygıdır. Yoksa Yunanlılar tarihten gelen geleneklerini devam ettirerek unutulmaz bir komedyaya imza attılar. Onları izlemek için salona gelen basketbol severlere karşı yaptıkları bu terbiyesizlik umarım cezasız kalmaz ve mucizevi basketler sonunda İspanya'yı onların karşısına çıkartan basketbol tanrıları İspanya'nın turu geçmesi için de yardım elini uzatır.

Konuyu fazla dağıtmadan sözü ikinci turdaki Türkiye - Fransa eşleşmesine getirelim. Basketbol tanrıları adalet terazisini dengelemeye çalışırken bize de ufak bir kazık atmış oldular ne yazık ki. Çeyrek finale kalmak için yumuşak pota altıyla dişimize göre bir rakip olan Yeni Zelanda yerine, atletik oyuncularıyla sert savunma yapan Fransa'yı geçmemiz gerekiyor. Fransa'nın iki, Türkiye'nin de üç maçını salonda izleme şansı bulan ender kişilerden (tek kişi de olabilirim) biri olarak bu eşleşmede neler yaşanabileceğine dair bir yazı yazmaya karar verdim. Fransa'yı grubun ilk iki maçı olan İspanya ve Lübnan maçlarında izlediğimi, yani kaybettikleri maçları görmediğimi ekleyeyim. Ancak Fransa'nın kazandığı iki maçta dahi oyun kurma gibi temel sıkıntıları göz önündeydi.


Yazıya başlamadan önce Pollyannacılık yapıp, çabuk hücum ederek oynayan takımlara karşı zorlandığımızı göz önüne alarak, hücum süresinin 10 saniyesini kullanmayı tercih edip her maç 80'i aşan Yeni Zelanda'yla eşleşmiyor olmamızın o kadar da kötü bir durum olmadığını söylemek istiyorum. Böyle takımlara karşı nasıl savunma yaptığınızdan ziyade, nasıl hücum ettiğiniz önemli oluyor ve milli takımımızın sıkıntılarından birisi istikrarlı bir şekilde skor üreten oyunculardan yoksun olmamız. (Bu durum muhtemel bir Slovenya eşleşmesinde de başımızı ağrıtabilir.)

Fransa ise aynı milli takımımız gibi kendisini savunma üzerinden tanımlayan bir ekip. Özellikle uzunların post-up oyunlarında 2 ve 3 numara oyuncuları da oldukça uzun isimler oldukları için etkili ikili sıkıştırmalar yapabiliyorlar ve rakibi fazlaca top kaybına zorluyorlar. Burada bir parantez açıp İspanya'da, dünyanın en iyi pasör uzunlarından olan Pau Gasol'ün eksikliğinin Fransa maçında fazlaca hissedildiğini söylemeliyim. Bizim uzunlarımız da pasör nitelikli olmadıkları için pota altında sıkışan bir oyunda top kayıpları yapabiliriz.


Yukarıda değindiğimiz Fransa'nın fizikleriyle ön plana çıkan iki ve üç numaralarına yakından bakalım; çünkü bu isimler aynı zamanda Fransa'nın hücumdaki skor yükünü çekiyorlar. Bu isimlerden en dikkat çekeni şüphesiz Nicolas Batum. Alex Mumbru'yu poster yaptığı İspanya maçındaki smacının ardından Lübnan maçında da yaptığı smaçta potayı kırmasıyla atletizmi konusunda hiç bir şüpheye yer bırakmadı. 2.03'lük boyuyla şutör guard pozisyonuna kaydığı zaman ciddi eşleşme problemlerine yol açıyor ve penetre etmeyi seven bir oyuncu olduğu için takım bu eşleşme problemlerinden rahatlıkla skor üretebiliyor. Turnuvada ön plana çıkan diğer forvetleri ise Mickael Gelabale. Bu yılı Cholet takımında Erman Kunter'in öğrencisi olarak geçiren Gelabale, turnuvadaki 12.8 sayı ortalamasından daha etkileyici olan ise bu ortalamayı çok iyi bir yüzdeyle şut sokarak tutturmuş olması. Aynı pozisyonlarda oynayan bir diğer isim olan Florent Pietrus ise hücumdan çok savunmadaki katkısıyla başımızı ağrıtabilir.

Fransa'nın pota altında rotasyon için yeterli sayıda oyuncusu var. İlk beş başlayan Ali Traore ve Boris Diaw'la birlikte bench'ten gelen Koffi ile skor buluyorlar. Bu ismlerden en tanınanı olan Diaw'ın ise göbek salarak eski atletizminden uzaklaştığını not düşeyim. Yine de pota altında iyi pas dağıtan Diaw'a dikkat etmek lazım. Ian Mahinmi ile tamamlanan pota altı rotasyonunun en büyük sorunu ise erken faul problemine girmeye meyilli oyunculardan oluşması. Ömer Aşık ve Semih Erden'i hücumda iyi besleyebilirsek Fransa uzunlarını faul problemine sokarak henüz maçın başında ciddi bir avantaj elde edebiliriz.


Son olarak Fransa'ın en zayıf bölgesi olan oyun kurucularını inceleyelim. Nando de Colo ve Yannick Bokolo skor üretmekte başarılı olsalar da, esas görevleri olan oyun kurmakta bir hayli yetersizler. Takımın asist liderinin Boris Diaw olması da bu durumun bir kanıtı. Bu ikilinin penetre üzerinden attıkları şutlarda iyi savunma yaparsak bizim için ciddi bir tehdit oluşturamazlar. Üzerine daha önceki maçlarda yaptığımız gibi ön alanda pres uygularsak Fransa'yı oldukça fazla top kaybına zorlayabiliriz.

Kendini savunma üzerinden tanımlayan Fransa'nın bizim için çok da korkutucu olduğunu söyleyemeyiz; çünkü artık İbo, Harun ve Ufuk Sarıca'lı skorer kimliğiyle ön plana çıkan 90'lar Türkiye'sinden oldukça farklı bir milli takıma sahibiz ve sert savunma takımlarına aynı sertlikle yanıt verebiliyoruz. (Saydığım adamlardan birisi şu milli takımda oynuyor olsaydı değil Fransa, bence İspanya veya Sırbistan'dan bile korkmamıza gerek olmazdı) Eğer maçın başından itibaren konsantre olup pota altında üstünlük kurup, zaten üstün olduğumuz oyun kurucu pozisyonunda onları sıkıntıya düşürürsek, Fransa'nın atletik forvetlerinin sazı ele almasına fırsat vermeden bu maçı alırız.

2 Eylül 2010 Perşembe

Türkiye 79 - 77 Porto Riko: Lider Buraya


Maç öncesinde yazmıştım, sonuç olarak çok önemli olmasa da momentumu kaybetmemek adına kritik bir maçtı millilerimiz için. Yunanistan gibi bir kader maçından alınlarının akıyla çıkan 12 Dev Adam, Porto Riko karşılaşmasına dün akşam oynanan bu maçın yorgunluğuyla çıktı. Kafalarda da grup liderliğinin büyük ihtimalle garantilendiği algısı olduğu için ilk yarıda Yunanistan maçındaki savunma konsantrasyonunun epey gerisinde kaldık. Bütün bu faktörlere son saniyelerdeki laubaliliğin (Ersan!) de eklenmesine karşın maçtan 79-77 galip ayrılıp grup liderliğini garantiledik. Turnuvanın Ankara ayağını yarın formalite için oynanacak olan Çin maçıyla bitirip her şeyin belirleneceği İstanbul hesaplarını yapmaya başlayabiliriz artık.

Porto Riko gibi tempolu hücumlarla skoru yüksek tutmaya meyyal takımlara karşı savunmada mesajı başlangıçta vermediğiniz takdirde zorlanmanız normaldir. Zayıf savunma karşısında güveni yerine gelen Porto Rikolular içeriden 2.20'lik Ramos, dışarıdan da Sanchez, Vassallo ve Carmelo Lee ile cezayı kestiler ve ilk yarıda 37 sayıya ulaştılar. (Vassallo demişken bir parantez açıp iki gündür izlediğim hem iki hem üç numara oynayabilen oyuncuyu oldukça beğendiğimi ekleyeyim. Dün fizik gücü sayesinde Çinlilerin başına bela olup maçı getiren isim olmuştu, bugün de Türkiye karşısında sağlam bir performans ortaya koydu.) Bu dönemde özellikle Ömer Onan'ın sayılarıyla farkın çok açılmasını önledik. Ömer Aşık'a yapılan faullerden sayı çıkaramayınca pota altı üretimimiz ilk yarıda neredeyse sıfırlandı.


İkinci yarıya savunmanın dozajını biraz artırarak başlasak da Porto Riko üçlüklerle skorda önde kalmayı başardı. Bu sürede Hidayet, kendisinden turnuvanın başından beri beklediğimiz gibi oyuna ağırlığını koydu ve farkın 5-6 sayıda kalmasını sağladı. Çeyrek sonuna doğru Porto Riko'nun direncini kıran isim ise Kerem Gönlüm oldu. Bu kısa süreye sığdırdığı 9 sayı çeyrek sonunda skora ortak olmamızı sağladı: 56-57

4. çeyreğin başlamasıyla birlikte salon Yunanistan maçındaki atmosferine büründü ve millilerimiz kendilerinden beklenen savunma direncini artırdı çeyrek ortalarına kadar 15-4'lük bir seriyle gelerek öne geçmeyi ve farkı da maçı almak için yeterli seviyeye çıkardık. Maçın sonları yaklaşırken ise bilindik maç sonu hastalığımız yeniden nüksetti ve Porto Riko üst üste bulduğu iki üçlükle son dakika içinde maçı 78-72'ye getirdi. Bu saniyede Ersan'a atılan uzun pasla yarı sahayı rahat geçmeyi başararak maçı bitirdik diyorduk ki, Ersan'ın anlamsız üçlük denemesi geldi. Kaçan şutun ardından 6 saniyede bir üçlük daha bulan Porto Rikolular farkı tek hücumluk seviyeye indirdi. 78-77'den sonra Kerem Tunçeri faul atışlarında 2'de 1 yapınca işler Porto Riko'nun son hücumuna kaldı; ancak Porto Riko bu şansı kullanamayınca 79-77'yle grup liderliğini garantilemeyi başardık.

Turnuvanın ilk etabını hatasız bir şekilde ilerideki turlar için önümüzü açan grup liderliğini elde ederek tamamlamayı başardık. Şimdi final etabı başlamadan önce durup takımdaki olumlu ve olumsuz noktalara bir göz atmakta fayda var. Birinci sıraya koymamız gereken özelliğimiz tabii ki takım savunmamız. Bugün istenen seviyede olmasa da son çeyrekte seyircinin de gereken desteği verdiği kısa sürede takım savunmamızın ne kadar etkili olduğunu bir kez daha gördük. Bunun yanına koymamız gereken bir diğer önemli özelliğimiz ise hücumda pek çok skor opsiyonu yaratabilmemiz. Bugün Ömer Onan ve Hidayet dış şutları ve penetreleriyle rakibi aşmayı başardı. Kerem Gönlüm kısa forvetle olan eşleşmesinden skor üretmeyi başardı. Yarın pota altı zayıf bir ekibe karşı Ömer Aşık ve Semih 20'li sayılara rahatlıkla çıkabilirler. (Yeni Zelanda neden olmasın) Buradaki en önemli faktör de tabii ki başta Kerem Tunçeri olmak üzere Ender ve Hidayet'in iyi oyun görüşüne sahip isimler olmaları. Turnuvada pek çok takım bir oyun kurucu bulmakta dahi zorlanırken (bkz. Litvanya, Fransa), milli takımımızın sahaya aynı anda üç oyun kurucuyla çıkma lüksü var.


Madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde ise en büyük sıkıntıyı maç sonlarında yaşadığımızı görüyoruz. Ömer Aşık'ın faul sokma sıkıntısı son anlarda onun sahada olmasını engelliyor ve kolay sayılara gitmekte zorlanıyoruz. Son iki günde oynanan maçlarda son dakikalara 10+ farklarla girdiğimiz için sorun yaratmadı belki; ama ilerleyen turlarda son topların daha kıymetli olacağı aşikar ve bu soruna bir çözüm üretmemiz şart. Skor opsiyonlarımız çok olsa dahi oyuncularımızın hepsi kendi oyunuyla skor üretmekte zorlanıyor, bu nedenle de her maç 80-90 atarak oynamayı seven Porto Riko tarzı takımları yakalarken oldukça zorlanıyoruz. Önümüzdeki maçlara baktığımızda eşleşmemiz muhtemel olan Yeni Zelanda ve Slovenya da bu tarz takımlar ve kötü bir sürprizle karşılaşmak istemiyorsak bu maçlarda savunma konsantrasyonumuzu ilk andan itibaren yüksek tutmalıyız.

Final eşleşmelerinden oluşan tabloya baktığımızda büyük ihtimalle Yeni Zelanda ve Slovenya yarı finale kalmak için önümüzde duran iki engel olacak. Turnuvadaki pek çok ekibin altındaki bir seviyede olan bu takımları yenebilecek potansiyele kesinlikle sahibiz. İki gündür Ankara Spor Salonu'nu inleten Gençlik Marşı'ndan alıntı yaparak Güneşin ufuktan doğduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Haydi 12 Dev Adam, şimdi o yoldan emin adımlarla yürüme zamanı. Sesimizi yerin göğün dinlemesine çok az kaldı.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Türkiye 2010: 4. Gün Maçları


2010 Dünya Şampiyonası'nın finale giden yol haritası şekillenmeye başladı. B grubunda ABD, C grubunda Türkiye'nin grup liderlikleri hemen hemen kesinleşirken, İspanya'nın Fransa ve Litvanya'dan aldığı mağlubiyetler turnuva öncesi beklenen son 16 eşleşmelerini bir hayli değiştirdi. Büyük sürprizler olmadığı takdirde 5 takımın son 16 eşleşmelerindeki yeri belli oldu, bu akşam ikisinin yeri daha kesin belli olacak. Şimdi turnuvada bugün oynanacak kader maçlarına bir göz atalım.

A Grubu: Avustralya - Sırbistan / 16:30


2009'daki finalin ardından bu turnuvanın da favorileri arasına giren Sırbistan, Almanya'dan aldığı mağlubiyetin ardından kafada soru işaretleri bırakmıştı. Sırbistan'ın şansı ise bu mağlubiyetin telafisinin olması. Grupların son iki gününde oynayacakları Avustralya ve Sırbistan maçlarını kazanırlarsa grup birincisi olarak son 16'ya kalacaklar. Bu maçı kaybettikleri takdirde ise grup 4. olup son 16'da ABD ile eşleşecekler. Bizim için en kötü senaryo ise bu maçı 18 sayıdan az farkla kazanıp Arjantin'e kaybetmeleri olacaktır. Bu durumda grup 3. olacaklar ve çeyrek finalde milli takımımızla eşleşme ihtimalleri var ki, benim şu an olası çeyrek final eşleşmeleri için en çok çekindiğim takım Sırbistan. Aleks Mariç'in milli takım seçerken Sırbistan ve Avustralya arasında gidip gelmiş olması da maçı ayrıca ilginç kılacak.

B Grubu: Brezilya - Slovenya / 21:30


B grubunda ABD kayda değer rakiplerinin hepsini yenerek grup liderliğini garantiledi. Artık bu grupta 2, 3 ve 4. sıranın kime gideceği merak konusu ve sıralamayı da Slovenya, Hırvatistan ve Brezilya arasında oynanan maçlar belirleyecek. Bu üçlü arasında oynanan ilk maçta Slovenya Hırvatistan'ı yenerek önemli bir avantaj sağladı. Eğer bugün de Brezilya'yı yenerlerse grup ikincisi olmayı garantileyecekler. Brezilya kazanırsa maçın sonundaki fark da oldukça önemli olacak; çünkü son gün oynanacak Hırvatistan - Brezilya maçının sonucuna göre üçlü averaj hesapları devreye girebilir. B grubunun ikincisi milli takımızın çeyrek finaldeki muhtemel rakibi olduğu için bu maç bizi de yakından ilgilendiriyor.

C Grubu: Türkiye - Porto Riko / 21:00


Diğer maçlar kıyasla çok da kritik bir maç değil belki; ancak Türkiye'nin yakaladığı momentumu kaybetmemesi için bugünü de kayıpsız atlatması gerekiyor. Bu maçı kazandığımız takdirde 12 Dev Adam'ın grup birinciliği, Porto Riko'nun da grup dördüncülüğü kesinleşecek. Maçı kaybetsek dahi yarın Çin'i yenerek grup birincisi olacağız, ki bu durum takımların kaderinin tek maçla çizildiği turnuvalar için büyük bir lüks. Yine de dediğim gibi momentumu kaybetmemek ve İstanbul'a namağlup gitmek açısından önümüzdeki tek engel Porto Riko maçı ve bu engeli aşarken milli takımı desteklemek adına bu akşam da Ankara Spor Salonu'nda olacağız.

D Grubu: Fransa - Litvanya / 21:00


Bizi olası bir yarı final eşleşmesine kadar ilgilendirmeyen bir maç; ama turnuvanın gidişatını ciddi biçimde şekillendirecek. İspanya'yı geçmeyi başaran iki takımın mücadelesi grup lideri ve ikincisini tayin etmiş olacak. Turnuvanın ilk iki gününü İzmir'de geçirdiğim için iki takımı da izleme fırsatım oldu ve buradan hareketle maç üzerine bir ön değerlendirme yapmak istiyorum. İki takımın da en önemli eksikliği oyun kurucu. Fransa atletik ve sert oyuncuları sayesinde savunmada her takımın başına bela açacak bir kadroya sahip. Litvanya'nın oyun kurmada ve Kleiza dışındaki isimlerle pota altından skor üretmekte ciddi problemleri var. Ayrıca dış oyuncuların savunmasında da iyi sinyaller vermiyorlar. Özellikle Batum ve Gelabale'in fizik üstünlükleriyle Litvanyalılara problem çıkartması muhtemel. Litvanya'nın bu maçtaki kozları ise ateşli seyircisi ve hem iç hem dış tehdidi olan Kleiza olacaktır. Maciulis, Pocius ve Delininkaitis'in skor katkılarının ne düzeyde olacağı ise maçın sonucunu belirler. Benim tahminim Fransa'nın bu maçı kazanacağı yönünde.

Türkiye 76 - 65 Yunanistan: Türkler Savunuyor


Türkiye için turnuvanın ilk kader maçı geride kaldı. C grubunun liderini belirleyecek olan maçta millilerimiz Yunanistan'ı 11 sayı farkla yenerek bizleri madalya için umutlandırdı. Ersan'ın kahramanlaştığı maçta Kerem Tunçeri'nin organizatörlüğü, Ömer Onan'ın savunması ve uzunlarımız Semih ve Ömer Aşık'ın ikili oyunların sonunda vurduğu smaçlar Ankara Spor Salonu'nu dolduran bizlerin alkıştan avuçlarının ağrımasına, sevinçten sesimizin kısılmasına neden oldu. Helal olsun çocuklar! Bu savunma gayreti devam ederse (ki edecektir) 12 Eylül akşamı Türkiye basketbolda tarihi bir sonuca imza atabilir.

Bu takıma övgüler düzmekten kendimi alamıyorum; ama bir nebze kendimi tutarak maç yorumuna geçmek istiyorum. Normal bir gün olmadığı için normal bir yorum sırası izlemeyelim ve yoruma 3. çeyrekten başlayalım. Pivotu ortada tutarak yaptığımız 2-1-2 alan savunması o kadar etkili oldu ki, Yunanlılar üçlük denemelerinden başka bir çözüm üretemediler. Şutlar da girmeyince Türkiye yavaş yavaş farkı açmaya başladı. Alan savunmasını çözmek için 4 faullü Big Sofo'yu oyuna süren koç Kazlauskas'ı ise Kerem Tunçeri, Ömer Aşık ve Semih Erden ile oynadığı ikili oyunlarla pişman etti. Yunan potasına basılan smaçların üstüne Sofo'nun beşinci faulü ve Ersan'ın skor katkısı eklenince skor bir anda 65-51'e geldi. Çeyrek sonunda tribünlerin "Ersan, Ersan" diye bağırarak MVP performansı sergileyen İlyasova'ya hakkını vermesi gerçekten muhteşemdi.


Turnuvadaki ilk iki maçta 23.5 sayı ortalaması tutturan "Kill Bill" Spanoulis'in yalnızca 5 sayıda kalması, maçın kahramanları arasına Ömer Onan'ı yazmamızı gerektiren bir istatistik. Savunmanın bireysel olarak nasıl yapılacağının dersini Ömer, takım savunmasının dersini de 3. çeyrekte oyuna giren bütün oyuncular verdiler. Bugün gördük ki 12 Dev Adam sonunda bir takım olmayı başarmış. Bu harika savunmadan çıkarılacak anlam budur ve bu noktada "hücum maç savunma şampiyonluk kazandırır" kuralını hatırlamakta fayda var.

Tek maçla final hayalleri kurmak gerçekten uzak gelebilir; ama bu galibiyetin getirdiği moralden fazlası var ve bunlar da turnuvanın ilerideki eşleşmeleri ile ilgili. Bu galibiyet sayesinde ABD, İspanya (aman dörde düşmek gibi bir numara çekmesinler), Yunanistan (yendik ama yine de mümkünse bir daha karşılaşmayalım) gibi önemli ekiplerle finale kadar karşılaşmayacağımız bir yola girdik. Fransa grup lideri, Sırbistan da grup ikincisi olursa bu iki takımla da karşılaşmayacağız ve finale giden yolda karşımıza Brezilya ve Arjantin gelecek. Güney Amerikalı ikilinin her ikisi de güçlü; ama özellikle yukarıda saydığım takımlarla karşılaştırırsak bizim geçebileceğimiz ekipler.


Bugün salonda olan Ankaralılar olarak, Kerem Tunçeri "Dağ başını duman almış" marşını söylemeye başladığı andan beri turnuvayla ilgili büyük hayaller kurmaya başladık bile. Bizlere bu tarihi zaferi yaşatan bütün milli takım oyuncularına ve görevlilerine teşekkür ederim, özellikle milli formayla canlı izlediğim en iyi performansa imza atan Ersan İlyasova'nın önünde saygıyla eğiliyorum. 6'da 6 üçlükle 26 sayı ve 5 ribaundunun yanında 0 top kaybı gibi bir başka güzellik daha eklemiş maskeli süvarimiz Ersan. Bir kez daha ellerine sağlık.

Bugün için aldığım bilet, koleksiyonumda 3-3'lük Liverpool - Milan finalinin hemen arkasındaki en değerli bilet olarak yerini ayırdı; ancak milliler bu performansı sürdürürse, 2005 Ş.L. finalini dahi geçebilecek güzellikte bir bilet elimde duruyor: 12 Eylül 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası Final Bileti.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

FIBA Dünya Şampiyonası 2010: Grup D Değerlendirmesi


Ege sahillerinde tatil yapan basketbol severlerin, dönmeden önce İzmir'e uğrayıp bir iki maç izlemelerinde fayda var. Neden deseniz, şampiyonluk adaylarından İspanya'yı izlemenin yanı sıra, ikinci turdaki muhtemel rakiplerimiz Fransa, Litvanya ve Yeni Zelanda hakkında da fikir sahibi olabilirler. O da yetmezse en kalabalık seyirci grubu olarak gelmesine kesin gözüyle bakılan Litvanyalılarla tanışma şansına sahip olacaklardır. Bütün bu sebepleri yeterli gördüğüm için turnuvanın ilk iki gününü geçirmeye karar verdiğim İzmir'deki grubun değerlendirmesini yaparak grupları sonlandıralım.

Değerlendirme:

ABD'yi hariç tutarsak gelmeyen isimlerden dolayı en çok yakınılan grup bu. Özellikle Fransa'da Tony Parker, Ronny Turiaf ve Mickael Pietrus gibi kilit isimler yer almayacak ve bu durum Fransa'yı madalya adayı seviyesinden, gruptan çıkmasına dahi şüpheyle bakılan bir takım seviyesine indirdi. Grubun açık favorisi İspanya ise bayrak oyuncusu Pau Gasol'den yoksun olarak turnuvaya geliyor. Onun boşluğunu doldurması gereken isim ise kardeşi Marc Gasol olacak.

Şayet Pau Gasol de burada olsaydı, İspanya'nın sadece grubun değil turnuvanın açık favorisi olduğunu ilan ederdim; ancak Gasol'ün yokluğunda dahi İspanyolların Dünya Şampiyonluğu ünvanını korumak için yeterli kalitede bir kadroları var. Calderon'un sakatlığıyla biraz sarsılan guard rotasyonu Rubio, Llull, Fernandez, Navarro ve Raul lopez ile hala turnuvanın en kalitelisi. Pota altında da Reyes, Fran Vazquez, Marc Gasol ve Garbajosa ile final oynamak için yeterli bir rotasyona sahipler. Burada tek eksiğin 3 numara olarak da bilinen kısa forvetlerin takım kalitesinin altında yer alması.

Grupta onları zorlaması muhtemel ilk ekip olarak Litvanya görünüyor; ancak Litvanya'nın son durumunun "ahı gitmiş vahı kalmış" deyimiyle açıklandığını göz önüne almak gerek. Siskauskas, Lavrinovic kardeşler ve Sarunas Jasikevicius'un yokluğunda kalitesi oldukça düşen Litvanya milli takımını, turnuvalarda ilk defa şut sokmakta zorlanan bir takım olarak izleyeceğiz. Gazı kaçmış kolaya benzeyen bu takımın şampiyonaya wild card ile katıldığını da ekleyelim. Litvanya'nın yeni yetiştirdiği gençler olan Gecevicius ve Pocius'un potansiyellerini görmek adına Litvanya için önemli bir turnuva olacak; ama şu an turnuvanın favorisi olmaktan çok uzaklar.

Yukarıda da değindiğim gibi ABD'nin ardından NBA'den en çok oyuncusu gelmeyen takım olan Fransa'nın eksik kadrosunun nasıl bir performans göstereceği ise tam bir soru işareti. Tek mağlubiyetle 5. sırada bitirdikleri Eurobasket 2009 kadrosundan Parker ve Turiaf'ı kaybeden Fransa'nın nispeten kolay bir gruba düşmesi en büyük şansları. Yine de bu dengesiz görünen takım Yeni Zelanda, Kanada ve Lübnan'ın da altında kalarak turnuvanın en büyük birinci tur sürprizine imza atacak potansiyele(!) sahip.

Tahmin:

1. İspanya 2. Litvanya 3. Fransa 4. Yeni Zelanda

Hiç izlemediğim Yeni Zelanda'yı dördüncü sıraya koymamın sebebi kısa sürelerle izlediğim Lübnan ve Kanada'yı hiç beğenmemiş olmam. İspanya'nın grup liderliğinden düşmesi çok düşük bir ihtimal; ancak ne yapacakları belli olmayan Fransa ve Litvanya'nın nasıl sıralanacaklarını tahmin etmek bir hayli zor. Turnuvalarda gelenek sahibi olan Litvanya'yı genellikle atletik yetenekleri yüksek; ancak oyun zekası düşük takımlar kuran Fransa'nın önüne koydum.

Bu maç kaçmaz: 28 Ağustos / İspanya - Fransa

Turnuvanın ilk gününde İzmir oldukça çekişmeli bir maça sahne olacak. Özellikle geçen yıl oynanan Avrupa Şampiyonası'nda Fransa'ya tek mağlubiyetini yaşatan İspanya'ya karşı Fransa'nın ciddi bir motivasyonla bu maça çıkmasını bekliyorum. Eğer İspanyollar bu maçta turnuva havasına giremezler ise ilk gün büyük bir sürprizle karşılaşabiliriz. Bu maç kaçmaz dedim ve İzmir'de basketbol dolu bir hafta sonu geçirmek için biletlerimi aldım. İmkanı olan herkese de bana katılmalarını tavsiye ederim.

İzlenmesi gereken isimler:

1. Ricky Rubio - İspanya


Henüz 14 yaşında İspanya Ligi'nde forma giyerek adını duyuran Ricky Rubio'yu basketbol dünyasının en yeni süper yıldızı olarak tanıtırsak abartmış olmayız. Rubio'nun 16 yaş altı Avrupa Şampiynoası finalinde 51 sayı, 24 ribaunt, 12 asist ve 7 top çalma gibi akıllara ziyan bir istatistiğe imza atması tüm Avrupa'da namının duyulması için yeterli oldu. Joventut ile kazanılan Avrupa Kupaları'nın ardından bu yıl Barcelona da Euroleague'i de kazanan Rubio'nun yeni hedefi İspanya'yı Dünya Şampiynoluğu'na taşımak. 2009 draftında 5. sıradan kendisi seçen Minnesota yönetimi, Rubio'nun NBA için hazır olmadığını söyleyip Barcelona ile 6 yıllık sözleşmeye imza atmasının ardından NBA yorumcuları tarafından ti'ye alınsa da, draftın en potansiyelli oyuncusunu kadrolarına kattıkları için mutlu olmalı ve şimdiden planlarını onun üzerine kurmalılar.

2. Linas Kleiza - Litvanya


Litvanyalıların Amerikan Kolejleri'nde basketbol eğitimini alan isimlerinden birisi olan Linas Kleiza, kariyerine başladığı Denver Nuggets'da adım adım yükselerek havlu sallayan isimden bir rotasyon oyuncusuna dönüşmeyi başardı. Eğer Carmelo Anthony'nin yedeği olmasaydı rahatlıkla 30 dakikaya varan süreler alan bir isim olabilirdi; ama olmadı ve Kleiza 2009 yılında 4 yıllık çaylak kontratının sona ermesinin ardından Euroleague'de Olympiakos'un yolunu tuttu. Bir yıllık Avrupa macerasının ardından bu sezon için yeniden Toronta ile anlaşarak NBA'e dönen Kleiza'nın milli takım kariyeri ise Litvanya'nın ciddi bir düşüşe geçtiği yıllara denk geldi. Siskauskas ve Jasikevicius gibi süper yıldızların yokluğunda takımı taşıması beklenen isim olan Kleiza, bu yıl Avrupa'da öğrendikleriyle Litvanya milli takımına daha fazla şey katabilir.

3. Nando De Colo - Fransa


Tony Parker'ın yerini doldurmak gibi zorlu bir görevi üstlenmesi beklenen Nando de Colo'nun performansı Fransa için belirleyici olacak. Erman Kunter'in keşfederek Avrupa'ya sunduğu bu yetenek pek çoklarına göre bu görevi layığıyla yerine getirebilecek az sayıdaki isimden birisi. 2009 yılında draft'ın ikinci turunda San Antonio Spurs tarafından seçilen (bu değerlendirmelerde bu cümleyi kaçıncı kez kulandım inanın bilmiyorum; bildiğim şey ise San Antonio scout'ları Avrupa'yı herkesten daha iyi takip ettiği) Nando de Colo, NBA'e gitmeden önce Valencia formasıyla İspanya Ligi tecrübesine sahip oldu. Bir oyun kurucu için az görünen (2009-10 Valencia formasıyla 2.3 asist ortalaması tutturdu) asist ortalamalarını da yükseltirse Fransa'nın yeni yıldız oyuncusu konumuna yükselebilir.

24 Ağustos 2010 Salı

FIBA Dünya Şampiyonası 2010: Grup C Değerlendirmesi


Grup değerlendirmelerinde sırada milli takımımızın bulunduğu Ankara grubu var. Avrupalıların üstünlük kurması beklenen grupta sürpriz yapabilecek ekip ise Porto Riko olacak gibi görünüyor. Türkiye - Yunanistan gibi dünyanın en büyük spor rekabetlerinden (iyi niyetimden ötürü sadece sporla sınırladığım bir rekabet) birinin son durağı da Ankara olacak. Grup liderliği önemli; çünkü ikinci olan ekibin finale ulaşmak için çeyrek finalde ABD, yarı finalde de İspanya'yı elemesi gerekebilir.

Değerlendirme:

Tanjevic ile 5 yıldır hazırlanmakta olduğumuz 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası sonunda geldi çattı. Bu dönemde 1987 doğumlu jenerasyonun önemli isimleri milli takıma hazırlandı; Kaya, Mirsad gibi çeşitli isimlere milli takım yolu kapandı ve Mehmet ile Engin gibi kadroda düşünülen isimler de sakatlıklar nedeniyle kadroda yer alamayınca 2010'un 12 dev adamı biraz eksik de olsa belirlendi. Bu süreçte en büyük hayal kırıklığını şüphesiz şutör guard yetiştiremeyerek yaşadık. Cenk Akyol'un istenen seviyelere gelememesi nedeniyle kritik şutları sokacak bir isimden yoksun olarak turnuvaya geliyoruz. Hidayet 2001 yılındaki harika Avrupa Şampiyonası'nın ardından kendisinden beklenen lider rolüne bir türlü soyunamadı.

Bütün bunlara karşın turnuva öncesi çok da karamsar bir tablo çizmeye gerek yok; çünkü kadroda pek çok olumlu nokta olduğunu da eklemek gerekiyor. Öncelikle bütün eksiklere karşın pek az takımda bulunabilecek genişlikte bir uzun rotasyonuna sahip olduğumuzu belirtmek gerekiyor. Kerem Tunçeri de takım liderliğine soyunmuş durumda ve bu konuda oldukça olumlu sinyaller vermekte. Eğer kritik anlarda tedirginliğe düşmeyi bırakıp bazı oyuncuların sorumluluk almasını sağlarsak kendi evimizde oynanan bu turnuvada unutulmayacak bir başarıya imza atabiliriz.

Bu konuda önümüze çıkacak ilk büyük engel ise ezeli rakibimiz olan komşumuz Yunanistan. Köklü basketbol geçmişiyle ve son yıllarda kazandıkları büyük başarılarla ne kadar iddialı bir takım olduklarını herkese gösteren Yunanlıların en önemli kozu ise bizim yoksun olduğumuz kritik anlarda sorumluluk almayı bilen oyuncularının fazlalığı. Spanoulis ve Diamantidis gibi harika oyun kurucuların yönettiği Yunanistan'ın pota altı da "Baby Shaq" Sofo ve Bourousis gibi kalıplı oyuncularla kapanmış durumda. Fotsis, Perperoglou ve Zisis'in şutları da fazlasıyla can yakabilir.

Grubumuzda son üç Avrupa şampiyonundan ikisinin bulunduğunu belirterek bir diğer Avrupa Şampiyonu Rusya'ya geçelim. Sovyetler Birliği olarak gelidkleri turnuvaların tozunu atan Ruslar dağılmanın ardından eski güçlerine bir türlü dönemediler. Buna karşın köklü basketbol gelenekleri en son 2007 yılında onlara bir Avrupa Şampiyonluğu kazandırdı. 2007 kadrosunun en önemli ismi Kirilenko'nun burada olmaması ise güçlerini bir parça azalttı. Yine de Mozgov, Khryapa, Ponkrashov ve J.R. Holden gibi kaliteli isimlerle her zaman sürpriz yapabilecek kapasitedeler.

Grupta dikkat edilmesi gereken bir diğer takım da NBA patentli isimleriyle can yakabilecek olan Porto Riko. Yao Ming'siz Çin ve Fildişi Sahilleri'nin yukarıdaki dörtlüden alacağı bir galibiyet büyük bir sürpriz olur ve gruptaki bütün dengeleri değiştirebilir.

Tahmin:

1. Yunanistan 2. Türkiye 3. Rusya 4. Porto Riko

İnanın böyle yazmak istemiyorum; ama gerçekçi olarak baktığımızda tablo böyle olacakmış gibi görünüyor. Yine de Türkiye'nin ne yapacağını kestirmek oldukça güç olduğu için sıralamayı tahmin etmek de zor. Fırtına gibi bir başlangıç yapıp liderliğe de oturabiliriz, üst üste mağlubiyetlerle son gün oynanacak olan Çin maçına 4. olabilmek için de çıkabiliriz.

Bu maç kaçmaz: 31 Ağustos / Türkiye - Yunanistan

Yukarıdaki tahminim zaten bu maçta ibrenin Yunanistan'dan yana olduğunu düşündüğümü gösteriyor. Yine de Polonya'da Yunanistan ile uzatmaya giden başa baş bir maç oynadığımızı ve ev sahibi avantajımızın en çok ön plana çıkacağını düşünerek ciddi bir şansımız olduğunu da eklemek gerekiyor. Bu maçta oluşacak atmosferin turnuvada bir kes daha yakalanması da oldukça güç olacağından bu maçı kaçırmamak gerekir. E zaten ben de kaçırmamak için biletimi almış durumdayım.

İzlenmesi gereken isimler

1. Hidayet Türkoğlu - Türkiye


Türk basketbolunun uluslararası arenada en çok tanınan yıldızı Hidayet Türkoğlu, Orlando'yu finale taşıdığı unutulmaz sezonun ardından Toronta'da felaket bir sezon geçirdi. Bu kötü sezonun moralsizliğini henüz üzerinden atamamış gibi görünen Hido'ya anlaşılan Phoneix Suns'a takas olması da pek yaramamış. 1 numaradan 4 numaraya kadar her pozisyonu oynayabilecek yetenekte olan Hidayet'in topu getirebilmesi, pas görüşünün iyi olması ve gerek penetrelerle gerekse şutlarla skor üretebilecek kapasitede olması onu ayrıcalıklı kılan özellikleri. En önemli sorunu ise bu yeteneklerinin farkına varmakta zorlanmasına neden olan mental zayıflıkları. 2009'da Most Improved Player ödülünü aldığında Türk basketbolseverlerin çoğu Hidayet'in bu seviyeye çok daha önce çıkabileceğini bildiği için üzülmüştü. Umarız bu turnuvada da gelişme kaydetmek için çok fazla beklemez ve yeteneklerini Türkiye'deki parkelere yansıtarak milli takımın madalya için iddialı konuma gelmesini sağlar.

2. Vassilis Spanoulis - Yunanistan


Yunanlıların "Kill Bill" lakabıyla tanıdıkları Spanoulis'in hem oyun kurucu hem de sutör guard özelliklerini bünyesinde barındırması onu eşsiz kılıyor. Yunanistan'ın altın jenerasyonunun kilit isimlerinden birisi olarak göze çarpan Spanoulis'in NBA kariyeri istediği gibi gimedi; ancak Euroleague'de onu izleyen herkes Kill Bill'in ne kadar özel bir oyuncu olduğunu gayet iyi biliyor. Panathinaikos'un Gate 13 olarak da bilinen meşhur taraftarı onu Panathinaikos'a kazandırdıkları nedeniyle yere göğe sığdıramıyordu; ancak bu yaz ezeli rakip Olympiakos'a imza attıktan sonra yeni lakabı "Yahuda - Judas" oldu. Dünya Şampiyonası'nda göstereceği iyi performanla kendini bir kaç günlüğüne de olsa affettirebilir.

3. J.R. Holden - Rusya


Black Russian lakabıyla tanınan ABD asıllı Rus oyun kurucu J.R. Holden'ın Eurobasket 2007'de maç kazandıran basketi atarak Rusya'yı şampiyon yaptığı an pek çokları için Dünya'daki radikal değişimleri simgeleyen bir andı. O andan 15 yıl önce Rusya'yı (SSCB) siyah bir Amerikalı'nın şampiyon yaptığını rüyasında görenler sabah uyandıklarında soluğu psikologda alıyorlardı. Sadece Rus milli takımında görev almasıyla değil, aynı zamanda 8 yıldır CSKA Moskova forması giyerek takımın en uzun süredir forma giyen oyuncusu olmasıyla da dikkat çekiyor J.R. Holden. İki Euroleague şampiyonluğu kazandığı CSKA'dan takım arkadaşları ile birlikte bu Dünya Şampiyonası'nda da ses getirmeye çalışacak.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

FIBA Dünya Şampiyonası 2010: Grup B Değerlendirmesi


İstanbul'daki basketbolseverler ABD'nin maçlarını yapacağı B grubu için oldukça büyük beklentilere girmişlerdi; çünkü 2008'de olimpiyat şampiyonu olan Kobe Bryant'lı, LeBron James'li, Dwayne Wade'li kadroyu izleme şansına sahip olduklarnı düşünüyorlardı. Ne yazık ki bu isimlerin hiçbiri ülkemizde olmayacak. Yine de B grubu İstanbullulara izlenecek pek çok kaliteli oyuncu ve dişli takımlar sunuyor.

Değerlendirme:

Yine 5 kıtanın temsilcilerinin bulunduğu bir grupla karşı karşıyayız. Bu grubu diğerlerinden ayıran ise ABD ve Brezilya'nın varlığı nedeniyle Avrupa temsilcilerinin (Slovenya ve Hırvatistan) grup liderliği için favori olmamaları. Yukarıda turnuvanın favorisi ABD'de kimlerin gelmediğine değinmiştim, değerlendirme kısmında gelenlerden bahsetmem gerekiyor. NBA'in yeni süper yıldız adayları Kevin Durant ve Derrick Rose takımın ağır topları olarak göze çarpıyor. Takımın lideri Billups ile birlikte Rondo, Gay ve Westbrook'un da kadroda olması ABD'nin guard mevkilerinde sıkıntı yaşamayacağını gösteriyor. Pota altına baktığımızda ise bu cafcaflı kadroya pek uygun olmayan isimlerle karşı karşıyayız. Chandler, Brook Lopez ve Kevin Love'ın bulunduğu pivot mevkisinde ABD'nin ne kadar verim alacağı takımın kaderini belirleyecek gibi görünüyor.

Pota altında sıkıntı yaşayan ABD'nin karşılaşmak istemeyeceği takımlardan biri olan Brezilya'nın az da olsa grup liderliği için bir şansı var. Her ne kadar Nene'ni sakatlığı nedeniyle eski güçlerinde olmasa da, İspanya liginde Caja Laboral ile şampiyonluk yaşayan Tiago Splitter ve Anderson Varejao ile rakiplere problem yaratacak bir pota altına sahip Brezilya. Splitter'in takım arkadaşı Huertas ve yeni Raptors'lı Leanro Barbosa ile oyun kurucu pozisyonunda da sorunsuz bir takım görüntüsündeler. Kadronun fazla derin olmaması ile yaşanacak sakatlıklar veya maç içinde yaşanacak faul problemleri de Brezilya'yı sıkıntıya sokabilir.

Grubun bahsedilmeye değer diğer iki takımı ise Yugoslav ekolünden gelen Slovenya ve Hırvatistan. Dağlarıyla meşhur küçük Orta Avrupa ülkesi Slovenya'nın dünya sahnesinde en çok yetiştirdiği kaliteli basketbolcularla tanınıyor. Yugoslav ekolünün sıkı bir temsilcisi olarak şutları ve yardımlaşmalı oyunlarıyla can yakan Slovenler, ABD'nin canını yakamaz belki; ama Brezilya'ya bir çelme takarak turnuvanın ilerleyen turları için avantaj elde edebilirler. Fenerbahçe'li Roko Ukiç'in önderliğinde turnuvaya gelen Hırvatistan'ın ise en büyük kozu güçlü basketbol geleneği olacak. İran sanıyorum ABD maçıyla dünya gündeminde kendi yer bulacaktır; ancak bunun ötesinde medya ilgisini çekecek bir başarıya imza atmaları zor görünüyor. Tunus'u ise bu seviyede ilk defa izleyeceğiz.

Tahmin:

1. ABD 2. Brezilya 3. Slovenya 4. Hırvatistan

Nene'nin sakatlığı olmasaydı Brezilya'nın ciddi anlamda ABD'yi zorlayacağına inanıyordum; ama şimdi daha dar bir rotasyonla oynamak zorunda kaldılar. Bu durum Slovenya'ya sürpriz yapmak için iyi bir fırsat verdi. Hırvatistan ise yeniden yapılanma sürecinde Sırplar kadar başarılı olamadı ve bu turnuvada çıkış yapmaları da zor görünüyor.

Bu maç kaçmaz: 30 Ağustos Brezilya - ABD

Eğer ABD grup maçlarını ciddiye almaz ve tek rakiplerinin İspanya olduğunu düşünürse, 30 Ağustos turnuvanın ilk büyük sürprizinin gerçekleştiği gün olabilir. Splitter, Barbosa, Huertas ve Varejao'lu Brezilya'nın bu sürprizi gerçekleştirmek için kusursuz bir performans ortaya koyması gerekecektir.

İzlenmesi gereken isimler:

1. Kevin Durant - ABD


Wade, Lebron ve Kobe'nin olmadığı bir ABD milli takımı skor yükünü çekecek birinin skıntısını çekecektir diye düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz demektir; çünkü ABD'nin 2010 kadrosu, NBA'e girdiği üçüncü sezonda 30.1 sayı ortalamasıyla ligin sayı kralı olmayı başarmış bir süper yıldıza sahip. Hücumdaki patlayıcılığıyla rakiplerin korkulu rüyası haline gelen Durant, yalnızca kendi istatistiklerine oynayan bir süper yıldız olduğunu düşünmeyin ve Thunder'ın gösterdiği inanılmaz gelişim ile play-off seviyesine geldiğini de unutmayın. Benzer bir etkiyi ABD milli takımında da yapabilecek mi göreceğiz. Size tavsiyem ise Türkiye'de bulduğunuz her fırsatta bu adamı izlemeniz yönünde; çünkü NBA'in 2011 yılındaki muhtemel MVP'sinin sahaya neler koyabildiğine şahit olacaksınız.

2. Tiago Splitter - Brezilya


Öncelikle TAU Ceramica, sonra da Caja Laboral olarak anılan Bask bölgesi takımı Saski Baskonia'nın taraftarlar, Scola'nın gidişinin ardından uzun arama derdine düşmedi; çünkü Avrupa'yı sallayan yeni pota altı canavarı Tiago Splitter de onların elindeydi. Bu sezon basketbolun rüya takımını kuran Euroleague şampiyonu Barcelona'yı İspanya Ligi finallerinde devirerek şampiyon olan Caja Laboral'ı taşıyan isim olan Splitter, İspanya'da normal sezon ve play-off MVP'si seçildiği bu sezonun ardından şansını NBA'de denemeye karar verdi ve 2007'de kendisini draft eden San Antonio Spurs'e geçti. Bu geçiş öncesinde kendisini Türkiye'de izleme şansına sahip olduğumuz için oldukça şanslıyız.

3. Goran Dragic - Slovenya


Bu yıl NBA play-off'ları öncesinde pek çok kişi 1.93'lük bir Slovenin pek çok maça damga vuracağından habersizdi. Phoneix Suns'ın önlenemez yükselişinde önemli bir paya sahip olan Goran Dragic, özelllikle kendisini draft eden San Antonio Spurs'ün başına 3. maçın son çeyreğinde attığı 23 sayıyla bela oldu. San Antonio'lular kendisinden yararlanamadı; ancak Avrupa'dan draft edilen oyuncularda ne kadar önemli seçimler yaptıklarını bir kez daha ispat ettiler. Etkili penetreleri, şut kabiliyeti ve doğru pası seçme becerisiyle takım arkadaşı Jaka Lakovic'i andıran Dragic, onun bulunduğu seviyenin de yukarısına çıkarak Slovenya'nın turnuvanın en büyük sürprizlerinden birisini gerçekleştirmesini sağlayabilir.