29 Eylül 2010 Çarşamba

Bursaspor - Rangers



İlk olarak Bursaspor ile ilgili ilk Şampiyonlar Ligi yazımı ancak 2. maça yetiştirebildiğim için duyduğum üzüntüyü dile getirerek başlamak istiyorum. Çeşitli nedenlerden dolayı uzun süre ayrı kaldığım blogumuza sonunda bu maç ile geri dönebildim. Öncelikle bir Şampiyonlar Ligi yazısında Bursaspor'dan bahsetmenin bile gerçekten çok büyük bir gurur olduğunu söylemek istiyorum. Çok uzun bir geçmişte değil, geçen sezon başına bile döndüğümüzde şu an ki noktaya ulaşılması imkansızdı ama biz şu anda rüya gibi bir macera yaşıyoruz ve guruplardan dahi çıkamasa da sadece katılarak bile ülke tarihinde bir ilki gerçekleştiren ve bu gururu ülkemize yaşatan Bursaspor'a sonsuz teşekkür ediyoruz.

Bu akşamki maça gelirsek; ilk maçta da gördüğümüz gibi en büyük eksiğimiz tecrübesizlik. Valencia maçındaki ilk iki komik gol olmasaydı puan ya da puanlar çok rahat kazanılabilirdi ancak takımın genç ve başarıya aç olması ve her maçın daha da tecrübe katacağı kesin olduğu için bu da her maç için daha da umutlandırıyor bizleri. İlk maçtaki savunma hataları azalırsa ve Volkan ile Ozan'ın gösterdikleri çabaya Sercan'ın da katkıları eklenirse bu akşam Glasgow'dan puan ya da puanlarla dönmek hem de Rangers'ı bu kadar kötü yakalamışken hiç de zor olmayacak diye umuyorum ve Bursaspor'dan yeni timsah yürüyşleri bekliyorum...

28 Eylül 2010 Salı

1. Yaşımız Kutlu Olsun



Lucky - Radiohead

i'm on a roll,
i'm on a roll this time,
i feel my luck could change.
kill me sarah
kill me again with love.
it's gonna be a glorious day.

pull me out of the aircrash,
pull me out of the lake,
cause i'm your superhero
we are standing on the edge

the head of state has called for me by name
but i don't have time for him
it's gonna be a glorious day
i feel my luck could change

pull me out of the aircrash,
pull me out of the lake
i'm your superhero
we are standing on the edge

Blogdaki ilk yazımın üzerinden tam bir yıl geçmiş. Bugün, ikinci yılımızın ilk gününün tam da benim Hamburg yolculuğumun öncesine gelmesi manidar oldu. Bir yıl önce hayatımıza keyifli bir şeyler katmak, yorucu geçen günlerimizde havamızı değiştirmek adına bloga başlayışımızın bir yıl sonrasında, bazılarımızın hayatında da köklü değişiklikler oldu. Hayata dair aldığımız bu yeni kararlar umarım hepimize mutluluk getirir. Bu yıl içinde benzer kararlar almak zorunda kalacak olan arkadaşlara da şimdiden sabır diliyorum.

1. yıl kutlamamıza Radiohead'in hüzünlü ve muhteşem Lucky şarkısını koymamın altında çok fazla anlam aramayın, sanıyorum bu kutlama işlerinden fazla anlamıyorum. Hayatta şansa fazla inanan biri değilimdir, şans diye bir şey varsa da sahip olduğum pek çok şey yüzünden oldukça şanslı olduğumu biliyorum. Sanıyorum bu satırları yazdığım bu küçük blog da beni hayatta şanslı kılan ayrıntılardan birisi. Bu blogu ayrıntının ötesine geçiren ise içinde barındırdığı dostluklardan yayılan samimiyet hissi. Neyse fazla uzatmayayım, hala şanslı olduğum(uz)a inanmayanlar varsa Bosna savaşı sırasında çekilen bu klibi lütfen bir kez daha izlesinler.

Ama eğer şanslı olmak "gerçekleşme olasılığı düşük olan ve kişiyi mutlu edecek olayların sıklıkla yaşanması" anlamına geliyorsa, bu yeni yolculuğumda şanslı olmaya fazlasıyla ihtiyacım olacak, bu duruma bir itirazım yok.

Blogu açtığım gün yazdığım yazı şu şekilde sonlanıyor: "Şimdiden emeği geçen ve geçecek olan herkese ve bu düşüncemi hayata geçirirken beni yalnız bırakmayan kardeşlerime teşekkür ederim". Bir yıl sonra, bu söylediklerimin hepsinin arkasında durduğumu söyler, buraya emek verip iki satır karalayan herkese tekrar teşekkürlerimi sunarım. Ama öyle sanıyorum ki burayı adam akıllı bir blog haline getiren moist'a buradan ayrı bir teşekkür göndermeme kimsenin bir itirazı olmaz. Diğer arkadaşlar bu satırlardan sitem ettiğimi düşünmesinler, dediğim gibi iki satır yazan herkese katkıları için müteşekkirim. Bloga yazar olan herkesin kendi başlarına birden fazla blog yazacak kadar potansiyelli olduklarının da farkındayım. Ben her sabah sizlerin düşüncelerinizi paylaşmak amacıyla buraya bir iki satır karaladığınızı görmek için aynı umutla bekliyor olacağım. Anlayacağınız yolculuğumuz iki kıta ve üç ülkeden devam edecek Bön Libero ekibi, birinci yaşımız hepimize kutlu olsun.



moist'tan ekleme: çok teşekkürler abicim, hem sana hem de emeği geçen herkese. ama müzik eşliğinde okuyunca bi fena oldu içim. ben de kendi videomu ekliyim istedim. inşallah nice senelere, saldır galatasaray :)

27 Eylül 2010 Pazartesi

Kralsın...


Uzun süre sonra rahat, stressiz ve mutlu bir maç izleme fırsatımız oldu. Duran toptan yenen gol sinirlerimizi biraz bozsa da, bu takımın 4 hafta üst üste maç kazanacağını söyleseler, inanmazdım.

Maçın hemen başından itibaren methiyeler düzmeye başladığım kralımız Baros, oyundan çıkana kadar pırıl pırıl parladı. Her yerde kalışında yüreğim ağzıma geldi, sakatlandı sakatlanacak diye. Sonunda zaten nazarımız değdi kendisine... Haftaya Baros yokluğunda nasıl bir kabızlık çekecek bu takım, göreceğiz.

Peki takımdaki gözle görülür değişimin sebepleri neydi? En büyük sebep haftalardır sağ beksiz oynayan takımın Ali Turan'dan kurtulması. Serkan'dan uzun vadede bir şeyler beklemek için hala çok erken de olsa dün oynadığı oyun takıma 2 gol getirdi. Ben bu takımda kafasını kaldırıp, içeride kim var kim yok diye bakan, ortasını da ondan sonra yapan bir sağ bek izlemeyeli çok zaman geçmiş. Pozisyonunu kaybettiği anlarda hemen geriye koşarak yerini aldığını, defansif anlamda da takımı geride eksik bırakmadığını not etmek lazım.


İkinci olarak aylardır yokları oynayan Ayhan'ın sıradışı bir patlama yapması. Top da kazandı, pas da dağıttı. Serkan gibi Ayhan'ın da bir süreklilik göstereceğini zannetmiyorum, ama Mustafa ve Barış'a muhtaç bırakmamasını umuyorum.

Üçüncü etken ise Lorik Cana. Mustafa'dan fersah fersah daha iyi bir oyuncu. Topu ıskalayıp az daha gol yediriyordu ama özellikle topsuz oyunda Mustafa gibi milleti seyretmek yerine topa basıyor hemen. Ayrıca ıskaladığı topta da topun savunmadan sekmesi nedeniyle kontürpiyede kaldı. Zaten Cana çıkıp Mustafa oyuna girdiğinde iki Galatasaray arasındaki farkı çok açık bir şekilde gördük. Ernst gibi yaratıcı bir oyuncu olmadığı bir gerçek. Ama Mustafa'nın kırk yılda bir -o da şansına- atacağı ara pası maçın başlarında Baros'a vererek kralı gol pozisyonuna sokuverdi. Cana'yla ilgili tek endişem sezon boyunca bir hayli kart görecek olması. 1-2 kırmızı kart Cana için çok iyimser bir tahmin olacak gibi.

Baros ise her zamanki Baros'tu aslında. Ama takım çalıştı mı Baros da çalışıyor. Seviyorum seni be kral.

Beni çıldırtan iki isim ise Aydın ve Pino'ydu. Pino'nun Serkan'a attığı topuk pası dışında hiçbir faydalı hareketi yoktu. Pino'yu beğenen birçok taraftar var ama Pino yerine Keita'yı izleyebilsek, bu takım kimbilir kaç gol atacaktı dün akşam....

Aydın'a ise geleneksel Türk spor medyası diliyle seslenmek istiyorum. "Aydın futbolcu değil", "Ben de oynasam ancak o kadar oynarım", "Bank Asya'da bile oynayamaz."

Gelecek haftalar ile ilgili umutlu muyum? Değilim. Baros Karabük maçında yok. Mehmet Batdal sakat. Santrfor olmayan santrforla çıkıp, kanserlerden kanser beğeneceğiz yine. Aydın'ın yerine sol kanadı bir an önce devralması gereken Arda da muhtemelen oynamayacak. Takımın güven vermemesinin en büyük sebebi ise Ayhan ve Serkan gibi isimlerin bu seviyeyi koruyacağının hiçbir garantisi olmaması.

Son olarak da çok eleştirilen Insua'nın banko oynaması gerektiğini söyleyeyim. Çünkü alternatifi Hakan Balta'nın ne vaziyette olduğu ortada. Misimoviç ise maçın sonlarına doğru hareketlenip biraz umut verdi. Zaten maç boyunca atmaya çalıştığı ince düşünülmüş ara pasları nasıl bir yaratıcılığı olduğu hakkında fikir veriyor. Fizik olarak çok parlak bir oyuncu olmadı hiçbir zaman, ama sanki birazcık göbek var şu anda... Ha gayret be Misi.

Kral'a selamı çakıp, yazıyı bitireyim. Umarım vakit bulur ve daha çok yazarım. Bunun Insua'sı, Neill'ı, Ufuk'u, Elano'su, Serdar Özkan'ı var, ama gel gör ki vakit yok.

Philips Stadion'a dev ekranlardan Galatasaray atkısı sallayan moist Eindhoven'dan bildirdi. Görüşmek üzere.

NTV Spor Notları


NTV Spor'un, uğruna Almanya gidişini ertelediğim (tabii Beşiktaş maçı olmasa gidişi ertelemezdim o ayrı) izleyici toplantısından çıkardığım notları paylaşmanın vaktidir. Fuat Akdağ, Mehmet Demirkol, Ercan Taner, Mert Aydın, Haluk Yürekli, Murat Caner, Burcu Esmersoy, Sine Büyüka gibi tanınan isimlerle yapılan toplantıya 70 kadar kişi çağrıldığı için benim beklediğim verimlilikte geçmese de, hem fikirlerimi bu ekiple paylaşabilmek hem de onlardan bazı bilgiler almak yeterince tatmin ediciydi. Öncelikle kendi konuşmam ve karşılık olarak aldığım cevaplar:

Kendimi tanıtırken ODTÜ elektrik elektronik mühendisliği isim tamlamasını kullanmam üzerine Ercan Taner'in "Allah sabır versin" demesi okulumuzun haklı şöhretini bir kez daha gözler önüne serdi. Blog yazarlarının konuşmaya başlarken bloglarının isimlerini vermelerini istedikleri için Bön Libero markasını da NTV Spor ailesiyle buluşturmuş oldum. Burcu Esmersoy'un "önlibero mu?" sorusu ve benim "bön" düzeltmemin Mehmet Demirkol'u güldürmesi blog muhabbetini sonlandırdı.

Kanal ile ilgili ilk eleştirim programlarda oyuncuların ve spor dünyasındaki diğer isimlerin ekranlarda çok az yer almasıyla ilgiliydi. Yazıda gönderdiğim "Rijkaard'la Mustafa Sarp'sız 4-3-3'süz bir Euro 88 programı yapılamaz mı?" sorumu yineledim. Mehmet Demirkol ve Ercan Taner'in onaylayan bakışlarıyla işler yolunda gidiyordu; ama Fuat Akdağ'ın toplantının ilk bir buçuk saatlik dilimindeki gereksiz yere uzayan "Rıdvan şöyle, Sergen böyle" muhabbetine olan haklı sitemini benim konuşmamın arasında dillendirmesi talihsizlik oldu.

Bu nedenle Champions derigisine benzer bir formatta yapılmasını istediğim taraftar hikayeleriyle ilgili bir programı anlatma fırsatı bulamadım. Taraftar hikayelerine yer verilsin önerim Euro 2008'de benzer bir program yapıldığı söylenerek geçiştirildi; ama bahsettiğim kameranın dakikada bir ondan ona çevirildiği ve "maçı kim kazanır" sorusunun sorulduğu türden bir program değildi. Konuşmamın sonunda geçtiğimiz ay sonu Borges'in bloguna taşıdığı Dersimli Deniz Naki konusu ile ilgili bir program yapmayı düşünüp düşünmedikleri sorusuna ise tatmin edici bir yanıt alamadım. Bu noktada Ercan Taner bana "Sizce sporda politika olmalı mı?" diye bir soru yöneltti, cümlesini de "Bence olmamalı mesela" diyerek bitirdi. Benim yanıtım ise beni tanıyanların tahmin edebileceği gibi "Sadece sporda değil hayatın her alanında politika vardır ve olmalıdır da" şeklindeydi. Aslında o anda Fransa 98 ve Almanların Türk asıllı oyunculara yönelik "politika"ları üzerine de konuşmayı düşündüm; ama 70 kişinin görüşlerini 2 saate sığdırmaya çalıştığını bildiğim için diğer insanların vakitlerinden çalmamak gerektiğine karar verip teşekkür ederek mikrofonu diğer arkadaşlara bıraktım.


Verilen arada Ercan Taner ve Burcu Esmersoy Spor Aşkı programını sunmak için ayrıldılar. Bu sırada Mehmet Demirkol ile yukarıda gördüğünüz fotoğrafı çektirirken, ona Ercan Taner'in neden sporda politika olmaması gerektiğine inandığını sordum. Mehmet Demirkol'un cevabı beni ikna etmeye yetti: "Eee, Ercan Abi TRT ekolünden tabii".

Oyuncuların hikayelerini aktarmak konusunda NTV Spor'un projeleri olduğunu; ancak kulüplerin kanala çok ciddi engeller çıkardığını bu toplantıda öğrenmiş oldum. Haluk Yürekli'nin verdiği Kewell örneği gerçekten çarpıcıydı. Haluk Yürekli'nin anlattığına göre NTV Spor ekibi geçtiğimiz yıl Çanakkale Savaşı'nın yıldönümünde Avustralyalı Kewell ile ANZAC'lardan ötürü Çanakkale'de bir çekim yapmaya karar veriyor; ancak Galatasaray kulübü helikopterle götürülüp getirilecek olan Kewell ile program yapabilmesi için NTV Spor'dan tam 500.000 dolar talep ediyor. NTV Spor'un gayet mantıklı olarak bu işten vazgeçmesi üzerine de GS TV aynı programı devre arasında gelen Lucas Neill ile yapmaya karar veriyor. Konu hakkında yorumu size bırakıyorum. Diğer kulüplerin de NTV Spor'a aynı şekilde zorluklar çıkardığını anladığımı da eklemem gerekiyor.

Sergen'in 10 dakika içinde zıt şeyler söylemesine karşın içi dışı bir olduğundan ötürü kanalda tutulduğu, Cem Dizdar ve Kanat Atkaya'lı güzel programın reytingleri o kadar güzel olmadığı için kaldırıldığı, Burcu Esmersoy'un ciddi derecede hipermetrop olduğu ve önündeki notları okumakta zorlandığı, Sine Büyüka'nın Galatasaray taraftarı olduğu (Bunu "yorumlarınızda Fenerbahçeli olduğunuzu bu kadar belli etmeyin" diyen arkadaşa cevaben söyledi ve yorum yapan arkadaşın surat ifadesi görülmeye değerdi), Mehmet Demirkol'un 3 yıl önce ODTÜ'de verdiği "Gökhan Zan'ı Arsenal istedi" örneğini vermeye ısrarla devam ettiği, Kaan Kural'ın iyi yorumcu olduğu ama çok fazla konuştuğu için milli maçlarda yorum yapmamasına karar verildiği toplantıda öğrendiğim diğer bilgiler arasındaydı. Murat Kosova'da NTV Spor'a dönüyormuş cümlemize hayırlı olsun. Fotoğrafı niye Burcu Esmersoy'un yerine Mehmet Demirkol ile çektirdiğimi soranlar varsa da aşağıdaki fotoğrafa bakıp Burcu Esmersoy ile fotoğraf çektirme kuyruğunu tahmin etmelerini istiyorum.


Bu fotoğrafta beni bulabilen ilk arkadaşa da benden bir bira hediye.

24 Eylül 2010 Cuma

Hayat yaşanmıyor ki senle olmadan


Gittim sananlar için son bir notu bloga düşmek istedim. Evet yarın saat 11 itibariyle yoldayım; ama Hamburg için uçakta değil, İstanbul için otobüste olacağım. Pazar günü NTV Spor'un izleyici buluşması davet edildiğimden bu yana içim içimi yediğinden en sonunda Hamburg biletimi çarşamba gününe erteleyip İstanbul yollarına düşmeye karar verdim. Zaten Eylül başından beri herkese teker teker veda ederken Beşiktaşımı es geçmek olmazdı. Cumartesi akşamı için Yeni Açık'ta yerimi ayırttım, pazar günü de NTV spor toplantısına katılıyorum. Pazartesi itibariyle yeniden Ankara'dayım. Şimdiye kadar benimle vedalaşan herkese en içten teşekkürlerimi sunarım, vedalaşamadıklarım için ise pazartesi son bir fırsatımız olduğunu hatırlatmak istiyorum (Ey blog ahalisi!)

Yarın yol boyunca aklımda tek bir tezahürat olacak: Henüz ezberime alabildiğim "gücüne güüüç katmaya geldik, formanda teeer olmaya geldik". Tezahürat İnönü'de yankılanmaya başladığı vakit ise tüylerim diken diken olacağından adım gibi eminim. Vedaya son bir şans bulduğum için oldukça mutlu olmama karşın, tezahüratın "Hayat yaşanmıyor ki senle olmadan" kısmına geldiğimde ise eylülün en hüzünlü vedalarından birini yapmakta olduğumu hatırlayacağım.

NTV Spor'a yazdığım yazı


Geçtiğimiz haftalarda NTV Spor'un kanala ilişkin eleştirilerini düzgün şekilde gönderen izleyicileriyle buluşma vaadini gördüğümde herhangi bir beklentim olmadan yazdığım yazı bana pazar günü için NTV Spor'a bir davet kazandırdı. NTV Spor'a gönderdiğim yazıyı bloga da koymaya karar verdim. İşte Hamburg yolculuğumu ertelememin sebebi olan yazı:

"İyi günler,

Öncelikle NTV Spor kanalı eleştirirken tarafsız olmanın benim için zor olduğunu söylemem gerekiyor. 2007 yılında bir aylığına Londra'ya gitme şansım olduğunda, premier league maçlarını izlemek için gittiğim pub'larda SKY sports'un yayınlarını ilk defa görme şansım olmuştu. Yayının altından geçen transfer haberleri, sağ tarafta maçlarda alınan skorların göründüğü ekrandaki her bilgiye bakabilmek için adeta ekrana kilitlenmiştim. Aklımdan ise sürekli olarak "keşke böyle bir kanal Türkiye'de de olsa" diye geçiyordu. Bu yaz benim gibi Londra'ya gitme şansı olanlar ise pub'larda SKY sports için "NTV Spor'un İngiliz versiyonu" yorumunu yapmışlardır. Benim bu hayalimi gerçekleştiren kanala karşı ciddi eleştirilerde bulunmam cidden zor, ama eleştiri ve önerilerimi sıralama fırsatını kullanmak istiyorum.

Öncelikle NTV Spor'a dair isteklerimi maddeler halinde sıralayayım.

1. Sporculara daha fazla yer ayrılsın. Türkiye'de sporun en önemli sorunlarından birinin ter döken sporcularla izleyiciler arasındaki iletişim kopukluğu olduğuna inanıyorum. Taraftarlar oyuncuların hayatlarıyla ilgili çok az şey biliyor. Sporun izleyiciler için en değerli kısmı bizlere bıraktığı hikayelerdir, hikayelerin baş aktörleri de oyuncular. Onların olmadığı bir spor dünyasından sanıyorum yalnızca Türkiye'de bahsedebiliriz. Örneğin İngiltere'de başarılı olan hemen her sporcunun otobiyografisini veya biyografisini bulabilirsiniz. Alex Ferguson'un İşçi Partili olduğunu veya İbrahimoviç'in ilkokulda sınıfın en kötü öğrencisi olduğunu biliyoruz; ama Türkiye'nin sporcularının veya spor adamlarının ve kadınlarının hakkında hemen hiçbir bilgiye sahip değiliz. Bunu aşmak için oyuncularla maçların dışındaki hayatlarını yansıtan röportajlar yapılabilir. Örneğin Arda Turan bizi bir gün İstanbul'da gezdirsin. Nerede yemek yer, hangi filmleri izler görelim. Champions dergisinin Haziran/Temmuz 2008 sayısında bahsettiğim röportajın bir benzerinin Fenerbahçeli Alex ile İstanbul hakkında yapıldığını görebilirsiniz. Bunu görsel hale getirmek çok daha etkileyici olabilir. Sadece İstanbul değil tabii ki, Cangele'yle Kayseri'yi, Barış Ermiş'le Bandırma'yı, Hamit ile Münih'i tanıyalım. Hepsinden önemlisi de oyuncuları tanıyalım. Kim olduklarını, hayattaki tercihlerini öğrenelim.

2. Genç yaş turnuvaları yayınlansın. İlk olarak milli maç yayınlarını alan NTV'nin ümit milli takım maçlarını da yayınlayarak işe başlamasını ümit ediyorum. Yeni sporcular yetiştirmek konusunda son yıllarda ciddi bir sıkıntı yaşadığımız ortada. Oyuncuları pek çok kişinin takip etme imkanı bulması oyuncuları daha iyi motive edebilir. Ayrıca artık dünya futbolunda pek çok yıldızın U-19 ve U-17 turnuvalarından çıktığını göz önüne alırsak ülke olarak da oyuncularla ilgili daha iyi bir bilgi birikimine sahip olabiliriz. Genç yaş turnuvaları sadece futbolda değil; basketbol, voleybol gibi diğer sporlar için de geçerli.

3. Daha az yorum, daha fazla hikaye. NTV Spor'un Rıdvan Dilmen'li, Sergen Yalçın'lı, Mustafa Doğan'lı yorum programlarını izlemek oldukça keyifli; ancak bir yere kadar. Maç öncesinde, maç arasında, maçın hemen sonrasında ve hafta başında saatlerce aynı konuların konuşulduğu programlara gerek olduğuna inanmıyorum. Bir örnek vermek gerekirse geçtiğimiz hafta oynanan Fenerbahçe Trabzonspor maçına dönelim. Maçın öncesinde kadrolar açıklanana kadar Alex ile ilgili yorumlar yapıldı, sonra kadrolar açıklandı ve Alex'in kadroda olmadığı anlaşıldı. Alex'siz ne yapar ne eder konuşmalarından sonra maçı Fenerbahçe kaybedince "Alex niye oynamaz, Alex niye daha önce girmez" diye bütün bir hafta sonu 5-6 saate varan konuşmalar yapıldı. Eminim karısı bile hafta sonu Alex'i bu kadar çok anmamıştır. Eğer aynı maç Sky Sports'da yayınlansaydı, maç öncesinde yapılan programda konuşulan tek bir isim olurdu: Mert Günok. İlk resmi maçına çıkacak olan bu kalecinin hayat hikayesi bütün detaylarıyla seyirciyle paylaşılırdı; çünkü maçın hikayesi Mert Günok'du, Alex değil. NTV Spor'un maç yorumları yapmak adına maçın hikayelerini ıskaladığını düşünüyorum. Basit bir ayrıntı gibi görünse de, oyuncuların günlük kazanma ihtiyacımızı karşılayan makinelerden ziyade kendi hikayelerini yazan insanlar olduğunu öğrenmemiz gerekiyor.

4. Türkiye'ye gelen isimlerin tecrübeleri izleyicilere aktarılsın. Türkiye'ye gelen onlarca önemli futbol figürünün hiç birisinin kayda değer bir röportajını hatırlamıyorum. Yıllardır sol bek çıkarmakta sıkıntı çeken Türk futbolunda, tarihin en iyi sol beki Roberto Carlos ile bu konuya dair bir röportaj yapılmaması bilgiye ne kadar az değer verdiğimizin bir kanıtı. Bari elimizdeki isimleri kaçırmayalım. En azından birileri (tercihim Ercan Taner) Frank Rijkaard ile Euro 88 hakkında bir röportaj yapsın lütfen. İşin içine Mustafa Sarp'ı, 4-3-3'ü katmadan Avrupa Şampiyonu olmanın ne anlama geldiğini dinleyelim.

5. NTV Spor dergisi çıksın. Söz uçar, yazı kalır. Pek çok spor dalında bilgili bu kadar çok insanın bir araya gelidiği bir platform Türkiye'nin spor kültürünü geliştirmek adına böyle bir hamle yapmalıdır. Dergi formatı için Champions dergisi örnek olabilir. Mesela Andre Santos ile yapılan bir röportajdan yola çıkarak Brezilya'nın 4'lü defansı nasıl icat ettiğinin ve 4-2-2-2 dizilişinin tarihçesi anlatılabilir. Böylelikle Elano'nun Brezilya'da sağ açık olarak oynamadığı da herkes tarafından anlaşılır. Kulüplerin tarihçeleri ve sporun içindeki pek çok ilginç hikaye ve tartışma böyle bir dergide toplanırsa NTV, tarih ve bilim dergilerinden sonra oldukça faydalı bir işin altına daha imza atmış olur.

Spor kültürünün gelişmesinde ciddi sıkıntılar yaşayan Türkiye'de sporun anlamını ve ruhunu daha iyi tanıtmak görevini NTV Spor layıkıyla yerine getirmekte. Yukarıda bu anlamda yeni adımlar atabilmek adına aklıma gelen önerileri sundum. Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Doruk Şahinel"

19 Eylül 2010 Pazar

Pablo Neruda - Kuruntular Kitabı


DENİZ KIZI İLE SARHOŞLARIN MASALI

Bütün herifler içerdeydi
girdiğinde o çırılçıplak
herifler içiyordu, ona tükürmeye başladılar
daha yeni çıkmıştı nehirden, bir şey anlamıyordu
yolunu yitirmiş bir deniz kızıydı
küfürler aktı parıldayan teninde
açık saçık sözler yağdılar altın memelerine
ağlamadı çünkü bilmiyordu ağlamayı
çıplaktı çünkü bilmiyordu giysileri
dağladılar gövdesini sigaralar, yanık mantarlarla
yuvarladılar meyhanede kahkahalar atarak
konuşmadı çünkü bilmiyordu konuşmayı
uzak bir aşkın rengindeydi gözleri
kolları ikiz safirlerdi
dudakları titriyordu mercan ışığında
sonunda çekip gitti kapıdan
güçbela girdiği nehirde tertemiz oldu
yağmurda beyaz bir taş gibi pırıl pırıl yine
yüzdü bakmadan arkasına
yüzdü hiçliğe, yüzdü ölümüne.

Pablo Neruda

20. yüzyılın efsane şairlerinden Pablo Neruda'nın Kuruntular Kitabı Can Yayınları tarafından piyasaya sürüldü. Bu giriş cümlesinde yıllarca sosyalizmin bayraktarlığını yapan Pablo Neruda ile piyasa kelimelerini yan yana getirmek ne kadar beni rahatsız etse de, onun şiirlerini okuma fırsatı verdiği için Can Yayınları'na teşekkür etmem gerekiyor. Neruda'nın sosyalist söylemlerinden ziyade aşk, yalnızlık, gurbet gibi temalara ağırlık verdiği kitapta onun mizah anlayışını sevenler için de bolca keyif veren malzeme mevcut.

Şiirlerin okuyucusuyla arasında kurduğu bağın romanlara, filmlere göre daha kişisel olduğuna inandığım için kitapla ilgili uzun bir yorum yazmaya gerek görmüyorum. Yukarıya taşıdığım "Deniz Kızı ile Sarhoşların Masalı" şiirini sevdiyseniz kitabın geri kalanını da okumanızı tavsiye ederim. "Uzak bir aşkın rengindeydi gözleri", böyle dizeler yoruma gerek bırakmıyor zaten. Neruda'yı sevenlere Il Postino filmini de tavsiye edip yazıyı sonlandırıyorum.