12 Kasım 2010 Cuma

Caro Liverpool formasıyla


Ben bu kızı desteklemeyeyim de ne yapayım? Fransa Açık 3. turunda izledim, yetenekli ve gelecek vaad eden bir kız derken 20 yaşında dünyanın bir numarasına kadar yükseldi. O da yetmezmiş gibi bir de Liverpool taraftarı çıktı hanım kızımız. Takımda en sevdiği futbolcu olan Fernando Torres kendisine imzalı bir forma gönderince de pek sevinmiş. Geçen yıl başladığım sezon sonu değerlendirmesine, yani "aman abla yavaş vur" serisine girişi bu fotoğrafla yapmış olayım.

11 Kasım 2010 Perşembe

Ball-boy'luktan şampiyonluğa: "Welcome Home Roger Federer"


Bir hafta önce Roger Federer'in kendi evinde dördüncü şampiyonluğunu ilan ettiği Basel ATP tenis turnuvasının çeyrek finallerini izleme şansım olmuştu. Bu yazıda, geçen haftadan aklımda kalan notları paylaşmak ve Federer'in doğduğu şehir olan Basel'deki turnuvayla olan ilişkisi üzerinden spor kültürü üzerine bir kaç görüş aktarmak istiyorum.

ATP Basel'in en önemli hikayesi elbette Roger Federer. Bugün Federer ismi tenis kortlarının sınırlarını fazlasıyla aşmış durumda. Fotoğrafı, 2000'li yılların en önemli imgelerinden biri konumunda, Michael Schumacher ile birlikte geçtiğimiz on yılın en büyük spor efsanelerinden birisi. İsmi mükemmellik, hayranlık, takdir gibi kelimeleri çağrıştırdığı için olsa gerek, küresel ölçekli pek çok şirketin reklamlarında kullanmayı tercih ettiği bir yüz. Doğduğu şehirdeki tenis turnuvasını 4. kez kazanmayı başaran majesteleri için bu turnuvanın çok daha farklı anlamlar içerdiği açık. Zaten çeyrek final maçı sonunda verdiği röportajda keyfinin yerinde olduğu her halinden belli oluyordu. Sonuçta her turnuvada korta çıkarken pek çok ünvanı sayılıyor; ama "Welcome Home Roger Federer" diye çağrıldığı tek turnuva bu. Dilerseniz Basel ATP turnuvasının bir efsanenin doğuşuna nasıl katkıda bulunduğu üzerinde biraz duralım.


Basel benim aklımda spor tarihinin en büyük efsanelerinden birini gördüğüm yer olarak kalacak; ama bu turnuvayı özel kılan, turnuvanın Federer için de aynı anlamı ifade etmesi. Top toplayıcı (ball-boy) olarak görev yaparken John McEnroe, Boris Becker, Stefan Edberg gibi tenis efsanelerini yakından izleme şansı bulmasının, Fedex'in bu oyuna aşık olmasına büyük bir katkı yaptığı aşikar. İsviçre ve Türkiye'nin başta mali olmak üzere diğer pek çok farklılığını hesaba katmadan örnekleme yapmak afaki kalabilir (sonuçta double whopper menünün 13 euro olduğu bir ülkeden bahsediyoruz); ama Türkiye'den neden dünya çapında spor yıldızları yetişmediği üzerine kafa yorarken Federer - Basel ATP örneğine göz atmakta fayda var.

Bu örnekten hareketle, ülkelerde düzenlenen uluslararası spor turnuvalarının iki temel faydasına göz atmak istiyorum. Birincisi turnuvaların genç sporculara hedef koyma imkanı tanıması. Küçük yaşlarda çocukların kendilerine hedefler koymalarında rol modellerin taşıdığı önem oldukça fazla. Konunun uzmanı olmamakla birlikte, eğitim gönüllülerinde çalıştığım dönemde konuyla ilgili kişisel gözlemler yapma şansına da eriştiğim için bu cümleyi gönül rahatlığıyla kurabilirim. Federer'in çocukluk günlerine dönersek, ball-boy olarak görev yaptığı turnuvada okuldan beş on arkadaşının onun ismini bağırmasının Roger'ın hoşuna gittiğini tahmin edebiliriz.(Arkamda oturan bir grup çocuk, ball-boy olan arkadaşları salona girince tezahürat yaptıkları için bu örneği vermeyi tercih ettim) Ama Roger'ın o turnuvadan en çok aklında kalan sanıyorum McEnroe, Becker veya bir başka efsane salona girdiği vakit salonda kopan alkış fırtınasıdır. Kendinizi o çocuğun yerine koyarsanız, Federer'in bugüne kadar bir çok başarıya imza attığı kariyerine başlamasının en önemli motivasyonlarından birisinin kendi şehrinde düzenlenen tenis turnuvası olduğunu sanıyorum siz de fark edersiniz. 5 -10 arkadaşının tezahüratından binlercesine ulaşmak bir çocuğu hedefler koymaya itmek için fazlasıyla yeterli bir sebep olsa gerek. 40 yıldır düzenlenen bir turnuva, yüzlerce top toplayan çocukta bu kıvılcımı yakıp, birinin dahi profesyonel olarak bu sporda başarılı olmasını sağladıysa başarılıdır. Hele ki Federer gibi bir efsaneyi çıkarmakta katkısı olduysa...


Turnuvaların bir diğer faydası ise bir ülkede spor kültürünün yerleşmesine olan katkıları. Bugün Federer salona girdiğinde alkışlamayı sonuna kadar hak eden İsviçreliler, aynı alkışları zamanında diğer ülkelerden gelen efsanelere de cömertçe sundukları için bugün böylesine önemli bir dünya yıldızına sahipler. Eski turnuvaları izlemedim; ama geçtiğimiz cuma günü Djokovic, Roddick gibi isimlere gösterdikleri sevgiden bu çıkarımı yapabiliyorum. Sporda başarı elde etmenin yolunun alın teri dökmek olduğunu bilen ve buna saygı duyan seyirciler, bir yandan da içten içe 30 yıl boyunca kendi efsanelerini alkışlamanın özlemini çektiler ve Federer seyircilerin bu özlemine karşılık verdi. Oyunun efsanelerine saygı duyarken aslında kendi efsanelerini yaratmak için gerekli kültürel ortamı da yaratmışlardı. Ball-boy Roger Federer, kazanacağı grand slam'lerin ardından nasıl bir takdir göreceğini çocuk yaşta anlamıştı.

Türkiye'nin büyük organizasyonlara ev sahipliği yapması ve bu organizasyonların medyanın katkısıyla kamuoyunda heyecan yaratması spor kültürünün gelişmesi için hayati denilebilecek bir önem arz ediyor. Tenis özelinde elimizde büyük bir fırsat var; çünkü 2011 WTA sezon sonu finali İstanbul'da düzenlenecek. Bu turnuvayı tenisin gelişimi için bir fırsat sayacaksak harekete geçmeliyiz; çünkü ülkenizde uluslararası bir organizasyon düzenlemek 1992 Barselona heyecanını kesinlikle yaratacağınız anlamına gelmiyor. 2010 Basketbol Şampiyonası'ndan aklınızda Rus dansçıların sahaya çıkıp çıkmaması ve "maddi manevi" tartışmaları dışında ne kaldı? Ben, ileride bir S. Williams veya Federer çıkarmak için bu organizasyonu sahiplenmenin ve heyecanını mümkün olduğunca fazla insana yaymanın önemini, Federer'in Basel'de "bir ayrı" parıldayan gözlerinde görme şansına eriştim. Umarım bir gün bizler de, örneğin İstanbul'da, bir dünya yıldızına "evine hoşgeldin" deme şansına erişiriz.

8 Kasım 2010 Pazartesi

Baba Kuzusu


"I wrote the next song in my bedroom when I was 17 years old. Then I went do dad and sang this song because he always loved listening to my new songs. After I finished my song he said 'it is going to be a big hit'. I guess he was right, 'cause the song stayed on top of the charts in ten different countries. The song's called: This is the life"

Amy Macdonald
7.11.2010 - Hamburg o2 Arena

Not: İskoç aksanıyla, r'lere vurgu yaparak okumanız tavsiye edilir

6 Kasım 2010 Cumartesi

Ş.L'de 5. Hafta Oynanacak Maçlar: İhtimal Hesapları


Şampiyonlar Ligi'nde 4. hafta maçlarının geride kalmasının ardından kupaya giden yol haritası belirlenmeye başladı. Bursaspor'un kötü performansı nedeniyle bu yıl Türkiye'de Şampiyonlar Ligi'ne gösterilen ilgide bir azalma olabilir; ama bilindiği üzere Ş.L'de gruplarını 3. bitiren 8 takım Avrupa Ligi'nde yoluna devam ediyor ve Porto beraberliği ile Beşiktaş'ın 3. tur hesaplarına başlaması Ş.L'ye ilgiyi yeniden artırabilir. Aşağıda Ş.Ligi'nin son 16'sının belirlenmesinde önemli rol oynayacak 5. hafta maçlarını seçerken, bu durumu da göz önüne alacağım. Futbolseverlerin takvimlerinde 23/24 Kasım tarihlerini şimdiden işaretlemelerini öneririm. Maçların önemini daha iyi anlamak için buraya da bir göz atmakta fayda var.

24/11 - A Grubu: Inter - Twente


Gruptaki ilk 3 haftanın ardından genel kanı, Inter'in ardından kimin ikinci olacağının grubun en önemli sorusu olduğuydu; ama Tottenham Inter'i 3-1 mağlup edip bütün dengeleri değiştirdi. Twente'nin Bremen'e karşı aldığı galibiyetin ardından bu maç gruptan çıkan takımı belirleyecek maç gibi görünüyor. Twente'nin kaybedecek bir şeyi olmaması maçı Inter için daha da gergin hale getirecek, olası bir puan kaybı da Inter için grup liderliğine veda anlamına gelebilir. Son şampiyonun grup ikinciliğine düşmesi de ikinci tur kuralarında bütün grup birincilerine gergin anlar yaşatacaktır.

24/11 - B Grubu: Schalke - Lyon

Bundesliga'da ligin dibine demir atan Schalke, Şampiyonlar Ligi'nde iyi gidiyor deniyordu ki, Hapoel Tel-Aviv karşısında alınan beraberlik bir çuval inciri berbat etti. Schalke maçı kazanırsa grup birinciliğine oturup son haftayı bekleyebilir; ama olası bir puan kaybı gruptan çıkmak için son hafta Benfica'yı yenmeleri gerekecek. Lyon'da grup birinciliğine doğru emin adım giderken Benfica mağlubiyetiyle işleri yeniden zora soktu ve bu maç daha da önemli hale geldi.

24/11 - C Grubu: Rangers - Manchester Utd.

Açıkçası yukarıdaki maçlara göre çok da önemli olmayan bu maçı her gruptan bir maç bulunsun düşüncesiyle buraya aldım. Bursa'nın Valencia deplasmanında sürpriz yapma ihtimalini daha zayıf gördüğüm için de İskoç hocaların çekişmesini tercih ettim. United'ın olası bir ikinci takımla çıkma ihitmali Rangers'ın galibiyet ihtimalini yükseltebilir ve düşük olasılıkla gelecek olan bu galibiyet son hafta ManU - Valencia maçını bir anda önemini artırır. Rangers galip gelemez ise grubun şu andaki sıralamasının değişmesi zor görünüyor.

24/11 - D Grubu: Rubin Kazan - Kopenhag


Kopenhag'ın geçitiğimiz hafta Barcelona'dan koprardığı puan bu maçın önemini azalttı; çünkü Rubin'in galibiyetinde dahi son haftaya Kopenhag bir puan farkla önde girecek ve Rubin'in son hafta Barcelona'yı yenmesi gerekecek. Ama şu son cümleyle Gökdeniz geçtiğimiz sezon attığı golü hafızalarında canlandıranlar, şüphesiz "Neden olmasın" diye akıllarından geçirmişlerdir. Ben de hafızamda bu çağrışımı yaptığım için bu maçın sonucuna bakmakta fayda var diyorum.

23/11 - E Grubu: Basel - Cluj

"Burada Şampiyonlar Ligi'nden bahsediyoruz, bu iki takımın maçının ne önemi olabilir?" diye soranlara hak vermekle birlikte, gerekli izahat için bana bir saniye ayırmalarını rica ediyorum; çünkü bu maçı yazarken tek derdim UEFA'daki olası eşleşmeler değil. Basel'in burada alacağı galibiyet, Roma'nın Bayern maçından puansız ayrılması halinde onları son hafta öncesi grupta ikinci sıraya taşıyacak. Bayern'in Alman disiplini ile Roma ile oynyacağı formalite maçına asılacağını varsaydığımızda bu iki sonuçta muhtemel gözüküyor ve son hafta bu grup yangın yerine dönebilir, aklınızın bir köşesinde bulunsun.

23/11 - F Grubu: S. Moskova - Marseille

Gruplarda henüz oynanacak iki maç olduğu için, bundan önce değerlendirdiğim maçlarda diğer maçın skorunu da göz önünde tutmak zorundaydım; ama bu maçta öyle bir durum yok. Chelsea ve Zilina'nın öngürülen pozisyonlarını almasının ardından bu maç eleme turunun rövanş maçı halini aldı. Kazanan turu geçer, beraberlik Spartak'a yarar ve grubun ikincisi ve üçüncüsü bu maçta belli olur.

23/11 - G Grubu: Auxerre - Milan


İki Inzaghi golüyle önemli bir zafer kazanmak üzere olduğu Real maçının son dakikalarında yedikleri gol Milanlılara pahalıya mal oldu. Artık grupta üç takımın ikinci tur bileti için kıyasıya bir kapışmasını izleyeceğiz. Yine de iplerin Milan'ın elinde olduğunu ve bu maçı kazandığı takdirde ikinci turu da yüksek ihtimalle garantileyeceğini ekleyelim.

23/11 - H Grubu: Braga- Arsenal

Soru sever arkadaşların " Arsenal bunlara 6 atmadı mı kardeşim, bu maç neden bu kadar önemli?" diyerek yeniden karşıma çıktıklarının farkındayım. Ama Arsenal'in 5 attığı Shakhtar'a ikinci maçta yenildiğini ve Braga'nın gruplara gelirken Sevilla'yı elediğini bir kenara not düşelim. Braga'nın gruptan çıkma ihitmali için çok önemli bir maç olacağını sanmamakla beraber, Arsenal'in olası puan kaybınının Shakhtar'ı grup liderliğine taşıması ve Arsenal'in ikinci tur kurasını karıştırma ihitmali maçı önemli kılıyor.

Yapma Be Amca!



Malumunuz olduğu üzere dün ölmeden önce yapılacaklar listemdeki "Roger Federer'i aktif tenis hayatı sırasında canlı olarak izlemek" maddesinin üzerini karalamak için Basel'deydim. (Meraklsına Not: Hayır, öyle bir listem yok. Girizgah olsun diye yazdım.) Gece çıkılan tren yolculuğundan dolayı oldukça yorgun olduğum için iki maç arası uyuklasam mı diye düşünüyorken, Majesteleri'nin antrenman yapmak için 15 dakikalığına korta inmesiyle bir anda canlanıp, bir fotoğraf alabilmek için tribünlerin en ön sırasına doğru koşturdum. İtiş kakıştan kurtulup çekebildiğim fotoğraflar istediğim gibi olmadı. Zira bildiğiniz gibi tenis maçlarında ön sıralar tamamen localardan oluştuğu için kortla sıradan izleyici arasında belirli bir mesafe vardır. Hal böyleyken iyi bir fotoğraf için tek şansım localardan biriyle göz göze gelip "Bitte, bitte" diye yalvarmaktı. Ben de öyle yaptım ve feryadımı duyan Credit Suisse locasındaki amca benim telefonu alıp ön sıradan fotoğraf çekmeye razı oldu. Oldu olmasına; ama çektiği fotoğraflar maalesef yukarıda gördüğünüz ikili. Hadi yukarıdaki fotoğrafta iyi niyetliydin; ama Federer'in saçını düzelteceği tuttu. Peki ikinci fotoğraf nedir be amca? Ben Hamburg'dan Basel'e 800 km yolu Roger'ın sırtının fotoğrafı için mi teptim? "Ben sana Credit Suisse'de loca sahibi olacak kodamanlığa erişemezsin demedim; fotoğraf çekemezsin dedim" özlü sözünü bu amcaya ithaf eder, her şeye rağmen beni duyduğu ve fotoğrafı çekerken emek harcadığı için kendisine teşekkür ederim. Basel notlarını ayrı bir yazıda bulabilirsiniz.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Rüya Gerçek Oluyor #2


Fazla söze gerek yok. 5 Kasım 2010 cuma günü bana tenisi sevdiren adamı korta çıkarken avuçlarım kızarıncaya kadar alkışlama şansına erişeceğim. Basel'deki ATP turnuvasının çeyrek finaline kalmak majesteleri Federer için önemsiz bir başarı; ama bu başarı benim o gün için aldığım bileti ömür boyu saklamamın yegane sebebi olacak. İleride çocuklarım bileti sorduklarında Hıncalvari şekilde "Ben zamanında Federer'i seyretmiş adamım, bugünkü tenisçilerde iş yok" demenin hazzını yaşayacağım. Djokovic, Roddick, Berdych, Nalbandian gibi önemli isimleri de izleme şansım olacak; ama döndüğümde yazacağım yazıda onlardan bahsetmez isem, beni bu seferlik affetsinler.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Last Flowers - Radiohead



appliances have gone berserk
i cannot keep up
treading on people's toes
snot-nosed little punk

and i can't face the evening straight
you can offer me escape
houses move and houses speak
if you take me there you'll get relief, relief, relief, relief

and if i'm gonna talk
i just want to talk
please don't interrupt
just sit back and listen

cos i can't face the evening straight
you can offer me escape
houses move and houses speak
if you take me there you'll get relief, relief, relief, relief
relief, relief

it's too much, too bright, too powerful
too much, too bright, too powerful
too much, too bright, too powerful
too much, too bright, too powerful

3 yıldır mp3 çalarımda saklı duran hazineyi keşfetmiş olmanın hüznünü ve sevincini aynı anda yaşıyorum. Belki de hüznün gizli sevincini yaşıyorum, hani Radiohead dinleyince hissettiğiniz türden. Please don't interrupt, just sit back and listen