27 Ekim 2010 Çarşamba

Acı Kaybımız


Yaptığı bütün tahminleri tutturmasıyla futbol dünyasını hayrete düşüren çok bacaklı dostumuz ahtapot Paul'ü kaybetmiş bulunuyoruz. Külleri İspanya'nın Carballino şehrinde bir müzede saklanacak olan Paul, maçları önceden tahmin edebilmesinin sırrını da yanında götürerek aramızdan ayrıldı. Sevenlerinin ve tüm uluslararası futbol camiasının başı sağ olsun.

Schuster Ne Oynatıyor?

Kayıp bir yıl olarak geride bırakılan 2009-2010 sezonunun ardından önemli transferler ve yeni bir hocayla anlaşan Beşiktaş yeni bir yola gireceğini belli ediyordu. Yaz aylarında Schuster'in özellikle Real Madrid'de oynattığı diziliş üzerinden Beşiktaş'ın geleceğini ön görmeye çalışıyorduk; ama takımı görmeden yorum yapmak biraz boşa kürek sallamak anlamına geliyordu. Şimdi aradan geçen 3 ay içinde elimizde pek çok veri birikse de, gerek sakatlıklar gerekse farklı dizilişler yüzünden pek çok Beşiktaşlının kafası yazın olduğundan çok daha karışık görünüyor.

Bunun üzerine bir de defansın önde kurulmasından ve Schuster'in gerek futbolculuk dönemindeki şöhreti, gerekse teknik direktörlük kariyerinde Real Madrid'de şampiyonluk görmesinden dolayı bilinç altında yapılan eşleştirmelerle gelen "Rijkaard gibi mi olacak?" tartışmasını eklediğimizde durum iyice arapsaçına dönüyor. Modern futbol, hücum futbolu ve önde baskı gibi cilalı kavramlar temelsiz şekilde yorumlara aktarılıyor ve bu durum yenilgilerle zayıflayan sinirlere yapılan fazla yükleme nedeniyle ortamı gerginleştiriyor. Sonuç olarak da bizi çözümsüzlüğe sevk ediyor. Bu yazıda bir dakikalığına kafamı akvaryumdan çıkarıp Schuster'in üç ayda futbol felsefesi adına yaptıklarını incelemek ve sorunun kaynağına dair kendimce bir tespitte bulunmak isityorum.

Bugün modern futbola ait olduğunu iddia ettiğimiz dizilişler 1990'larda ofsayt kuralında yapılan değişiklerden (pasif ofsayt ve aynı çizgideki oyuncunun ofsayt olmaması)sonra ortaya çıkmıştır. 4'lü defanstan sonra futbolun ikinci miladı ofsayt kuralındaki değişiklikten ötürü genişleyen aktif alanı etkili kullanma ile ilgilidir. Yeni dizilişlerin pek çoğu da 4-4-2 ve 4-3-3'ten türemişlerdir; ancak 4-4-2'nin 90'lar öncesi sabit versiyonunu İngiltere dışında kullanan takım kalmamasının nedeni, alanı daha iyi savunabilmek için sahayı 4'e bölen 4-2-3-1, 4-3-1-2 gibi sistemelerin tercih edilmesidir. Dünyanın en iyi box-to-box orta sahaları Gerrard ve Lampard'a sahip olan İngiltere'nin sistemi, aktif alan oyuncuların kontrol edemeyeceği kadar geniş olduğu için çalışmamaktadır. Dizilişi açıklamaya çalışırken üç veya dört rakam kullanmamızın nedeni çift ön libero, klasik on numara veya santrafor, kanat kullanımından ziyade, savunma bloklarını kaç hatta kurduğunuzla ilgilidir. Beşiktaş'ın önde Quaresma veya Nobre'yle başlayan, ön alanda Ernst ve(ya) Necip'le devam eden, arkaya geçen toplarda ilk olarak Aurelio, Fink (Necip - Ernst- Guti orta sahasında ise Ernst) sonrasında ise stoperlerin tmeelini oluşturduğu diziliş 4 bloktan oluşmaktadır ve bu nedenle sistemi 4-4-2 veya 4-3-3 diye açıklamak biraz yanlış olur. Tamamen yanlış değil, sonuçta bütün dizilişler 4-3-3 ve 4-4-2 türevi; ama modern futbolda dört bloktan bahsetmemizin nedeni bu, ön libero yaratıcı orta saha vs. önemli değil. Dizilişin geri kalanının belirlenmesi için tabii ki önemli; ama 3 ve 4 rakamlı sistemeleri birbirinden ayıran temel olarak oyunu kaç alana böldüğünüzde yatar.


Benzer şekilde Nobre ve Bobo'nun yan yana oynaması da hücum hattına her zaman 1 yerine 2 yazmamızı gerektirmez. Eğer Nobre Porto maçında olduğu gibi hücum presi beklere yapıyor, Bobo'da oyun boyunca merkezdeki görevinden ayrılmıyor ve takım onun etrafında diziliyorsa bu yine merkez forvetli sistemdir 4-2-3-1 sonundaki 1'de merkez forvetle oynadığınız anlamına gelir. Kayseri'de şartlar gereği sahaya sürdüğümüz takım dışında Schuster geldiğinden beri (ve hatta Real Madrid'de de) merkez forvetli ve alanı (Rijkaard'dan farklı olarak) 4 savunma hattına bölen dizilişleri tercih ediyor, bu nedenle dizilişi asimetrik 4-2-3-1 olarak adlandırıyorum. Ama birisi dizilişi izah edip 4-1-2-3 veya 4-2-1-3 olarak da adlandırabilir. Bir başka örnek vermek gerekirse Schuster Real'deyken de Raul ve Van Nistelrooy aynı anda sahadaydı; ama sistem merkez forvet etrafında (ve 4 savunma hattı olarak) kurulduğu için gerek İspanya'da gerek (bahsettiğim Champions dergisi gibi) UEFA kaynaklarında diziliş 4-2-3-1 olarak adlandırılıyordu. Barca'nın, Rijkaard'ın ve Hollanda ekolünün 4-3-3'ü ise hücumda oyuncuların pozisyonlarının sabit olmadığı dizilişleri anlatmak için kullanılıyor.

Taktik dizlişte rakamlara fazla takılmanın lüzumu yok, önemli olan sistemin felsefesi ve Schuster bunu başından beri değiştirmedi. Savunmada önde baskı yaparak rakibi dengesiz yakalama ve hücumda alanı enlemesine genişletip topla oynama becerisine sahip bir merkez oyuncunun etrafında rakibi dengesiz yakalama üzerine kurulu bu sistem. Forvette Quaresma veya Nobre'nin olması dizilişi değiştirmiyor, merkez santrafor hep Bobo (Brezilya'nın Fabiano - Robinho ikilisi gibi, forvet sayısı iki ama hücum tek forvet düzenine göre şekilleniyor) ve Nobre veya Q7 rakibin bekine pres yaparak 4 kademeli baskıyı başlatıyor. Enlemesine genişlemek için hücuma iki bek birden katılıyor ve defansta orta sahanın önünde oynayan isim kalıyor.(Aurelio, Fink veya Ernst) Bu anlamda 4-2-3-1 veya 4-3-1-2, 4-1-2-1-2 adlandırmaları farklı taktik anlayışları getirmiyor.

Guti'nin yokluğunda merkezde oyunu kuracak Tabata ve Onur verimli olmadı, bu çözülebilir bir sorun. Ama Quaresma geldiğinde dahi takımın kalanı hücumda bu kadar hareketsiz kalırsa sonuca gidemeyiz. Hücum hareketsiz olduğu takdirde "Oynamak için pres yapmayan, pres yapmak için oynayan" takım görüntüsü veriyoruz. Dediğim gibi istediğiniz dizilişi yazın, sonuçta oyun felsefesini değiştiren bir durum yok ve sistemde arıza çıkaran hücumdaki hareketsizlik. Beşiktaş'ın rakamlara ve isimlere boğulan tartışmalardan çok bu hareketsizliğe nasıl çözüm getirebileceğine dair çözüm arayışlarına ihtiyacı var.

25 Ekim 2010 Pazartesi

AI a.k.a the Answer


İnanasım gelmiyor ama kaynaklar "Allen Iverson Beşiktaş'ta!" diyor. Allen ıverson, nam-ı diğer The Answer bizim Beşiktaş'ta. 2001 NBA MVP, 4 kez sayı kralı, 11 kez all-star, Hall of Fame'e girmesi kesin; ama tüm bunların ötesinde dizlere uzanan şortlar, cornrows saçlar, dövmeler ve aksesuarlarla Jordan sonrası NBA'in adeta yaratıcısı olan Allen Iverson Akatlar'da cross-over yapacak, hem de Beşiktaş formasıyla. NBA'de steps kuralını bile değiştirtti bu adam. Türk spor tarihinin en büyük transferi olur, bir daha yanına yaklaşan olur mu onu da bilmiyorum açıkçası. Gelsin hiç bir şey oynamasın, sadece o formayı giyip bir cross-over yapsın bir de rakip potaya trade-mark turnikelerinden birini bıraksın yeter. Üniversitedeki bar kavgalarından annesiyle olan özel ilişkisine, kıyafetleri yüzünden aldığı cezalara, amerikan futbolu ile basketbol arasında yaptığı seçime kadar yüzlerce satırlık bir yazıyı hak ediyor Iverson; ama şu an olayın şokundan daha fazla yazmam imkansız. Geçen yıl Aralık ayında Philly'e döndüğü için sevindiğim adam Beşiktaş'a geliyor, buna sevinmek denemez ki artık. Ben Türkiye'ye dönene kadar tüketmeyin o 3 numaralı hummel formaları, o bana yeter.

22 Ekim 2010 Cuma

The Social Network: Yeni çağın milyarderlerinin "profili"


Filmi görmeyenler için ilk notu düşmekte fayda var: Bu film facebook nasıl kuruldu sorusunun gerçeğe en yakın cevabını aramıyor. Ama giriş cümlesine bakıp hayal kırıklığına uğramayın; çünkü bu filmde ana hikayeden daha fazlası var. Peki, Fincher facebook'un kuruluşunu değil de neyi anlatmak istiyor? Bu yazının amacı da zaten bunun üzerine kafa yormak. Filmi izlemeyenler için yazının bundan sonrası can sıkıcı olabilir, zira filmin içeriğine dair pek çok konu da aşağıda yer almaktadır.(Elin Amerikalısı olsa spoiler deyip işin içinden çıkıverirdi.) Filme gidip gitmeme konusunda kararsız olanlara da kendi adıma Inglourious Basterds'dan bu yana gördüğüm en iyi Amerikan filmi olduğunu söyleyebilirim. Tabii karar yine sizlere ait.

The Social Network, 5 (aslında 4; çünkü birinden iki tane var)karakter üzerinden Amerika'nın ve Dünya'nın yeni zenginlerinin, yani yeni güç sahiplerinin muhtemel profillerini inceliyor. Takım elbise ve kravatları bir kenara koyup, yatırımcılarla yapılan görüşmelerde uyuyakalıp, kartvizitine "I'm CEO,bitch" yazdıran Mark Zuckerberg ve onun yolundan gitmesi muhtemel yeni milyarderler nasıl bir profile sahip olacak, bu sorunun cevabı aranıyor.


Bu soruyu yanıtlamak için önce esas oğlanımız Mark Zuckerberg'in karakterini incelemeye almalıyız. Harvard'da bilgisayar mühendisliği okuyan ve bu işten anladığını gösterircesine hacker'lık da yapan Mark Zuckerberg'i tanımak için, filmin başlangıcında Mark'tan ayrılarak, bu bilgisayar kurdunda facebook'u kurma motivasyonunu bilinçsiz bir şekilde oluşturan Erica arasında geçen diyaloga bakmakta fayda var. Bu diyalog önemli; çünkü konuşmanın sonunda gelen ayrılıkla birlikte Mark'ın kafasında facebook'u kurma ve kendisini (Erica'ya) ispat etme isteği oluşuyor. Daha önce soyut olan kendini kabul ettirme motivasyonu Erica ile birlikte somutlaşıyor ve bu durum süper zeka Mark'ın harekete geçmesini sağlıyor.

MARK
It’s about exclusivity.

ERICA
God… what is?

MARK
The final clubs. And that’s how you distinguish yourself. The Phoenix is the most diverse. The Fly Club, Roosevelt punched the Porc.

ERICA
Which one?

MARK
The Porcellian, the Porc, it’s the best of the best.

ERICA
I actually meant which Roosevelt.

MARK
Theodore.

ERICA
Okay, well, which is the easiest one to get into?

MARK
Hm.

ERICA
What?

MARK
Why would you ask me that?

ERICA
I was just asking.

MARK
You asked me which one was the easiest to get into because you think that’s where I have the best chance.


Konuşmadaki tavrından Mark'ın kenidini ispat etmeye ne kadar muhtaç olduğu anlaşılıyor. İlk andan itibaren ayrıcalıklı olmanın peşinde koşan bu karakterin girişimciliğinin arkasında yatan hırsını henüz ilk sahnede anlıyoruz. Bu noktadan itibaren Mark bize megalomanlığı nedeniyle kız arkadaşından ayrılan, sosyal ilişkiler kurmakta zorlanan, çevresi tarafından sıkça "asshole" olarak nitelenen bir süperzeka olarak tanıtılıyor. Bunları bir kenara koyduğumuz vakit ise, sosyal hiyerarşinin en üst basamaklarında yer alanların (Vinkelwoss kardeşler) dahi hayal etmekte zorlandıkları seviyelere çıkmayı ve milyarder olmayı başarıyor. Kar kış demeden giydiği terlikleri ve polarıyla, takım elbiseli gençlerin dünyası olarak görülen Harvard'daki bütün öğrencilerin hayallerinin dahi ötesine geçebilen yegane isim Mark Zuckerberg. Başlangıçta ayrıcalıklı olmak için bir yol olarak gördüğü Phoneix Club'ı satın alıp kendi ping pong salonuna çevirebileceğini söylediği konuşma geldiği noktadan dolayı yaşadığı tatminin açık göstergesi. Özetle Mark Zuckerberg, sempati besleyeceğiniz bir kişilik değil ve bu durum filmi Hollywood klişelerinden ayırıyor. Yalnız kahraman sürekli olarak sadakat, karşındakilere saygı duyma gibi etik değerler üzerinden sorgulanıyor, en azından Fincher seyircisinin bu sorgulamayı yapmasını bekliyor. Bu rolde Jesse Eisenberg'den oldukça iyi bir performans görüyoruz ve bunun filmin başarısına büyük bir etkisi var.


Yeni zenginlerin sorgulanması elbette bu tek karakter üzerinden yapılmıyor, ona yardımcı olan 3 karakter daha var. Öncelikle "I was your only friend" cümlesiyle akılda kalan Eduardo Severin'den bahsedelim. Harvard ekonomi mezunu olmasına karşın, girişimcilik konusunda yanındaki cevheri fark edemeyip hala Phoneix Club gibi toplumda bazı sınıfsal ayrıcalıkları elde etmek için tavuk besleme, kış soğuğunda donla bekleme gibi hiyerarşik olarak sisteme girenlerin ezildiği yapılarda şansını zorluyor. Victoria's Secret' 5 milyon dolara sattığı için intihar eden adam örneğindeki gibi iyi bir işi olacak belki ama gerekli dikkate ve belki de hırsa sahip olmadığı için kaybediyor. Senaryonun dayandığı kitabın yazılışı sırasında Eduardo Severin ile görüşülmüş; bu da hikaye boyunca bu karaktere sempati beslememizi bir nebze açıklıyor. İkinci yardımcı karakterimiz Sean Parker ise vasıfsız bir parti çocuğu; ancak Amerikan rüyasının altın kuralı olan girişimcilik ruhuna sahip. Onun kaybettiği nokta ise başta da değindiğimiz vasıfsız parti çocukluğunun getirdiği hataya müsait kişiliği. Halkayı tamamlayan "Winklevii" kardeşler ise zenginlik için gerekli sosyal statüye ve kazanmak için gerekli hırsa fazlasıyla (kürek takımı) sahipler; ancak onlar da kaybetmeyi akıllarına getirmedikleri için kaybediyorlar.

Filmden kişisel olarak çıkardığım sonuç, önümüzdeki yıllarda kurulacak olan yeni burjuvazinin artık melon şapkalar ve takım elbiselerle temsil edilmeseler dahi, ben-merkezci ve açıkgöz tavırlarıyla kolaylıkla akranlarının arasında fark edilecek olmalarıdır. Bunu bir kenara koyup, filmin son sahnesi üzerinde de biraz duralım. Dünyanın en genç dolar milyarderi Mark Zuckerberg'in filmin sonunda eski kız arkadaşı Erica'nın onu facebook üzerinden arkadaş olarak kabul etmesini beklemesini nasıl yorumlamalıyız? Yalnızlık mı? Mark, dünyanın en genç milyarderi olmayı başarmış ama hala iktidarından emin değil mi? Fincher'ın parayla saadet olmaz mesajı mı?


"Facebook'un sahibi'nin gerçek arkadaşı yok." Sanıyorum bu ironik cümleyle Fincher'ın anlatmak istediği pek çok şey var. Gerçek hayatta insanlarla iletişim kurmakta zorlanan Mark Zuckerberg'in sanal ortamın en popüler sosyal paylaşım sitesini kurmasının tesadüfi olmadığının altı çiziliyor. Gerçeklik üzerinden kendi yeteneğini ispatlayamayan Zuckerberg, sanal alem yardımıyla dünyanın en zenginleri listesine girmeyi başarıyor; çünkü kapitalist düzende aynı onun gibi milyonlarca kişinin hayatın gerçeklerinden kaçmaya (bazen internet, bazen seks ve partiler yoluyla) ihtiyacı var. Mark'ın facebook'u kullandığını gördüğümüz tek sahnede düştüğü yalnızlığın tesadüfi olmaktan ziyade bir gerçeklik-sanallık tartışması yaratmak için tasarlandığına inanıyorum.

İki dava süreciyle ilgili ciddi ve sıkıcı olması öngörülebilir bu film, Fincher'dan görmeye alışmadığımız biçimde çok diyaloglu, hızlı tempoda ve sıcak tonlarda ilerliyor. Fincher'ın, Seven'da yataktan fırlayan yarı ölülerin karanlık tonlarından üniversite partilerinde öpüşen kızlara yaptığı geçiş şaşırtıcı gelebilir; ama iki dava üzerinden yapılan geri dönüşlere (flash back), yönetmenin Seven ve Zodiac gibi filmlerindeki gibi olaylara dayanarak ilerleyen kurgularından oldukça aşinayız. Filmin başarılı kurgusunu överken 4 karakter üzerinden ilerleyen senaryonun yazarı Alan Sorkin'in de hakkını vermem gerekiyor. Fincher bu sağlam senaryonun üzerinden ustalığını göstermiş. Kendi adıma California'daki gece kulübü sahnesini ve Zuckerberg'in facemash projesiyle Harvard'daki partinin çapraz kurgulandığı sahneye bayıldım. Ayrıca, dava sürecinden facebook'un kuruluş hikayesine yapılan bütün geçişlere özellikle dikkat etmenizi öneririm; çünkü pek çoğu usta işi olduklarını belli eder cinsten.


Filmle ilgili eklemek istediğim son not ise izleyenlerin filmin kurmaca olduğunu akıldan çıkarmayın ve Fincher'ın Zuckerberg'in kişisel hikayesi kadar (hatta belki de daha fazla) yeni dönemin muhtemel güç sahipleri hakkında akıl yürütmek istediğini görmesini istemek olacak. Örneğin, Fincher konusuna değinirken stereotiplerden fazlasıyla yararlanıyor. Asosyal ama kafası çalışan bir inek, Amerikan gençlik filmlerinden fırlama iki kabadayı(tabii Harvard'ın kabadayısı bile ayrı bir centilmen) ve paranın kokusunu alan alemci bir çocuk karakterler kurmaca değilse bu kadar kolay yanyana gelemezler.

Zamanın ruhunu yakalayan The Social Network'de, sanatçının çağına bakma sorumluluğunu layıkıyla yerine getiriyor Fincher. Bu "zeitgeist" yaratımı, aynı zamanda Facebook'un kullanıldığı yegane alan.(relationship status, wall, vs.) 5 yıl öncesini anlatan bu hikayenin bir de kitaptan uyarlama olması internet tabanlı hayatımızın nasıl hızlı yaşandığının bir kanıtı adeta. O vakit ben de zamanın ruhuna uygun hareket edip film için "like" diyerek başparmağımı havaya kaldırıyorum.

21 Ekim 2010 Perşembe

Beşiktaş 1-3 Porto: Şapkayı Önümüze Koyma Vakti


Almanya'da 90 dakikasını izleyebildiğim ilk maç bu olduğu ve haftalardır yazamadığım pek çok detay da biriktiği için bu maç yazısı genel bir değerlendirmeye kayacak. Zaten Beşiktaşlı oyuncuların yaptığı basit iki hatanın skor üzerinde ciddi etkisi bulunduğundan, maçı ikinci plana atmak daha doğru bir tercih olacaktır. Rakamlar arasında kaybolmamaya dikkat ederek ve haddimi aşarak Beşiktaş'ın sürekli değişen taktiği üzerine bir iki kelam etmek niyetindeyim.

İzlediğim kadarıyla Schuster'in maçın skoruna göre değişiklik yapmayı seven, müdahaleden çekinmeyen bir yapısı var. Elindeki alternatifler üzerinden oluşturulabilecek en iyi takımı kurup sahaya sürmeyi, rakibe göre takım kurmaya tercih ediyor. Bu iki cümleden çıkarmamız gereken sonuç Schuster'in belirli bir taktiksel dizilişten çok belirli bir felsefeye bağlı kalmaya çalıştığıdır. Schuster, Dünya Kupası'nda açıkça görüldüğü gibi dünyanın yeni trendi olan 4-2-3-1 dizilişinin "pres yaparak topu çal, kazandığın topu etkili kullan" felsefesini benimsiyor. Guti ve Quaresma'nın yokluğunda 4-2-3-1'den vazgeçip çift forvetli bir sisteme geçtiğini görüyoruz; ama moda tabirile "defansif hücumcu(defensive forward)" Nobre'nin varlığı Schuster'in temel felsefesi hakkında bize önemli bir bilgi veriyor.


Her daim okumaya özen gösterdiğim ve referans olarak da bolca kullandığım Champions dergisinin bu ayki sayısında 4-2-3-1 trendi üzerine oldukça açıklayıcı bir yazı var. Yukarıda ana fikrine değindiğim 4-2-3-1 sisteminin kurucusu olan Juanma Lillo'nun sistemi nasıl açıkladığını görelim:(çeviri şahsıma aittir)

"Niyetim baskı yaparak topu ön alanda çalmaktı. 4-2-3-1, dört forvetle oynamak için bulabildiğim en simetrik yoldu. Önde forvetlerin olmasının getirdiği büyük avantajlardan biri forvetlerin önde olması orta saha ve defansın da öne çıkmasını sağlıyordu, yani bu durumdan herkes yararlanıyordu."

"Ama (bu sistem için) mutlaka doğru oyunculara sahip olmanız gerekir. Oyucular oldukça hareketli olmak ve topu kazandıkları zaman oynamak zorundalar. Unutmayalım ki oynamak için baskı yapıyorlar, baskı yapmak için oynamıyorlar.(You have to remember that they're pressuring to play, not playing to pressure)"


Şimdi bu sözler üzerinden Porto maçına dönelim ve bireysel hataları bir kenara koyup neyin eksik olduğu üzerine kafa yoralım; ama öncesinde yukarıdaki sözlere bir ekleme yapmak istiyorum. Topu kazandıkları zaman oynayan ve hareketli oyunculardan oluşan bu ideal takımın aynı zamanda uyumlu hareket etmesi gerekiyor. Bu ekin ardından yukarıdaki cümlelerin satır başlarını ayırarak maç yorumuna geçebiliriz.

Beşiktaş'ın bu sezon kullandığı sistemin vazgeçilmez unsuru önde baskı kurmak. "Ağır defansla önde oynanmaz" gibi yüzeysel yorumları bir kenara bırakalım. Eğer öndeki oyuncularla baskıyı başlatıp orta sahada gerekli alan paylaşımını yapabiliyorsanız rakibin arkaya etkili top atmasını önleyebilirsiniz. Beşiktaş'ın bu konuda genel olarak iyi iş çıkardığını ve Hulk'ın Hakan'dan seken şutu dışında orta sahanın geçilmediğini gördük.


Buna karşın maçı 3-1 kaybetmemizin nedenini bireysel hatalarla birlikte Lillo'nun son cümlesinde aramamız gerekiyor. Baskıyı oyunu oynamak için kuruyorsunuz, eğer baskının getirdiği başarıyla kazanılan topu etkili kullanacak ayaklara sahip değilseniz bu başarının bir anlamı kalmıyor. Zira hareketli olmanız, takım olarak uyumlu olmadığınız takdirde size bir avantaj sağlamıyor. Futbolda sonuca gidebilmenin belirleyici olduğunu, ikinci yarının ilk on dakikasında 10 kişi kalan Porto'ya kurulan baskının sonuçsuz kalması ve Zapo'nun hatasının skoru 2-0'a getirmesiyle bir kez daha gördük. Zaten oyun salt baskı kurmak için oynansaydı Nobre, Bobo'dan daha değerli bir santrafor olurdu.

Oynanan açık futbol ve bireysel hataların sıklığı gözleri defansa çevirse de, yukarıdan da anlayacağımız gibi bu sakatlıklar dönemindeki esas sorun hücum hattında yaşanıyor. Sezon başında Beşiktaş ile ilgili yazdığım ön değerlendirme yazısında hücuma yerli takviyesi yapılması gerektiğini söylemiştim. Hücumcu istemememin nedeni bugünkü gibi rotasyonun daraldığı günlerde kanatlarda sıkıntı yaşamamaktı; ancak şu anki sorunlu görüntüden alternatif hücumcu ile çıkmamız biraz zor. Beşiktaş'ın üst üste mağlubiyetlerle gelinen noktadan kurtulmak için sistem içi çözümlerin yanında biraz sihir üretmeye de ihtiyacı olduğu açık. Belki bu kadar taktik yazısının üstüne hoş durmayacak; ama bugün geldiğimiz noktada Quaresma ve Guti'nin sisteme katkısından çok bu sihir üretimini aradığımı itiraf etmem gerekiyor. Bahsettiğim sihri takımının üçüncü golünü çatala takarken kullanan Hulk'ın da Q7 gibi üç yıl içinde İnönü'ye daimi ikamet adresi haline getirmesini ümit ediyorum.(Not: Bu adamı Japonya liginde bulan scout'a da Altın Top misali özel bir ödül vermek gerek.)

20 Ekim 2010 Çarşamba

Kendini Bulmaya Başlayan Bir Takım


Alexander Moodle'a bir hoşgeldin (ya da hoşbulduk :) Uzun zaman eksik kalan Fenerbahçe yazıları daha bir dolu artık. ) selamı çakarak bir kaç not yazmak istedim Fenerbahçe-Konyaspor maçıyla ilgili. Fırsat olup dökemedim, yazdığım bir kaç anektodu.

İlk söylemem gereken şey, heralde takımın ideal kadrosuna geç de olsa kavuşmuş olduğuydu. Önceliği Mehmet Topuz'un mevkisini vermek istedim; zira sokaktan herhangi birini çevirsen şu an bulunduğu pozisyonda oynaması gerektiğini söylerdi bize. Aykut Kocaman olmaya gerek yok, bunu keşfetmek için. Ayrıca Konya galibiyetinin çok abartıldığını düşünüyorum. Maçın kazanılmasındaki birinci etken Fenerbahçe'nin fizik üstünlüğü oldu, bence. Konyalı oyunculara bakıyorum, özellikle Veli ve Adnan dikkatimi çekti; hiç mi salonda çalışma yapmamış, bu oyuncular? Demin sokaktan çevirdiğim kişi bunlardan daha fiziklidir, kanımca. Maçın ilk dakikalarında ise Konyaspor'un sıkı savunmasından kaynaklı uzun süre şut hanesinde "0" vardı, Fenerbahçe'nin. Bir de bu sene anlaşıldı ki Fenerbahçe'yi kanatları uçurucak. Stoch-Dia ikilisi devreye girdi, bu sıkıntılı anlarda ve özellikle Anadolu maçlarında Fenerbahçe'yi sırtlayacak isimler olacak, diye düşünüyorum. Fakat bunu ciddi bir derbi (Avrupa maçı olmadığı için değinmiyorum.) maçında olacağını çok da beklemiyorum. Stoch için değil de Dia için daha çok hızı ve fiziğiyle oyuncu geçtiğini söyleyebilirim. Teknik kapasitesini yeterli bulmuyorum, açıkçası. Maçın kahramanları Emre ve Semih'e gelirsek; Emre fizik gücünü yükselttikçe takımda parlıyor ve takımı hırsıyla ateşliyor. Bana eskiden Tuncay'ın üstlendiği rölü üstlenmiş gibi geliyor. Semih gibi bir oyuncu Dünya'da yok heralde. Herhangi bir yıldız oyuncuyu alın, bu kadar yedek bekletin ve sanki hiçbir şey olmamış gibi çıksın, bir de yeri olmayan bir mevki de harikalar yaratsın. İnanması güç bir oyuncu şu "Genç Semih". Şunu da belirtmeliyim ki Semih-Stoch ikilisi çok yakıştı, Fenerbahçe'ye. Umarım, Aykut Hoca yine unutmaz Nöbetçi Gölcü'nün marifetlerini. Bu kadar olumlu gelişmenin yanında, olumsuzları da saymak lazım. Fenerbahçe'nin savunma ve hücum hatları arasındaki boşluk göze batmasa da yine en büyük sıkıntı. Bunun yanına bir de Yobo'yla Lugano'nun birbirlerine alanlarını boşaltarak ve riskli şekilde yardıma gelmeleri defansın göbeğinde boş alan yaratmakta. İçeriye topsuz koşu yapan her oyuncu, top ceza sahası yakınındayken tehlike yaratıyor. Bu arada Anadolu statlarının çimleri yine kendini belli ediyor. Konyaspor coşkulu taraftarına hiç yakışmayan bir zemin. Patates tarlası gibiydi, pazar akşamı yine.



Derbi Öncesi Fenerbahçe

Yobo, Caner, Stoch, Dia, Niang... Yedek kulübesi transferleri olan İlhan ve Serkan haricinde tüm bu transferlerin ilk kez birlikte oynadığı, Alex'siz, onun yerine oynayan Özer'in 15. dakikada Konyasporlu kasaplara kurban edildiği ve artık klasikleşmiş gollü bir Konya galibiyetiyle sonuçlanan bir maç izledik.

Aylardır farklı sebeplerle Fenerbahçe maç yazısı yazamamıştım. Bazen gerçekten yazı yazmanın da ötesinde, hakkında konuşmak bile istemediğim bir dizi Fenerbahçe maçı oynandı. Bunların çoğu sezon başına; Avrupa'dan galibiyet alamadan elendiğimiz, ligde arka arkaya önemli saydığımız maçları (Trabzon, Kayseri, Beşiktaş) kazanamadığımız döneme denk geliyor. O zamandan bugüne ne değişti de Fenerbahçe son 3 haftada 13 gol atarak Galatasaray derbisini beklemeye başladı ona bakmak lazım.

Geriden başlayalım. Kişiliğiyle, dengesizliğiyle, riskli oyunuyla Fenerbahçe defansında olmayı hak etmediğini düşündüğüm ve sezon başında takımdan ayrılması gerektiğini söylediğim Bilica'nın yerine, basit ve hatasız oynayan, sahada sadece işini yapmaya odaklı, Premier Ligde Everton'da 200'ün üstünde maça çıkmış Joseph Yobo transferi, Fenerbahçe için ilaç gibi geldi. Zaten kiralık transferine hiç sıcak bakmayan ve yakın zamandan hatırlayabildiğim kadarıyla Marcio Nobre ve Alper Akıcı hariç kiralık adam almayan yönetim, Nobre'den sonra 2. kez bir kiralık transferde nokta atışı yaptı diyebilirim.

Benim için 2. önemli olay, hep yazdığım ve söylediğim gibi Fenerbahçe'de yeri olması gerektiğine inanmadığım Cristian Baroni'yi takımdan kesip Mehmet Topuz'un onun yerinde denenmesi oldu. Onun performansını beğenen de beğenmeyen de oldu doğal olarak. Benim ise görüşüm belli. Ligin ilk haftasındaki 4-0'lık Antalyaspor maçından sonra, o maçta sağ kanat oynayan Mehmet hakkında şunu yazmışım: "O bölgede oynarsa Fenerbahçe orta sahası yumuşar diyemiyorum; çünkü halihazırda o bölgenin zaten sert olmamasının sebebi o işi yapması gereken Cristian Baroni..." Zamanla o bölgede oynamaya alışacağına ve daha fazla mücadelenin içinde yer alarak kendini geliştireceğine inanıyorum.

Gelelim kanatlara... Transfer dönemi sürecinde benim hayalimdeki Fenerbahçe 11'i şöyleydi: Volkan - Gökhan Lugano İlhan/Bekir Santos - Mehmet Emre - Dia Alex Stoch - Yabancı Forvet. Alabileceğimiz Türk stoper (ya da Serdar Taşçı gibi geleceğine ihtimal vermediğim Türk asıllı Alman oyuncu) olmadığı için 2 yabancı hakkımızı stoperde harcamayız ve oraya İlhan ya da Bekir'i monte edebiliriz; maçına göre de Alex-Özer değişir, Bilica ilk 11 oynar diye düşünüyordum. Çünkü uzun yıllar sonra ilk kez 2 kanadımız da gerçekten kanat oyuncularıydı ve genç yaşta olmalarına ve bazı Fenerbahçelilerin beklentilerini karşılayan transferler olmamalarına rağmen oyunları merakla bekleniyordu. Stoch'u zaten sezon başından beri izliyoruz. Dia da özellikle Beşiktaş ve Kasımpaşa maçlarıyla birlikte bu maçta da ne kadar çabuk, hızlı, etkili ve asistçi bir oyuncu olduğunu gösterdi. Kendisiyle ilgili duyduğum endişe, arkasında oynayan Gökhan'a defansta yeterli desteği verip veremeyeceği. Çünkü Stoch da bazen bu sıkıntıyı arkasındaki oyuncuya yaşatıyor. Kapalı ve sert oynayan rakiplere karşı ise Dia konusunda çok endişe duymuyorum; çünkü bunu Ziya Doğan'ın Konyaspor'undan daha ileri düzeyde yapan bir takım tanımıyorum.

Maçın kahramanı Emre'ydi. Niang içinse söylenecek tek şey, Pierre van Hooijdonk ayrıldıktan sonra niye gelmedin ulan Allahsız!

Çok formda bir halde Galatasaray maçına çıkıyoruz ve Moist gibi tüm Galatasaraylıların canını sıkan sorunlu Galatasaray yönetimi, derbiye 4 gün kala Galatasaray'da işleri iyice çıkmaza soktu bana göre. Bu saatten sonra ne olur, Galatasaray'ın bana göre çok da kötü olmayan kadrosunu kim adam eder bilmiyorum ama bu sıkıntılı durum beni derbi öncesi tedirgin ediyor. Canım sıkkın olduğunda ara sıra izlediğim bir video vardır: Galatasaray'ın UEFA'yı aldığı dönem, Sami Yen'de Samuel Johnson'ın abuk bir frikik golüyle 1-0 kazandığımız derbi öncesinde röportaj yapılan tüm Galatasaraylıların fark beklentisini ve Osman Tanburacı'nın "Bu maçta her şey olur, sadece bir şey olmaz. Fenerbahçe kazanamaz." türü laflarını ve maç sonundaki pişkinliğini izledikçe eğlenirdim. Şu an durum o kadar rencide edici olmasa da oraya doğru gidiyor. 10 yıldır Kadıköy'de perişan olan, teknik direktörsüz, formsuz bir Galatasaray, son 3 maçında 13 gol atmış Fenerbahçe'ye bu sezon da "sürpriz" yapamazsa bir daha uzun bir süre zor diye düşünüyorum. Güzel, hakemsiz, sorunsuz bir derbi olsun, sürprize de yer olmasın :)