8 Temmuz 2010 Perşembe

DK 2010 Akılda Kalanlar #11: Luis Suarez & Asamoah Gyan




Tüm zamanların en büyük trajedilerinden birini yaşamak Gana'ya nasip oldu. Penaltıdan önce kahrından yerin dibine girecekmiş gibi gözüken Suarez'in penaltıdan sonra milli kahraman oluşu "futbol güzel oyun be..." dedirten cinsten.

DK 2010 Akılda Kalanlar #10: Carlos Tevez



Herkes topa sövedursun, her türlü eleştiriyi haklı çıkaracak bir biçimde uzaktan atılan gollerin kupası oluyor bu Dünya Kupası. Beni "ooooo" diyerek sandalyemden kaldıran bir gol de 2006'da da hayranı olduğum Carlos Tevez'den geldi.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Cleo de 5 a 7 - Beyaz hayallerden siyah gerçeklere


Yeni Dalga'nın en meşhur kadın yönetmeni Agnes Varda'nın 1962 tarihinde çektiği, güzel bir kadının toplumda kendisi için oluşturulmuş rollerden sıyrılma sürecini ve bu süreçte yaşadığı iç değişim ve iç çekişmeleri anlatan 5'ten 7'ye Cleo filmi, "kadın sineması nasıl olmalı" sorusuna verilecek pek çok cevabı içinde barındırıyor.

Tarot kartından da olsa ölümü göstererek başlayan filmin ana karakteri, ölüm üzerine düşünecek belki de son kişi olan Cleo. "As long as I'm beautiful, I'm more alive than the others." diyen Cleo'nun amacı gerçeklikten kaçmak ve rüyalara kavuşmak. Zaten kedileri, salıncağı, geniş beyaz odasıyla rüyalar aleminde yaşadığı pek belli olan Cleo'ya çevresindeki herkesin bir rol biçme çabasında olduğunu görüyoruz. Bazıları onu bir çocuk olarak görüyor, bazıları da güzelliği nedeniyle onu elde etmeye çalışıyor. Erkekle kadın arasındaki bu iktidar savaşında güçlü kalmak adına Cleo'yu aşağılamaktan çekinmiyorlar. (But you can't read music) Cleo ise çevresinden onay almadan kendini önemli hissedemeyen bir karakter. Güzelliğinden ötürü kendisine yöneltilen bakışları farketmemiz için alıcı, sık sık Cleo'nun bakış açısından çevreye bakıyor. Özellikle Cleo çevresini gözlerken bu durumu görüyoruz. Yine aynalar hep onun yanısmasıyla dolu. Başkaları üzerinden kendini tanımladığı için olsa gerek; kapris, onun beyaz rüyalardaki hayatını belirleyen kelime.


Batıl inançlar da Cleo'nun beyaz rüyalarının önemli bir parçasını oluşturuyor. Kırık ayna, uğursuz no.lu taksi, tarot ve genel olarak kaderci anlayış da toplumun yarattığı kadına benimsettiği rolün bir parçası haline gelmiş. 5'ten 7'ye Cleo, bu vurgusuyla bana 60'ların bir başka ünlü yönetmeni Fellini'nin Ruhların Jülyeti filmini hatrılattı. Her iki filmde de gerçeklikten sıkılan burjuvaların mistik ögelerle gerçeklikten kopma arayışını ve yeni bir tüketim alanı yaratmaya çalıştıklarını görüyoruz. Cleo'nun dönüşümü de, uğursuzluğuna aldırmadan Salı günü sokağa çıkmasıyla başlıyor.

Cleo, ölüm sayesinde hayatı ve kendine biçilen rolleri de sorgulamaya başlıyor. Örneğin tarot kartını görmeden önce kendisini meşhur edeceğine inanabileceği bir şarkıyı, ölümü düşünmeye başladıktan sonra söylemeye katlanamıyor. Daha önce yayınladığı şarkısını takside duyduğunda öncelikle dinlemek istemiyor, yani bir anlamda kapris yapıyor; ancak rüyalarından çıkıp siyahlara bürünmesinin ardından ilk olarak şarkısını kafede çaldırıp insanların tepkilerini ölçmeye çalışıyor. Maalesef, insanlar ilgisiz biçimde konuşmalarına devam ediyorlar. Renklerin, Cleo'nun ruh haline göre düzenlendiği filmde, beyazdan siyaha geçiş anı ve bu noktada Cleo'nun söylediği "Herkes beni şımartıyor, kimse beni sevmiyor" sözü çok önemli. Zira Cleo, bu noktadan sonra kendisine biçilen sevgili, şarkıcı, güzel hatun rollerinin anlamsızlığını keşfediyor.


Siyah giysiler ile birlikte varoluşçu sorular Cleo'nun aklını kurcalamaya başlıyor. Varoluşçuluk, Cleo'nun "Bulvarlara yaşayan insanların isimleri verilmeli" önerisiyle gündeme geliyor. Cleo'nun aklında "Ben öldükten sonra beni onurlandırmanın anlamı ne" diye düşünüyor olmalı. İşte bu yaşarken varoluşunu ispatlama amacı, ölüm korkusuyla birlikte Cleo'daki değişimin ana nedeni. Bugüne kadar varlığını güzelliği üzerinden tanımlayan Cleo, artık yarattıklarıyla varoluşunu ispatlayabileceğinin farkına varıyor. Yine bu nedenle kafede şarkısı çalınırken insanların kendisine değer vermesini bekliyor.

50'lerin varoluşçuluk akımıyla, 68 Özgürlük hareketi arasında bir geçişin izlerini gördüğümüz Yeni Dalga'nın bu filmdeki etkisi de yadsınamaz. Siyah beyaz çekimlerde Paris, sokakları parkları ve cafe'leriyle yine başrolde. Belgesele yakın duran çekimleriyle Godard'ın deneyciliğinin dışında yer alan bir estetiğe sahip olsa da, Godard ve Karina'lı kısa film de, Yeni Dalga'nın film içindeki göndermelerinin en akılda kalıcı olanlarından birisi. Cezayir Savaşı ve Kennedy-Kruşçev diyalogları üzerinden 60'ların politik gündemine biraz kaçamak da olsa bir bakış atıyoruz. Yeni Dalga'nın olmazsa olmazlarından güzel kadın yine başrolü kapmış; ancak çıplaklık ve kadının kendini kabul ettirme süreci 1968'in habercisi adeta. Son olarak bu filmin, Jules et Jim'den bir yıl sonra çıkmış olması tesadüf olamaz diyerek Yeni Dlaga konusunu kapatalım.


Filmin bir klasik olarak anılmasına vesile olan iki temel özelliği var. Bunlardan en önemlisi, beyazperdede kadın kimliği üzerine yapılmış öncü filmlerden birisi olması. 5'ten 7'ye Cleo'da, çalışan kadınların dünyasına tanıklık ediyoruz. Kadın taksi şoförü, gece sokağa çıkmaktan korkmuyor; Cleo'nun arkadaşı heykeltraşlara çıplak poz vermekten utanmıyor. Kendilerine toplum tarafından biçilen rollerin içine girmektense, kendi varlıklarını kabul ettimek isteyen kadınlarla karşılaşıyoruz. "My body makes me happy, not proud" sözleriyle çıplaklığından utanmayan kadın, kendi bedeninin egemeni olduğunu ilan ediyor. Bu sözler zamanla, Cleo'nun da kendini ifade etmek için erkeklerin bakışlarıyla güzelliğini onaylamasından daha fazlasına ihtiyaç duyduğunu anlamasına yol açıyor.

Filmin ikinci temel özelliği ise filmin gerçek zamanlı kurgusu. Filmin 10 dakikadan kısa bölümlere ayrılmış olması ve bu bölümlerin "Angela from 5.18 to 5.25" şeklinde başlatılması gereçk zamanlı kurguyu film boyunca hissetmemizi sağlıyor. Özellikle Cleo'nun evindeki saatin tik-takları ile gerçek zamanlılık adeta beynimize kazınıyor. Filmin bir sahnesinde kurbağa yiyen adam, film gerçek zamanlı olduğu için filmlerde görmeye alıştığımız ilginç bir numaradan çok, hayatın tesadüflerle dolu olduğunu hatırlatıyor seyircilere. Bütün bu özellikleri ve Yeni Dalga'nın güzelliklerini yansıtması nedeniyle 5'ten 7'ye Cleo'yu başta kadınlar olmak üzere herkese tavsiye ederim.

6 Temmuz 2010 Salı

Beşiktaş'ta Yerli Oyuncuların Durumu


Beşiktaş'ta son günlerde gündemde yalnızca gönderilecek yabancı oyuncular ve yapılması muhtemel yabancı oyuncu transferleri var; ancak takımın çekirdeğini oluşturması gereken Türk oyuncuların son durumu ve takımın ihtiyaçları göz ardı ediliyor. Geçen yıl da bize sorun çıkaran Türk oyuncu rotasyonumuz, bu yıl Serdar Özkan ve Batuhan'ın da ayrılmasıya iyice daralmış durumda. Bu yazıda Beşiktaş'ın kadrosundaki Türk oyuncuları değerlendirip gereken transferlerle ilgili haddimi bilmeyerek önerilerde bulunmak istiyorum.

Değerlendirmeye başlamadan önce dikkate almamız gereken bir kaç nokta var. Öncelikle bir takımın yerli ve yabancıların toplamıyla bir kadro oluşturduğunu dikkate alıp yalnızca Türk oyuncular üzerinden kadroyu değerlendirmenin eksik kalabileceğini söylemek gerekiyor. Ancak ligimizde Türk oyuncularla ilgili bazı zorunluluklar var ve ben de değerlendirmeyi zorunlulular nedeniyle ürettiğim iki kural üzerinden yapmayı uygun görüyorum. Bir de takımda bulunması gereken oyuncu sayısıyla ilgili olarak Avrupa Kupaları'na katılan takımların göndermesi gereken 25 kişilik listeyi esas aldım. Ana rotasyon için ise Dünya Kupası'nda konulan 22 kişi uygun bir rakam olarak görünüyor.

Temel kuralımız takımda 5 adet ilk 11 başlayacak Türk oyuncunun bulunmasını gerektiriyor. Yine 6+2+2 kuralı nedeniyle bu Türk oyuncuların yedeklerinin de Türk olması gerekiyor ki, oyunculardan birinin sakatlığı veya cezası nedeniyle 2 oyuncunun pozisyonu değişmesin.


İkinci kural ise 10 yabancının değişik şekillerde kullanılabilmesi amacıyla dizilişteki her pozisyonda oynayabilecek bir futbolcu bulunmasını gerektiriyor. Böylelikle takımda en az verim alacağınızı düşündüğünüz Türk oyuncuları yedek olarak belirleyip o pozisyona transfer yaparsınız. Yani 11 pozisyonda oynayayacak 11 isim ve 5 yedeği eklediğimizde Türk oyuncu sayısının maksimum 16 olması gerektiğini görüyoruz. Ancak, bir oyuncunun birden fazla mevkide oynayabilmesi bu sayıyı 16'nın aşağısına çekebilir. Örneğin Ekrem Dağ ve İsmail, 11 oyuncu yazılırken kanatlarda değerlendirilip 5 ilk 11 oyuncusundan Toraman ve Üzülmez'in birinci yedekleri olarak kullanılabilir; ama "Ekrem hem sağ bek hem sağ açık hem sol bek hem de sol açık oynar; onun için 11 Türk oyuncu bize yeter" demek mantık sınırlarını zorlamak anlamına gelir. Beşiktaş'ın elinde ise şu an rotasyona girebilecek 3'ü kaleci olmak üzere 14 Türk oyuncu var. Bu rakama sakat Rıdvan ve Avusturya'ya gitmeyen Yusuf da dahil.


Kendi koyduğum kurallardan hareketle Avusturya'da bulunan oyuncuları göz önünne alarak, Beşiktaş'ın yerli on birine göz atalım. Elbette Schuster'in oynatacağı sistem de belirleyici olacaktır; ancak ben takımı klasik 4-4-2 şeklinde dizmeyi uygun gördüm.

Yerli 11:

Rüştü

Erhan Güven - Atınç - İbrahim Toraman - Deli İbrahim

Ekrem - Necip - Uğur - İsmail

Nihat - Nobre

Bu kadroya baktığımızda Atınç'ın stoperdeki ikinci alternatif olması sorun yaratacak gibi görünüyor. Kadronun içindeki isimlerden Erhan Güven ve Nobre'nin geçen yılki performanslarıyla soru işaretleri yarattığını eklemek lazım. Bu sorunların kadroda kaliteyi arıtrmaktan ziyade kadroda alternatif yaratmakla ilgili sorunlar olduğunu da söyleyelim.

Şimdi de takımda oynaması zorunlu olan 5 Türk oyuncu ve onların yokluğunda forma giyecek birinci alternatiflere göz atalım. Solda yazan isimler ilk 11'de oynaması bekelenenler, sağda ise onların alternatifleri var.

Rüştü - Hakan
İ.Toraman - Ekrem
Üzülmez - İsmail
Necip - Uğur
Nihat - Nobre(?)

Kalede, sağ bekte ve Deli İbrahim'in aynı performansla bu sezon da devam etmesi halinde sol bekte sıkıntı yaşamayacağımızı düşünüyorum. Orta sahada 19 yaşındaki Necip'ten beklentiler yüksek, ama 11 başlama ihtimali yüksek ve bu durum üzerinde baskı yaratabilir. Nihat'ın yedeğinin Nobre olması ise gerçekten anlamsız, çünkü ikisi de forvet olsa da çok farklı özellikte oyuncular olduklarını biliyoruz. Nihat'ın yedeğinin Holosko olması, Nihat sakatlandığı takdirde Bobo'nun yedeğe çekilmesini zorunlu kılacak.


Bu tespitlerin ardından Türk oyuncu rotasyonunda ortaya çıkması muhtemel problemleri sıralayalım ve kadro içi çözümleri ve transfer edilebilecek isimleri değerlendirelim:

1. Takımda Türk stoper eksikliği göze batıyor. Toraman'ın sağ bekte 11'in değişmez oyuncusu olduğunu düşündüğümüzde Türk stoper yedeğimiz yok diyebiliriz. Stoperdeki yabancı oyuncularımız olan Sivok ve Ferrari'nin kalitesinin takım için yeterli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu durumda doğrudan katkı verecek bir oyuncu yerine, Süper Lig seviyesinde kendini ispatlamış genç bir isme yönelmemizi daha mantıklı kılacaktır. O nedenle ümit milli takımda bulunan stoperlerden Gençlerbirliği'nde oynayan Aykut Demir'i ve Kasımpaşa'lı Barış Başdaş'ı düşünülebilecek isimler olarak görüyorum. Zaten yerli stoper olarak, almamız muhtemel olan oyuncular içinde milli takım havuzunda bulunan iki isim Eren Güngör ve Ceyhun Gülselam. Kayseri'li Eren'in bir yıldır sakatlığı nedeniyle oynamadığını biliyoruz, Ceyhun'u da Trabzonspor'un bırakmayacağını düşünüyorum. Eğer transfer yapılmayacaksa Erhan Güven'in geçen yıl gösterdiği performansın üstüne çıkmasını beklememiz gerekecek.

2. Nihat'ın yedeği Holosko: Bu da Nihat'ın yokluğunda takımdan ekstra bir yabancının kesilmesi anlamına geliyor. Sorunun ideal çözümü Zapo+Tello+Holosko'lu Sercan Yıldırım takası gibi görünüyor; ancak ben böyle bir transferin olacağına ihtimal vermiyorum. Milli takım havuzunda benzer niteliklere sahip ve almamız mümkün olan bir oyuncu yok, belki Eskişehir'de oynayan Sezer Öztürk bir alternatif yaratabilir. Forvette olmasa da, Sezer'in Hilbert ve Delgado (veya Tabata)gibi isimlerin yerine oynayabilecek olması Holosko'nun forma giymesine imkan verecektir. Ümit milli takım seviyesine baktığımızda Ömer Şişmanoğlu, Tevfik Köse, Şahin Aygüneş isimleri ön plana çıkıyor. Takım içinde yaratılabilecek tek alternatif ise Avusturya kampında da yer alan Ali Kuçik.

3. Orta sahada Necip ve Uğur'dan birinin oynaması 5 Türk sayısına ulaşmak için zorunlu görünüyor. Uğur'un Beşiktaş'taki formu taraftarları pek tatmin etmedi, Necip'in de orta saha organizatörlüğü gibi zorlu bri görevi kaldırıp kaldıramayacağı soru işareti. Milli takım havuzundan yapılabilecek rüya transfer Nuri Şahin olur; ama dediğim gibi bu bir "rüya" transfer. Necip'in 19 yaşında ümit milli takımın en önemli orta sahası olduğunu, milli takımda da orta saha alternatifi olarak düşünüldüğünü hesaba kattığımızda ümit milli takımdan transfer yapmak da mantıksız olacaktır. Yine de Murat Ceylan bir alternatif olarak düşünülebilir. Yine ümit milli takımın orta sahasında oynayan Orhan Gülle'nin de Beşiktaş'ta A2 forması giydiğini eklemeliyim. A2 takımındaki Onur Bayramoğlu ve Cumali Bişi de diğer genç orta saha alternatiflerimiz.

4. Geçtiğimiz yıl sol kanatta forma giyen Yusuf ve İbrahim Üzülmez'in yaşları nedeniyle performanslarında ani düşüşler yaşanabilir. Yusuf'ta zaten ani düşüşü geçen yıl gördük, bu yıl tekrar toplaması pek de mümkün gözükmüyor. Ayrıca Tello da takımda düşünülmezse, sol bek ve sol açık pozisyonlarının Quaresma, İsmail ve Üzülmez dışında alternatifi yok. Geçen yıl bu rotasyonda düşünülebilecek bir isim olan S.Özkan da takımdan ayrıldı. Bu durumda takıma sol açık takviyesi uygun olabilir. Milli takım havuzunda bulunacak ilk isim Ozan İpek olacaktır; ancak Bursa Ozan'ı satmayı düşünmüyor. Yukarıda değindiğim Sezer Öztürk bir diğer alternatif olabilir. Ümit milli takımın en iyi sol kanat oyuncusu İsmail de bizde olduğu için ümit milli takıma bakmak da çok anlamlı olmaz. Yine de ofansif oyuncu olarak Güray Vural, Özgür Çek düşünülebilir. Bu pozisyon için yapılacak en anlamlı hareket ise U-19 milli takım forması giyen ve Avusturya'da sezonun resmi olmasa da ilk golünü kaydeden Erkan Kaş'ı rotasyona dahil etmek olacaktır.

Bütün bu sorunlardan harkeketle, iyi bir rotasyona sahip olmak için defansa bir Türk transferin şart olduğunu; Ali Kuçik ve Erkan Kaş beklenilen seviyeye gelemezse, ofansif özellikleri olan ikinci bir Türk oyuncu transferinin de faydalı olacağını düşünüyorum. Defansta Aykut Demir, hücumda da Sezer Öztürk; hem kalite olarak milli takım havuzunda yer alabilecek isimler olmaları hem de yaşları nedeniyle bence düşünülmesi gereken ilk alternatifler. 10 yabancının yanında geçtiğimiz yıl forma giyen 12 Türk oyuncunun takımdaki yeri garanti, iki eklemeyle de rotasyon için tatmin edici 24 rakamına ulaşmış oluyoruz. Umarım kadroda sorunlu mevkiilerdeki alternatifler de vakit kaybetmeden yer bulur ve Beşiktaş kadrosu yeni sezona hazır hale gelir.

Aklınızı Seveyim Aklınızı...


Mert Çetin sevincimin ardından birkaç saat geçmişti sadece ki duyabileceğimiz en acı haberlerden birini duyduk 1 saat kadar önce.

Harry Kewell'a cüzzamlı muamelesi yaparak yüzüne bakmayan, 2 senelik kontrat için ağlatan, Caner'i Arda'nın keyfi kaçmasın diye gönderen, Giovani gibi Ribery'nin 3'te 1'i kadar olsa bile kâr ettirecek bir oyuncuyu elinin tersiyle iten bir yönetimin Keita'yı göndererek ne yapmaya çalıştığını anlamakta çok güçlük çekiyorum.

Harry'nin "Rijkaard kalmamı istemişti" açıklamalarını hatırlatarak kanat oyuncusu kıtlığını çok da arzulamayan teknik ekibimizi temize çıkarayım hemen. Bu satış çılgınlığı geçen sene yapılan harcamalardan geri dönüş alamayan yönetimin panik halinden kaynaklanıyor.

Yine de geçen seneki transfer harcamalarından şikayetçi olmak hâlâ zor bizim için. Gelen isimler çok büyük isimlerdi ama şanssızlık ve orta sahadaki hesabın tutmaması batırdı bizi. Kasadaki para ve 2 sene sonrasının locaları da bitince yapacak çok da bir şey kalmamıştı.

8.15M € fena para değil. Ama Keita'nın aldığı parayı da hesaba katarsak 7M €'luk oyuncudan kâr etmemiş olduk. Türkiye'deki açık ara en iyi oyuncuydu Keita bana göre. Avrupa'da da piyasası olabilirdi. Ama çıkabileceği en yüksek rakam taş çatlasa 10M € olurdu. Yani Keita'dan kasamıza girecek para çok da fena bir para değil. Kâr edilememesi konusunda da "Lyon'dan pahalıya gelmiş o zaman" demekten başka yapacak bir şey yok. Mesela Lyon'dan 5 milyon gibi bir rakama almış olsaydık çok kârlı bir satış olurdu bu.

Keita'nın antipatik hareketlerine de değinmek lazım. Taraftarın hatırı sayılır bir kısmı Trabzonspor ile oynanan maçta yaptığı gösteriye büyük tepki göstermişti. Brezilya maçında Kaka'ya yaptığı hareket bir kısmın Keita'yı tamamen silmesine sebep oldu. Galatasaray'ın oyuncusu olmadığını söyleyenler de oldu, defolup gitsin diyenler de... Açıkçası benim çok da umurumda değildi çünkü diğer meziyetleri bu açıklarını fazlasıyla kapatıyordu. F.bahçe'ye karşı başımıza iş açsa da At.Madrid karşısında takımı kurtararak büyük maçlarda da etkili olabileceğini göstermişti.

Şimdi en büyük merak konusu seneye kanatlarda ne halt yiyeceğimiz... Neeskens sezon sonunda taktik değişikliklerin olabileceğini söylemişti. Kanat oyuncularının teker teker elden çıkarılması Milan benzeri kanatsız bir dizilişe geçeceğimizin habercisi midir? Eğer öyleyse Serdar neden alındı? Kanatlar kullanılacaksa neden Serdar ve Aydın'a kaldı kanatlar? Harry geri dönse bile 20'den fazla maç oynamayacağını düşünürsek; Arda'nın sevgililer gününü, ramazan bayramını, Sinem'le tanışma yıldönümünü falan da hesaba katarsak yine sancılı, tatsız tutsuz bir sezon bekliyor bizi. Vallahi insan üzülüyor Rijkaard'a, Neeskens'e, Baros'a falan...

Son olarak, yolun açık olsun Popito! Çok sevdik biz seni. İsmini de unutulmayanlara yazdık. Taklalarını çok özleyeceğiz...

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Hayırdır İnşallah...


Mezuniyeti aldıktan sonra işler hakikaten de iyi gitmeye başladı benim için. Gelecekle ilgili belirsizliğin ortadan kalkması, eşle dostla rahat rahat içilen içkiler, güzel bir tatil, kafa rahatken izlenen bir Dünya Kupası derken... bir de Mert Çetin! Senden kurtulduğumuza ne kadar sevindim bilemessin Mert Çetin. Umarım takımın yapacağı aklı başında hamlelerin bir başlangıcı olursun. Çünkü mantıklı işler yapılmıyor sezon bittiğinden beri.

Rijkaard'ın tercümanlığına getirilen Mustafa Yücedağ'ın bir Ajax geçmişi varmış. Flemenkçe'den direk -ve adam gibi- çeviri yapması dileğiyle...

1 Temmuz 2010 Perşembe

Yarın neden Ganalıyım?


Dünya Kupası'ndaki çeyrek final eşleşmelerinin medya açısından en gösterişsizi Gana - Uruguay mücadelesi olacak. Zira şimdiden beklentileri aşan bu iki takımdan birinin yarı final bileti almasını şans olarak görenler çoğunlukta ve buradan Dünya şampiyonu çıkması ihtimalinin sıfıra yakın olması ilgiyi azaltıyor. Bana göre bu maç Dünya Kupası tarihinin en büyük hikayelerinden birinin yazıldığı maç olabilir ve bir futbolsever olarak bu hikayeyi görmek adına Gana'yı destekleyeceğim. Neden diye soracak olursanız aşağıdaki cevaplara göz atmanızı öneririm.

- Öncelikle Gana bir Afrika takımı olduğu için. Ancak hangi Afrika'nın takımı?Ganalıların başarıyı İtalya Ligi'nin en çok kazanan oyuncusu olmaktan çok, takımın elde ettiği galibiyetler olarak tanımladıklarını gördük bu turnuvada. Yani Avrupalıların kendileri için çizdikleri "kefeni yırtan Afrikalı topçular" imajını kırıp, takım olarak başarıyı hedeflediler.

- Gana, turnuva öncesinde oluşturulan Afrika vitrinini fotojenik pozlarla süsleyen Drogba, Eto'o gibi yıldızların bulunmadığı bir takım. Essien'in de sakatlanmasının ardından yıldızlardan uzaklaşan bu takım aynı zamanda egolardan da uzak bir kimliğe büründü. Ve sonuç: Gana, bütün Afrika takımlarını geride bırakarak çeyrek finale yükselmeyi başardı.


- Gana, Abedi Pele gibi bir efsanesi (ki Abedi Pele'nin iki oğlu da DK 2010'da Gana forması giyiyor) ve 4 Afrika Kupası şampiyonluğuyla, Afrika'daki kupaya mekan olarak ev sahipliği yapmıyor belki; ancak Rugbysever Güney Afrikalılarla karşılaştırıldığında Gana'nın, Afrika'nın futbol ruhunun ev sahiplerinden birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

- Geçtiğimiz yıl 20 yaş altı Dünya Şampiyonası'nı kazanan genç takımlarından tam 6 oyuncuyu kadrolarına alıp bu genç oyunculara güvenmeleri de Gana'yı bir adım öne çıkarıyor. Gana böylelikle, başarı için eski yıldızlara umut bağlamak yerine (bkz. Essien, Appiah, Muntari) yeni bir jenerasyon yetiştirmenin daha önemli olduğunu gösteren güzel bir örnek oluşturuyor.

- Kendilerinden sürekli tektip, özellikle de Essien tarzı oyuncular yetiştirmelerini bekleyen Avrupalı yetenek avcılarına inat, her pozisyonda yetenekli oyuncular yetiştirip kendilerini ucuz iş gücü olarak gören Fransız, İngiliz ve İtalyan'ları geride bırakmayı başarmaları da azımsanmayacak bir başarı.


- Avrupa ve Amerika merkezli kapitalistlerin pompaladığı "Kupa sonrasında ekonomik büyüme ve kalkınma Afrika'yı güçlendirecek" ifadesinin yalan olduğunu gayet iyi biliyoruz. Hastalık ve savaşlarla kırılan, kupa sonrasında da yoksulluk ve sefalete geri dönüş yapacak olan Afrikalıların Dünya Kupası'ndan hafızalarında kayda değer anıların kalması ve "Biz buradayız" demeleri için, tek sözcüleri olan Gana'nın turnuvanın sonuna kadar ilerlemesini umut ediyorum.

- Uruguay'a karşı olmamda Uruguaylıların bir suçu yok tabii ki, özellikle Whisky filmini izlediğimden bu yana bu Güney Ameirka ülkesine ayrı bir sempatim vardır; ancak tüm bu şartlar altında kalbim yarın Siyah Yıldızların (Black Stars) yanında olacak.

Fotoğraflar: guardian.co.uk