12 Haziran 2012 Salı

A Milli Takım: Şimdiden Hazır



Hamburg’da Euro2012 için vitrinler formalardan çikolatalara kadar Almanların renkleriyle süslenmiş, arabalara bayraklar takılmışken, turnuvanın dışında kalmış olmak bana her zamankinden daha fazla acı veriyor.  Bu heyecanın dışında kalmış olmak üzücü; ancak bu turnuva öncesi milli takımımızın oynadığı maçlar, en azından geleceğe dair bir umut yarattı. Alınan başarılı sonuçlar kadar, takımın sorunlarını iyi analiz eden bir teknik direktörü başımızda görmek de umudu yaratan faktörlerden birisiydi. Rakiplerimizin bu maçları ne kadar ciddiye aldıkları tartışma konusu olsa da, hücumda çoğalabilen ve merkez forvetin yanına alternatif golcüler çıkaran takımımız, turnuvada izlediğimiz rakiplerimizin uzağında görünmedi.

Hal böyle olunca, havuz listelerini bir kez daha ertelemeyi ve Abdullah Avcı’nın farklı mevkilerdeki tercihlerini değerlendirmeyi tercih ettim. Böylelikle bu yazının önümüzdeki maçları değerlendirirken iyi bir referans işlevi görmesini amaçladım.

Kaleci

Dünya Kupası elemeleri öncesi hazırlık döneminde iki yeni kaleci ilk kez A milli takım forması giyme şansı buldular. 25 yaş altındaki iki kalecimizden Cenk Gönen, Beşiktaş’ın bir numaralı kalecisi olmayı başardığı takdirde Volkan sonrası dönemde kaleyi devralabilir. Mert Günok ise A2 milli takımında başarılı bir performans gösteren Ertuğrul Taşkıran ile birlikte Fenerbahçe’nin ikinci kaleci için vereceği kararı bekleyecek. Aslında Volkan’ın arkasında beklemek veya ilk 11’de başlamak için takım değiştirmek Mert Günok’un elinde; zira kendisi bu yaz kontratı biten isimlerden. Cenk ve Mert, Volkan’dan önce kendileriyle e aynı yaşlarda olan ve Liege’de düzenli oynama şansı bulan Sinan Bolat’ı geçmek zorunda olduklarının da farkına varmalılar. Volkan sonrası dönemin ilk 11 adaylarından Onur Kıvrak ise Trabzon ile olan sözleşmesini uzatarak öncelikle Tolga Zengin ile rekabete girmeye karar verdi. Volkan, Tolga ve Sinan gibi düzenli oynama şansı bulan 3 ismin yanına eklenen bu alternatifler eleme sürecinde kalede sorun yaşamayacağımızı gösteriyor. Yeni A milli olan yeni isimlerin düzenli forma giymeleri de alternatiflerin üzerindeki tereddütleri ortadan kaldıracaktır.

Sol Bek


Bu bölgenin birinci alternatifi olan Hakan Balta’nın kadroda olmadığı dönemde İsmail Köybaşı ve Hasan Ali Kaldırım formayı paylaşan isimler oldular. İsmail ilk maçtaki oyunuyla birinci alternatif olma şansı olduğunu da gösteriyordu ki, çok talihsiz bir sakatlık yüzünden 6 aylığına devre dışı kaldı. Bu sakatlık sonrası formayı devralan Hasan Ali ise belki dikkat çekici bir performans ortaya koymadı; ama mevcut futbol düzeninde hem defansif hem de ofansif olarak pek çok farklı görevin yerine getirilmesi gereken bu mevkide sırıtmaması da ilk sınavlarını veren bir isim için yeterlidir. Resmi maçlar başladığında Hasan Ali’nin Kayseri’den farklı bir kulübü temsil etme ihtimali de var. A2’nin sol beki olan İshak Doğan’ın Kayseri ile anlaşması da bu ihtimali kuvvetlendiriyor. (Not: Bu yazıyı yazdıktan bir gün sonra İshak Doğan'ın Karabük ile anlaştığını gördüm. Bu da transfer döneminde teoriler üretmemek için bana ders olsun.)

Stoper

Euro2012 elemeleri süresince formda stoperler bulamamamız, takımımızın toplam kalitesinin altında kalmasının nedenlerinden birisiydi. Servet – Gökhan Zan ikilisinin düzenli forma giyecek formdan fersah fersah uzak olmaları üzerine yeni arayışlara yönelen Hiddink, önce Serdar Kesimal’ı ilk 11 ‘İn parçası haline getirmiş, onun sakatlığının ardından Trabzon’dan Egemen ile Giray ve son olarak da Leverkusen’li Ömer Toprak kadroya dahil olmuşlardı. Bundesliga’da 2011-12 sezonunda istikrarlı şekilde forma giyen Ömer yeni kadronun değişilmez isimlerinden olacak gibi görünüyor. Onun yanındaki stoper olmak için de bir Fenerbahçeli (Bekir), bir Galatasaraylı (Semih Kaya) ve bir Beşiktaşlı (Egemen) rekabete girecek. 5 maçlık hazırlık döneminde Bekir 3, Semih ve Egemen de 2 maç ilk 11’de başladılar. Serdar Aziz, Giray Kaçar, Serdar Kesimal ve Eren Güngör havuzdaki diğer alternatifler olarak görev bekliyorlar.

Sağ Bek

Birinci tercih olan Gökhan Gönül’ün sağlıklı olduğu dönemlerde üzerine pek de düşünmediğimiz sağ bek pozisyonu, derinlik açısından istenen seviyede görünmüyor. Sıkıntıyı kronik olarak ters kanatta yaşıyoruz belki; ama belirleyici olan Hırvatistan maçında Gökhan Gönül’ün kayıp olmasında bu alternatifsizliğin de payı olduğunu göz önüne almamız gerekir. Hazırlık maçlarında Gaziantepspor’un beki Serdar Kurtuluş yeni bir isim kazanmak adına, ilk kez milli formayı girmesinden yaklaşık 5 yıl sonra yeniden milli takıma çağrıldı. Hamit Altıntop bu pozisyonda denenen ikinci isimdi; ama orta sahadaki varlığı daha önemli olduğu için, camı kırıp düğmeye basmayı gerektiren zorunlu haller dışında onu burada görmemiz zor. Serkan Balcı ve Sabri Sarıoğlu geçmiş yıllarda bu mevkide görev almış; ama Gökhan Gönül’e ciddi bir alternatif olmaktan uzak isimler.

Defansif Orta Saha

Mehmet Topal, Arda ve Hamit ile birlikte 5 maçın 4’ünde ilk 11 başlayan 3 isimden birisiydi. Pozisyonu hiçbir maçta değişmediği ve takımda başka alternatifi olmadığı için eleme maçlarında ilk 11’deki yerinin hazır olduğunu söylemek iddialı olmaz. Onun bu mevkide alternatifsiz oluşu ise ceza ve sakatlık halinde başımızı ağrıtabilir. Topal’ın havuzdaki gerçekçi alternatifi Selçuk Şahin olarak görünse de, yokluğunda Selçuk İnan veya Emre’nin bu mevkie kaydırılacağını düşünüyorum. A2 milli takımında oynayan Salih Dursun (genç takımlardan Kayseri’ye transfer olan bir başka isim) ve Abdülkadir Kayalı da, bu sezon büyük bir sıçrama yapmaları halinde havuza eklenebilirler.   

Orta Saha


Orta saha oyuncularını Mehmet Topal’dan ayrı, öndeki ikili olarak değerlendirdiğimizde, milli takımın üst düzey oyuncu bolluğuna sahip olduğu yegâne bölgenin orta saha olduğunu görüyoruz. Real Madrid etiketli iki oyuncumuzun ve Emre’nin varlığında; Türkiye liginin en değerli oyuncusu Selçuk İnan’ın dahi forma bulmakta zorlandığı bir yapıdan bahsediyoruz. Hem pas yüzdesi ve oyun bilgisi üst derece olan, hem de savunmada direnç gösterebilen bu kadro çeşitliliğinde, Abdullah Avcı’nın Arda’yı orta sahaya çekme hamlesi sorgulanabilir. Ancak, 2012 yılının futbolunda başarıya giden yol, aynı anda oyunun her bölgesinde rakipten fazla oyuncu bulundurabilmekten geçiyor. Bu nedenle, Arda’nın orta sahaya çekilme hamlesini, 4-3-3’ün ileri üçlüsünde forvet nitelikli oyuncular bulundurma tercihiyle bir arada değerlendirmek gerekir. Arda + 3 forvet ile skoru değiştirebilecek 4 isme sahip olan takım, iki bekin veya orta sahada Arda’nın partneri olacak ismin hücuma katkı vermesiyle, Hiddink döneminde takımın temel problemi olan hücumda çoğalamama sıkıntısını aşmak için önemli bir fırsata sahip oluyor.

Orta sahada Topal ve Arda’nın yanındaki üçüncü kontenjan için Abdullah Avcı hazırlık kampında 3 ismin üzerinde durdu: Nuri, Hamit ve Emre. Selçuk İnan’ın sezon sonu yorgunluğu, onu bu dönemde ikinci plana itmiş olabilir, o nedenle onu da bu alternatiflere katmakta fayda var. Hamit’in sağ bek sorununu çözmek için son maçlarda o mevkie kaydırılması Emre’nin adını ön plana çıkarıyor. İlk Hollanda maçının provası olarak görülen Portekiz maçında da sahada o vardı. Nuri ve Hamit’in önümüzdeki sezon forma şansı bulacakları takımlarda olmaları Abdullah Avcı’nın elini güçlendirecektir. Özellikle Nuri’nin Dortmund formuna dönüp üçlüyü tamamlaması, Avrupa’nın elit orta sahalarından birisine sahip olmamızı sağlayacaktır.

Bu kadar önemli isimlerin yanına eklenen genç alternatifler de bizleri heyecanlandıracak kapasitedeler. Sakatlık sonrası Werder Bremen’de düzenli forma giyemeyen Mehmet Ekici, bu sezon kendisine gelen şansları daha iyi değerlendirip Nürnberg’de yakaladığı seviyenin üstüne çıkabilir. Takımı hücuma taşıma konusunda hünerli bir isim olan Alper Potuk ve oyun görüşüyle dikkat çeken Soner Aydoğdu kadroda yer alan diğer alternatifler. Son kadronun dışında kalan Mehmet Topuz ve Yekta Kurtuluş’u da geniş bir havuzun içine dâhil etmekte fayda var.

Açık

Bu hazırlık döneminde milli takım içindeki en büyük değişim açık oyuncularında yaşandı. Hiddink’in Arda ve Kazım-Hamit ikilisinden birisine şans verdiği açık pozisyonlarından, milli takım gereken pozisyon zenginliği ve gol katkısını elde edememişti. Özellikle 4-3-3 sisteminde hücumun taşıyıcılığını yapan bu mevkilerde yaşanan kafa karışıklığını Abdullah Avcı oldukça başarılı şekilde çözmeyi başardı. İki yıllık süreçte farklı isimlerin denendiği bölgeler için kafasındaki rotasyonu kamp öncesinde şekillendiren Avcı, solda Sercan-Caner, sağda da Gökhan Töre-Umut Bulut ikilisine şans verdi. Kamp öncesi tanınmayan Sercan Sararer’in ilk milli takım performanslarında kendine güvenli bir oyun ortaya koyması bize çok önemli bir alternatif kazandırdı. Benzer şekilde, daha önce milli takımda kendisi için yazılmış herhangi bir role sahip olmayan Umut Bulut’un, kenar forvet olarak skor katkısı vermesi ve merkez forvette oynayan Trabzon’daki partneri Burak ile oluşturduğu ikilinin verimli gözükmesi bizim için ayrı bir kazanç oldu. Bu ikilinin oyuna verdikleri katkının geçici bir form yakalamaktan mı ileri geldiğini bilmiyoruz, bunu da not düşmekte fayda var.

Abdullah Avcı’nın rotasyona dahil ettiği Gökhan Töre ve Caner Erkin ise, oyuna kenar forvetten ziyade 4-4-2 kanatlarına benzer şekilde enine alan genişliği kazandıracak tarzda oyuncular. Bu sayede Abdullah Avcı, sadece oyuncu bazında değil, oyun olarak da alternatifler üretebileceği bir rotasyon yaratmış oldu. Gökhan Töre oyun görüşü ve takım sorumlulukları konusunda Hamburg’da da sıkıntılar yaşayan, hala ham bir yetenek olarak gözüken bir isim. Hamburg’un kabus gibi geçen sezonundan sonra girilecek olan yeniden yapılanmada Gökhan’ın nasıl bir role sahip olacağı önemli bir soru işareti. Eğer Bundesliga’da düzenli forma giyerek verimli bir sezon geçirir ve oyun görüşünü geliştirirse, Abdullah Avcı’nın ondan vazgeçmesi zor olacaktır. Caner ise Galatasaray’da geçen kötü bir sezonun ardından gözden düşmüştü; ancak Aykut Kocaman ona güvenerek Caner’in milli takım seviyesine yeniden gelmesini sağladı. Kişisel görüşüm, Caner’in, skor katkısı veren ancak oyuna katkısı sınırlı olan Stoch’dan çok daha fazla verim verecek bir oyuncuya dönüşebileceği yönünde. Ancak, kendisinin de bunun farkına varması ve oyun devamlılığına sahip olması gerekiyor. Mental olarak üst seviyeleri kaldıracak olgunluğa erişmesi de şart, bu konuda ligde kötü sinyaller verdiğini düşünüyorum.

Açık oyuncuları olarak diğer alternatiflerimiz Stuttgart’a transfer olan Tunay Torun, Trabzonlu Olcan Adın ve Galatasaraylı Engin Baytar. Hamit ve Arda’da bu pozisyonlara maç içinde geçebilirler.   Milli takımda 35 maça ulaşan Kazım Kazım bu seviyeye dönemeyecekmiş gibi görünüyor. Daha önce kadroya çağrılan Olcay Şahan ve Ozan İpek iyi bir form yakaladıkları takdirde alternatif olabilirler. A2’de kenar forvet özellikleriyle dikkat çeken Eren Tozlu, Ferhat Kiraz ve oyuna genişlik katabilecek İsmail Haktan Odabaşı’nı da listeye dahil edelim.

Santrfor


İspanya’nın Fabregas’lı 4-6-0’ının başarılı olması, Euro 2012 sonrasında santrforun varlığını dahi tartışmaya açabilir; ama şimdilik orta karar bir takım olan milli takımımızın bu bölgeden istikrarlı skor katkısı almasının turnuvalara katılım için bir ön şart olduğu aşikar. Kadronuzda bir sezonda 30 golü aşan bir gol kralına sahip olmanın iyi bir başlangıç noktası olduğu da. Mevcut şartlarda bu formanın tartışmasız sahibi Burak Yılmaz olacaktır. Peki, son iki yılda iyi bir gol vuruşunu ve kendine güvenen bir santrfor kimliği portföyüne katan Burak için hala neden kafalarda soru işaretleri var? Bunun Beşiktaş ve Fenerbahçe’deki başarısız serüvenleri ile ilişkilendirenlerin şüphelerini gerçekçi bulmamakla birlikte, Burak’ın oyun karakterinin oynadığı pozisyona olan uyumsuzluğundan kaynaklanan bazı soru işaretlerini tartışmak faydalı olacaktır.  Top sürme ve defans arkasına sarkma kabiliyetini gol vuruşuyla birleştiren Burak, bir kenar forvet veya ikinci forvet rolünde oldukça başarılı olacak niteliklere sahip. Örneğin, Rooney’nin merkez santrfor rolünü üstlendiği 4-4-1-1’in en ucunda oynamak Welbeck ve Chicharito’nun görevini layıkıyla yerine getirebilir. Ancak, burada merkez santrfor olarak topu tutması ve gerektiğinde ultra fizikli stoperler ile boğuşması gerekiyor. Brüksel’de oynanan ve 1-1’lik eşitlikle sonuçlanan maçta Burak, bir gol bulmasına rağmen, Verthongen-Kompany ikilisinin arasında kabus gibi bir maç oynamış ve en sonunda Kazım ile pozisyon değiştirmek zorunda kalmıştı. Onun, Kazım ile birlikte bu fizik mücadeleden mağlup ayrılması, Belçika’nın ikinci yarıda oyunu tek kaleye çevirmesinin başlıca nedenlerindendi. Fiziğinin hakkını verecek şekilde oyuna direnç katamayan bir isim Burak. Bu konuda gelişim gösterebilirse, Avrupa’nın golcüleri listesine Türkiye gibi alt sıra bir lig yerine 5 büyük ligden de giriş yapabilir. İşin olumlu yanı ise, yıllardır kendisinden bahsettiğimiz şaşırtıcı olsa da, Burak’ın henüz 26 yaşında ve gelişime açık bir oyuncu olması.

Burak’ın bu gelişimi gösterebilmesi için belirleyici bir faktör de rekabet olacaktır. Bu konuda gözlerin çevrildiği isim ise Abdullah Avcı’nın kişisel olarak da çok beğendiğini ifade ettiği Mustafa Pektemek. Top kontrolü, top sürme becerisi ve oyun görüşüyle gerçek bir merkez santrforda aranan pek çok yeteneğe sahip olması, neden Abdullah Avcı’nın onun üzerinde durduğunu açıklıyor. Yine de, Semih Kaya gibi onun da fizik yetersizliği, topsuz ikili mücadelelerin en çok yaşandığı pozisyonda oynayan Mustafa’nın önünde büyük bir engel oluşturuyor. Eğer yukarıdaki ManU örenğinden devam edersek, Rooney’i dünyanın bir numaralı merkez santrforu yapan ilk unsurun gol vuruşu, ikinci unsurun da fizik üstünlüğü olduğunu görürüz. 
Mustafa’nın var olan becerilerinden tam olarak faydalanabilmemiz için Mustafa’nın bu yönde evrilmesi gerekiyor. 2012-13 sezonu onun için önemli bir fırsat olacak; zira Beşiktaş’ın onu kesecek bir yabancı isim transfer etmesi mümkün görünmüyor. (Zaten Almeida bir sezon bu çocuğun forma giymesini engelleyip kanımca bir futbol cinayeti işlemişti.) Burak Yılmaz mevkisinde kazandığı tecrübeleri oyununa ekleyip milli takımımızı turnuva takımı seviyesine taşıyabilir; ancak Mustafa Pektemek potansiyelini sahaya koymayı başarırsa, milli takımın üst limiti gerçekten çok yukarılara çıkacaktır.

Bu mevkinin üçüncü alternatifi, yeni dönemde kenar forvet rolünü üstlenecek olan Umut Bulut. Merkez forvet olarak oynatılırsa milli takıma özellikle gol yükünü çekmek açısından ne kadar katkı sağlayabilir bilemiyorum. Halil Altıntop ve Mevlüt Erdinç kriz anlarında kadroya dahil edebilecek diğer isimler. Cenk Tosun ve Muhammet Demir şu an alt yaş kategorilerinde işlenen genç alternatiflerimiz.

Kaynak: Fotoğraflar ntvspor.net adresinden alınmıştır.

20 Mayıs 2012 Pazar

Jules et Jim, Cinémathèque Française, Bir Röportaj ve Bir Türkü


Cinémathèque Française'in bir sinemasever için ibadethane kabul edilebileceğini yazmıştım. Ziyaretimin üzerinden bir yıldan fazla bir süre geçmesine karşın, oranın büyüsünü bana hala hissettiren bir poster duvarımda asılı duruyor. Bugün de duvarıma asılı kalabilmesi için taşınırken yaşadıklarımı, kaybettim derken yeniden bulmamın sevincini bir ben bilirim. Ne de olsa, koca şehirdeki tek sırdaşınıza kavuşmak özel bir duygudur.

Geçtiğimiz hafta mubi.com'da Jules et Jim posterini dizayn eden Christian Broutin'in kısa bir röportajı yayınlandı. Cinémathèque'in bu poster için de özel bir anlamı olduğunu görmek beni ayrıca mutlu etti. Bu nedenle de röportajın bu kısmını, Adrian Curry'nin posterin ruhunu tarif eden girizgahıyla birlikte çevirip blogda saklamaya karar verdim.

1954'ten 1966'ya, on iki yılı aşan bir sürede Broutin 100'den fazla filmin afişini üretti. Bunların en bilineni, hatta başyapıtı sayılabilecek olanı ise, Jules ve Jim için 50 yıl önce yarattığı posterdi. (Film, 23 Ocak 1962'de gösterime girdi.) Truffaut'ya yaraşır bir şekilde klasisizm ile modernliği birleştirmesi, canlı renkleri ve Jeanne Moreau'nun Catherine karakterinin mest eden yaşama sevinci (joie de vivre) ile muhteşem film afişlerinden birisidir.
Adrian Curry: Bana biraz Jules et Jim posterinden ve Truffaut ile beraber çalışma imkanı bulup bulamadığından bahset.
Christian Broutin: François Truffaut ile Love at Twenty filminin kaba kurgusunun gösteriminden sonra kısaca görüşüp ona modellerimi gösterdim. Onlara baktı, "Ah, buna bayıldım" dedi ve işine döndü. Jeanne Moreau'yla ise, yakın döneme, yani Cinémathèque Française'de sinemadaki 60. yılının kutlandığı güne kadar hiç karşılaşmadım. Posteri yapmamın üzerinden 50 yıl geçmişti!


Yukarıda görünen ikinci poster, Broutin'in kendi el yazısını içeren bir taslak. Bu postere dair başka fotoğraflara ulaşmak ve hikayenin tamamını okumak için mubi'ye buradan ulaşabilirsiniz.

Gönül isterdi ki Cinémathèque'de Jeanne Moreau ile karşılaşmak bana da nasip olsun. Yine de, Jules et Jim'in posterini dizayn eden kişi bile o büyülü an için 50 yıl beklemek zorunda kalmışsa, posteri bulmak benim için yeterli bir teselli olmalı. Ama eğer Jules et Jim posterine bakarken Jeanne Moreau'yu da görebilseydim, onun kulağına, Catherine'in gülüşüne baktıkça aklıma gelen -ve aslında filmin detaylarını da ele veren- bir türküyü fısıldamak isterdim:

"Sen bana yar olmazsın
Yüzüme gülme bari"

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Bunlar Adam Olmaz


Olimpiyat kafilesi kalabalıklaşıyor.

*Başlık Bandista'nın Sokak Meydan Gece albümündeki İsyan şarkısından araklanmıştır.

3 Mayıs 2012 Perşembe

Eurochallenge Kupası Ne Anlama Geliyor?


Beşiktaş’ın tarihindeki ilk Avrupa Kupası olan Eurochallenge kupasını kazanmanın keyfini yaşarken, bir yandan da başarısının boyutunu kavramaya çalışıyor. Kazanılan başarıların kendi geçmişine değil de rakip takımlara (hatta sadece üç büyüklerin durumuna) bağlı olarak değerlendirildiği ‘bir acayip’ ortamda, başarıya anlam yüklemek daha da zorlaşıyor. Aşağıda sıraladığım bazı soruları irdeleyerek, Beşiktaş’ın başarısının daha iyi tanımlanabileceğine inanıyorum. Böylelikle Eurochallenge başarısının “büyüklüğü” krizi de bir nebze olsun aşılabilir.

Basketbolda bir Avrupa Kupası kazanmak ne anlama geliyor?

Bir kupa kazanmanın en önemli getirilerinden birisi, takımın artık “kazanan” kimliğine sahip olmasıdır. Majör turnuvalar, yani basketbol özelinde Euroleague ve Ulusal Lig kulübün büyüklüğünü kavramak adına bakılan ilk istatistiklerdir. Ulusal Kupa, Süper Kupa (Cumhurbaşkanlığı), Eurocup ve Eurochallenge gibi minör turnuvalar ise, kulüplerin şeref tablolarını zenginleştirir ve kazanan kimliğinin vurgusunu güçlendirirler. Turnuva başında koyduğunuz hedefe, hiçbir yoruma yer bırakmayacak şekilde ulaştığınız anlamına gelir. Yerel turnuvalarda çok da parlak bir geçmişi olmamasına karşın, medya ve taraftar ilgisi nedeniyle tanınma konusunda sıkıntı çekmeyen Beşiktaş’ın, yurtdışında tanınırlık açısından elde ettiği ilk somut başarı Eurochallenge kupası oldu.

Kupayı daha önce kazanan takımlara baktığımız vakit; Virtus Bologna, Joventut Badalona ve UNICS Kazan gibi basketbolda saygın bir ismi olan takımları görmek mümkün. Ancak, Almanya’da gerçekten bir köy takımı olduğunu iddia edebileceğimiz Göttingen BC’nin de, bu yıl Beşiktaş’ın karşısına bir Eurochallenge şampiyonu olarak çıktığını hatırlatalım. O maçta Deron Williams’dan 50 sayı yemeleri dünya gündeminde, muhtemelen şampiyonluklarından daha çok yer kaplamıştır. Buradan, yerel ligin gücünün bazı Avrupa kupalarından daha önemli olabileceği sonucu çıkıyor.

Eurochallenge futboldaki Intertoto kupasının karşılığı mıdır?

Intertoto kupası, futbolsuz geçen yaz dönemini doldurmak için icat edilen, sonrasında da UEFA’nın yaklaşık 15 yıllık bir dönem boyunca UEFA kupasına katılım sağlamak için, yine yaz döneminde oynanan bir kupaydı. Avrupa Ligi’ne geçişin ardından UEFA’ya katılan takım sayısı artırıldı ve bu uygulama son buldu. Hem bir sezon turnuvası olmayan, hem de sonunda tek bir kazananın olmadığı bu kupa (2008’de kupayı kazanan takım sayısı 10’dur), kupa sayılarının yer aldığı şeref listelerine dahil edilmez ve Kupa 3 olarak görülmez. UEFA kupası, Kupa Galipleri Kupası’nın oynandığı yıllarda Kupa 3 olarak görülüyordu; ancak hem katılımcıların liglerdeki dereceleri, hem de bütün ülkelerin katılımcı göndermeleri nedeniyle Eurochallenge’dan daha değerli bir konuma sahipti.

Çeşitli spor dallarındaki başarıları birbirleriyle karşılaştırmak oldukça zor; ama bir benzetme yapmak illa ki gerekliyse, bu başarıyı erkeklerde Arkasspor’un 2008-09 sezonunda, kadınlarda da Vakıfbank Güneş Sigorta’nın 2007-08 sezonunda kazandıkları Challenge Kupası (ki isim de aynı) ile karşılaştırmak daha doğru olur.


“Eurochallenge Koraç Kupası’nın muadili midir?” yahut “Beşiktaş Türkiye’nin Avrupa’da kazandığı en büyük kupa başarısına ortak mı oldu?”

Bu soruya tam bir yanıt vermekte, hem yaşım hem de kupaların niteliğinin değişmesi nedeniyle zorlanıyorum. Kağıt üstünde iki kupa da Avrupa basketbolunun Kupa 3’ü olarak görünse de, katılımcı profilinin yıllar içinde değişiklik göstermesi durumu bulanıklaştırıyor. Koraç Kupası denince akıllara gelen Efes Pilsen – Olimpia Milano finalinde, rakibin Bodiroga ve Fucka gibi büyük efsaneleri de barındıran Euroleague kadrosu ile kıyaslama yapmak Koraç Kupası’nı değerinin biraz üstünde görmemize neden olabilir. Örneğin, 2000’lerin başında Kombassan Konya’nın katıldığı sezonlardaki Koraç Kupası, Eurochallenge seviyesini andıran cinsten.

Bu kupanın Beşiktaş açısından değeri nedir?

Eurochallenge kupası, tekerlekli sandalye basketbol takımımızın kazandığı 2 Avrupa Kupası’nı bir kenara bırakırsak (ki o bıraktığımız kenarın Beşiktaş müzesinin en nadide köşelerinden birisi olduğunu umuyorum), Beşiktaş’ın tarihinde kazandığı ilk Avrupa Kupası. Bu kupanın, kulübün sportif imajını güçlendirmek adına önemli başarı olduğu ve Beşiktaş’ın çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde kazanıldığı da kesin. İşe basketbol cephesinden baktığımızda ise, Deron Williams’ı getirerek gündem yaratan takımın, sezon sonunda başarıyı yakalamasının Katar kulübü imajını kırmak adına faydalı olduğunu söylemek gerekiyor. Evet, belki Deron Williams yalnızca ilk grup maçlarında forma giydi; ancak isminin yarattığı medya ilgisi Beşiktaş’ın kupa boyunca favori gösterilmesinde önemli bir rol oynadı.


Eurochallenge kazanmanın geleceğe dair katkısı nedir? 

Eski Eurochallenge şampiyonlarından Joventut Badalona ve UNICS Kazan’ın, ilerleyen yıllarda bu seviyedeki başarılarının üstüne koyarak Eurocup’ı kazandıklarını hatırlatmak gerekir. UNICS Kazan yıllara yayılan bu mücadelesinin sonunda, kendisini bir Euroleague takımı olarak da ispatlamayı başardı. Yani bu kupa, doğru çizilmiş bir gelecek planıyla Avrupa bazında büyümenin önünü açabilir.

22 Nisan 2012 Pazar

Yılın Enleri 2011: Yaşam Ödülleri

1. Yılın Adem'i: Mohammed Bouazizi 


Yılın Adem'i Mohammed Bouazizi, 2011 yılının yalnızca dört gününü görebildi. Bu dört günü de hastanede geçirmek zorunda kaldı.Peki, ölümünden bir ay öncesine kadar, Spiegel'den alıntılarsak "basit bir sebze satıcısı, öyküsü olmayan bir adam, bir hiç kimse" olan Bouazizi, nasıl bir devrim şehidi olarak tarihe geçti? 17 Aralık 2010 günü, bir kadın polis görevlisi tarafından aşağılanan ve copla dövülen Bouazizi, şikayet etmek için gittiği görevlilerin kendisini dinlememesi üzerine kendini yakarak hayatına son verdi. Adaletsizliğe karşı kendi canını feda etmekten çekinmeyen bir insan figürü, bütün bir Arap coğrafyasına baharın gelmesi için yeterli olur mu? Özellikle Libya'da Fransa-İngitere ortaklığında silahlandırılan muhalefet, Bahreyn'de demokrasi isteyen Şii çoğunluğun Suudi Arabistan tanklarıyla susturulması ve bu duruma kimsenin ses çıkarmaması, demokrasi kavgasının finans ve medya ayağını, demokrasinin esamesinin okunmadığı Suudi Arabistan ve Katar'ın oluşturması gibi pek çok gelişme, halk hareketlerine olan inancı fazlasıyla sarstı. Yine de, hikayeyi silahların konuşmadığı Yasemin Devrimi ile sınırlarsak, Bouazizi'nin Tunus'taki ulusal hareketin öncülüğünü yapan kıvılcımı yaktığı inkar edilemez.

2. Yılın Havva'sı: Camila Vallejo


Bu yıl Time dergisi, yılın kişisi ödülünü genel bir tanımlama yaparak protestocuya (The Protester) verdi. Dünyaya yayılan protesto eylemlerinin ciddi bir ideolojik temellendirmeye ve güçlü bir lidere dayanmaması, bu kararın alınmasında muhakkak etkili olmuştur. Ancak, bu seçimde muhalif eylemleri bir potada eritip, savunduğu sisteme karşı olan hareketleri yok sayma amacını dikkate almadan, Camila Vallejo'nun hikayesini yazamayız. Hem gelecekte muhtemelen hedef tahtasına koyacağı yeni Arap liderleri ön plana çıkarmamak, hem de ülkesinin tam kalbinde gerçekleşen Occupy hareketinin üstünü kapamamak isteyen Time dergisinin bu konudaki tavrı anlaşılabilir. Ancak, Haçlı seferleri mantığıyla tek bir odaktan hareket eden bir Batı medyasından bahsetmek mümkün değil.

Düzenin içinde muhalif olmaya çalışan sol görüşlü gazeteler, özellikle Avrupa'da belirli bir ağırlığa sahipler. Camila Vallejo ismini de, düzen içi muhalif medyanın en bilinen örnekleri olan İngiliz The Guardian ve Alman Die Zeit gazeteleri dünyaya tanıttılar. Amaçları dünyadaki öğrenci hareketlerini gündeme taşımaktı; ancak düzen gazeteleri olarak düzenin kurallarına göre oynamaları gerektiğinin de farkındaydılar. Bouazizi örneğinde olduğu gibi onlar da, öğrenci hareketini gündeme taşımak için kişileştirme yöntemine gittiler. Öğrenci hareketinin başındaki hızmalı güzelin fotoğrafı, gündem yaratmak için onlara gerekli malzemeyi verdi. Die Zeit Camila'nın fotoğrafının altına "1968'den bu yana en büyük isyan hareketi" gibi iddialı bir yorum eklemiş. Belki bu hareketin etkileri 1968 kadar hissedilmedi; ama bu kızın fotoğrafı haklı isyanın unutulmasını engelleyecek. "Siz bir kurtarıcı mısınız?" sorusuna "Saçmalık. Ben bir öğrenciyim." cevabını vererek konumunu bildiğini gösteren bu kızın Yılın Havva'sı ödülünü takdim edip, FAZ röportajından bir kesim aktaralım:

"Komünist bir geleceğe inanıyor musunuz?
Ben, biz komünistlerin bugün dünya çapındaki değişimin önemli bir bölümüne katkıda bulunabileceğimize inanıyorum. Biz demokrasiye inanıyoruz. Biz burjuvazinin demokrasisine inanmıyoruz, biz sıradan insanların demokrasisine inanıyoruz."

Fotoğraf & Röportaj Kaynağı: faz.net - Die Gesicht des Kommunismus

3. Yılın Başarı Öyküsü: "Atomkraft? Nein, Danke" Eylemleri



Fukuşima'da yaşanan nükleer facia sonrasında, Almanya kendi konumundaki ülkeler arasında oldukça radikal sayılacak bir karara imza attı ve 10 yıl içinde bütün nükleer enerji santrallerini kapatacağını açıkladı. Nasıl oldu da Merkel başkanlığındaki hükümet, programında olmamasına ve koalisyon içindeki muhalefete karşın bu kararı alma cesaretini gösterdi? Bunu yalnızca bir facianın getirdiği farkındalık olarak okumak oldukça yanıltıcı olacaktır. Açıkça söylemek gerekir ki bu karar, ekolojiyi politkanın gündemine taşımayı başaran 20-25 yıllık Yeşiller hareketinin zaferidir. Onların nükleer enerji karşıtı hareketi gündemde tutmaları ve örgütlü güce sahip olamaları, yukarıda simgesini gördüğünüz "Atomkraft? Nein, Danke (Nükleer enerji mi? Hayır, teşekkürler)" eylemlerinin güçlü bir kitlesel destek görmesini sağladı ve Merkel de kamuoyu baskısına göre hareket ederek karar verdi.

Rosa Luxemburg'un meşhur bir sözü aklıma geliyor, "Özgürlük her zaman farklı düşünenlerin özgürlüğüdür." Farklı düşünen ve değişen dünyayı iyi okumayı başaran bir politik hareket olan Yeşiller, 2011 yılında gösterdi ki, tutarlı bir muhalefet iktidarın kararlarını tam tersine çevirebilecek güce sahiptir. Demokrasinin ciddi saldırı altında bulunduğu bugünlerde, umutlanmamızı sağlayan güzel bir başarı öyküsü. Daha detaylı bir okuma için Cogito'nun 67. sayısında Aykut Çelebi'nin yazısına bakmanızı tavsiye ederim.

4. Yılın Skandalı: Şike Skandalı



Olayların başlangıcından bu yana 9 ay geçti, ortada şike olup olmadığına dair kesin bir karar yok. Ama geçen dokuz ay içinde yaşanan pek çok skandal, belki de hayatımın en büyük mutluluklarından bir kısmını bana yaşatan bu oyuna olan sevgimi büyük oranda kaybetmeme neden oldu. Basiretsiz yöneticiler, mafya babaları ve çıkar peşinde koşan değer yoksunu medya kuruluşları (buna hem digiturk hem de özel hayatın gizliliğine saygı göstermeyen gazete ve televizyonlar dahil) arasına sıkışıp kalan oyuna yeni dahil olan özel yetkili savcı ve mahkemeler de diğer aktörler kadar güvenilmez olunca, futbol içinden çıkılmaz bir sorun yumağı halini aldı. Bir ülke düşünün ki, yargısı adalet sağlamak yerine güçlünün egemenliğini sürdürmeyi kendisine görev bilsin. Suç sabit olmadan ceza başlasın, kişileri itibarsızlaştırmak adına özel hayatın gizliliği kalmasın. Yöneticileri taşıdıkları sorumluluklardan ve temsil ettikleri kurumların değerlerinden bihaber şekilde ceplerine para doldurmak için yarışırken, kurumların saygınlıklarını ayaklar altına alsınlar. İnsanlar kendi suçlarıyla yüzleşmek ve adil bir düzen kurmak yerine, uluslararası kuruluşların vereceği cezalardan kaçmanın yollarını arasınlar. Hukukta yeri olmayan saçmalıklarla olayların üstünü örtmeye kalksınlar. Başkalarının davaları üzerinden kendi ahlaklılığına dair yorum yapan boş beleş insanlar makam sahibi olup itibar görsün. Bu durumda sonucu Cem Yılmaz repliğine bağlamak kaçınılmaz: "Kimse de demiyor ki aga bu nedir?"

Not: Aman bu logoyu ligtv.com.tr adresinden aldığımı yazayım da, şike skandalında kabak benim başıma patlamasın.

5. Yılın Unutulmayanı: Ömer Lütfi Akad




"Sanatçının gününe dair sorunları görünür kılmaya dair bir sorumluluğu olduğuna inanıyorum. Bu inancım, yalnızca tarihe dair yeni bilgiler edinme veya mevcut bilgilerimi farklı bir bakış açısı üzerinden değerlendirme isteğimden kaynaklanmıyor. Bunun ötesinde yatan bir neden var ki, o da belirli bir zaman diliminde gerçekleşen olayların, günümüz dinamiklerinin de belirleyicisi haline gelebilmeleri. Çağına dair bu gözlemi yapabilen sanatçıların eserleri, bir fili tarif etmeye çalışan körler misali tartışan bizlerin, gözlerini açacak verileri sunuyorlar."

Ömer Lütfi Akad'ın Gelin filminden bahsetmeye bu sözlerle başlamıştım. Gelin'in yanına Diyet'i, Düğün'ü, Hudutların Kanunu'nu, Kızılırmak Karakoyun'u ve illa ki Vesikalı Yarim'i ekleyerek Lütfi Akad sinemasına bakalım. İşte o zaman, sadece filmlerinin tanıklık ettiği dönem üzerine değil, genel olarak Türk sineması üzerine, onun eserlerini dışarıda bırakan bir değerlendirme yapmanın ne kadar eksik kalacağını görebiliriz. Eserleriyle unutulmayacak bu dev çınarı esas ölümsüzleştirecek olan ise, onun açtığı yoldan mücadelesini sürdürecek yeni nesil sinemacılardır.

14 Nisan 2012 Cumartesi

Çocuk neden sakat abi?


O gece oturup düşündüm. "Oğlum Bekir", dedim kendi kendime. "Yolu yok, çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok, kaderin böyle. Yol belli. Eğ başını usul usul yürü yürü şimdi." O gün bugün usul usul yürüyorum işte.

Masumiyet(1997) - Kader (2006)

6 Nisan 2012 Cuma

Aaahh Belinda: Göz Yakan Şampuan



Erkek bir yönetmenin filmlerinden yola çıkarak kadınların hayatları üzerine değerlendirmeler yapmak ne kadar doğrudur bilmiyorum. Bu yazıyı kaleme alan kişi ve bir erkek olarak bu konuda yorum yapmam, “Adı Vasfiye” filminde bir kadının öyküsünün, ona göz koyan erkekler tarafından yazılmasını aklınıza getirip, keyfinizi kaçırabilir. Neyse ki bahsedeceğim filmin açılışında beliren “Bir Atıf Yılmaz Filmi” ibaresi fazla yoruma gerek bırakmıyor.

1985-1987 arası kısa bir döneme, Türk toplumunda kadının yerini sorgulayan tam dört film (Adı Vasfiye, Aaahh Belinda, Asiye Nasıl Kurtulur, Kadının Adı Yok) sığdıran Atıf Yılmaz, bu filmleriyle Türkiye’nin 80’lerdeki dönüşümüne tanıklık etmektedir. Ortak bir temaya sahip olmaları nedeniyle, filmlerin içinde birbirlerine referanslar bulunmaktadır. Örneğin, Kadının Adı Yok filminde, bir reklam firmasında çalışmakta olan ana karakterin “bu ürünü pazarlarken, aynı zamanda bir yaşam biçimini sunmanın gerekliliğine” dair yorumu, yüzündeki maskeye alışmaya çalışan bir oyuncunun hikayesinin anlatıldığı Aahhh Belinda filminin senaryosuna yön vermektedir.

Reklam, yani piyasada sahte talep yaratarak kar etme yöntemi,  kapitalizmin vazgeçilmezlerinden. Muhtemelen gazoz almaya ihtiyacınız yok; ama reklamda gazoz içmeden önce jimnastik yapan kadının hayatını yaşamak rüyalarınıza giriyorsa, işler değişebilir. Hem belirli bir yaşam biçiminin içinde kendini tanımlama, hem de ekranda beliren mükemmel insan figürü ile kendini özdeşleştirme hazzını yaşayan tüketici, ürünü almaya ikna olur. Bu anlayışla hareket eden pazarlamacıların, Belinda şampuanını akılda kalacak bir kadın imajı üzerinden satma çabaları, güzelliğiyle ilgi uyandıran tiyatro oyuncusu Serap’ın bir reklamda oynamak için teklif almasını da beraberinde getirir. İzleyiciler olarak Serap ile bu teklifi kabul etmesinin ardından rolüne hazırlanırken tanışırız.

Teklifi kabul etmesine etmiştir; ancak Serap için reklamda imajını satmak meselesi, iki açıdan sorun teşkil eder. Öncelikle, bir tiyatrocu olarak alıştığı ortamın epey dışında, etrafında profesyonel oyuncular yokken oyunculuğunu göstermek zorundadır ve bu onun konsantre olmasını güçleştirir. Öte yandan tiyatrocu arkadaşlarının eleştirilerini, umursamaz bir tavır alarak hafifletmeyi seçmiştir ki, bu tavrı da işi küçümsemesini gerektirir.  Hal böyle olunca, Serap reklam filminde rolüne pek giremeden oynamak zorunda kalır ve gözüne kaçan şampuanın azizliği ile aynada suretini gösterip kaçacağı dünyanın içine düşüverir.


Filmin geri kalanı, gerçekler ve düşlerin oluşturduğu iki dünya ve bunların arasındaki gerilim üzerinden ilerler. Bir tarafta özgür bir birey olarak yaşayan, erkek arkadaşıyla olan ilişkisinde baskın olan ve cinsel hayatını kendi tercihiyle yaşayan tiyatrocu Serap’ın dünyası, öteki tarafta ise orta sınıf ailenin annesine düşen yükümlülükleri yerine getirmekle ömür tüketen Naciye’nin gerçekleri bulunmaktadır. Bir kadının, bir erkeğin poposuna şaplak attığı “Vive les femmes” yazılı tabloların yerini, yüzleri birbirine dönük şekilde şakıdıkları varsayılan iki kuş biblosu ve düğün resimleri almıştır.

Serap’ın orta sınıf ailenin dünyasına geçişi, bir oyuncunun rolüne bürünürken kendi kimliğinden sıyrılmasının zorunluluğunu ortaya koyar. Serap’ın Naciye kimliğine bürünmesi için, belirli toplumsal baskılar ve görevler altında uysallaşması ve kendi tercihlerinden vazgeçmesi gerekir. Bu görevleri, tasarruf amacıyla çocukların karınlarını makarna ve ekmekle doyurmak, kaynana iktidarına boyun eğmek, kocasının cinsel ihtiyaçlarını gidermek olarak sıralayabiliriz. Serap film boyunca bu görevlerden kurtulmaya ve esas kimliğine ulaşmaya çalışır; ancak kurulu düzenin karşısında pes edip kocasını yatağa aldığı vakit gerçekliğine geri dönebilir.

“Aaahh Belinda” filminde, bir oyuncunun rolüne bürünürken çektiği sancılar, kadına erkek egemen toplum içinde biçilen “rolün” eleştirisiyle birlikte izleyiciye sunuluyor. Toplumun kadınlara biçtiği rolün, Naciyeler için ömür boyu sürecek bir yükümlülük olması ise, iki rol arasındaki temel farkı oluşturuyor. Naciye, Serap gibi kendi tercihleriyle yaşayan bir kadını, ancak reklamlar üzerinden pazarlanan hayat düzeni içinde görebilmektedir. Naciye’nin kendini Serap ilan etmesi üzerine kocası ve çevresinden gördüğü tepkiler, bahsettiğimiz dünyalar arasında, orta sınıf kadının özgürlük düşlerine dair bir tersten okumayı da mümkün kılar. Biraz zorlama biçimde, Serap’ın oyuncu arkadaşlarının hayatlarına dair detayları bilmesini de oyuncuların hayatını didik didik eden paparazzilere bağlayabiliriz.

Bankacı Naciye’nin hayatının gerçeklerini vurgulamak adına, komşu aile de hikayeye dahil olur. Tarık Pabuççuoğlu ve Füsun Demirel’in canlandırdıkları bu ailede, filmin açılışındaki tabloda görülen el şakasını koca karısına yapar. Kahve ikramı, çocuğun dayakla eğitimi, piknik klişeleri gibi klasik Türk ailesinin bilindik özelliklerini bu ikinci aile sayesinde gözlemleriz.

80’ler ile televizyona bağımlı hale gelen aileler, Atıf Yılmaz’ın kamerasına takılan bir başka detaydır. Kutunun içinden haberler, magazin ve futbol yansır; ama en çok yeri şüphesiz REKLAMLAR kaplar. Geleneksel aile yapısı, erkek egemen toplum yapısının baskı üreteci olarak işlevini devam ettirirken, kadınlar kendilerini ifade etmelerinin önündeki engelleri fark etmemeleri için, onlara reklamlar üzerinden hayaller satılır. Kadınlar, kusursuz güzelliğin objeleri olarak gördükleri "reklam kadınları" üzerinden egolarını tatmin edebilmek için saçlarını Belinda ile yıkamaya başlarlar ve kocalarının emirlerine amade şekilde pasif yaşantılarını sürdürürler. 80’lerle birlikte Türkiye’nin dönüştürüldüğü tüketim toplumunun, onlardan beklediği görev budur.

Atıf Yılmaz’ın, provalarını filmin içinde kullanarak selam gönderdiği Asiye Nasıl Kurtulur oyununda, Asiye’nin söylediği şarkının sözlerinin bir kısmı Türkiye’nin orta sınıf kadınları için de geçerlidir. Yoksul olmasalar da, erkek egemen dünyanın “her taraftan tıkadığı yollar”, onları da çıkışsızlığa itmektedir.