3 Haziran 2013 Pazartesi

Ceviz Ağacı


Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.


Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.


Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında. 


Nazım Hikmet

Nazım Hikmet'in ölümünün 50. yılında, ceviz ağacının hayaletinin Gezi Parkı'nda dolaşmasının gururu yaşanıyor. Sesiyle bu güzel şiire hayat veren Cem Karaca'ya ve ilham için Açık Radyo'ya teşekkür ederim.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Unutmadan


Üstad Sergei Eisenstein'ın Grev filmini izlemek isteyenler, buradan buyursunlar.

Link: http://archive.org/details/Strike_323
Fotoğraf: mubi.com

21 Nisan 2013 Pazar

Müslüman Kardeşler Rüyamızı Asla Yok Edemezler



1949 Kahire doğumlu Salwa Bakr, ülkesinin en tanınan yazarlarından birisi. Amnesty International’ın Almanya’da yayınlanan dergisi Amnesty Journal için Claudia Mende’nin sorularını yanıtlayan Bakr, 2011 yılındaki devrimin ardından oluşan tabloyu ve kadın hakları için verilen mücadeleyi anlatıyor.

Mübarek’in 2011 yılı başında devrilmesi pek çok sanatçıda bir yaratıcılık patlaması ortaya çıkardı. Bunu açıklayabilir misiniz?

Arap dünyasında kadınlara toplum tarafından biçilen roller ile kadınların gerçek kabiliyetleri arasında korkunç bir çelişki var. Bu tehlikeli bir zıtlık; çünkü bizim kültürümüzde derin bir kadın düşmanlığı var. Pek çok kadın özellikle bugün bu zıtlığı tema haline getirmek istiyor. Pek çok edebi eser, bu çelişkinin hangi sonuçlara yol açtığıyla ve neden hala mevcut kaldığıyla ilgileniyor.

Bununla neyi kastediyorsunuz?

İyi eğitim almış, hatta seçkin kadınlar dahi kamusal alanda vatandaş değil de obje olarak görülüyorlar. Bir kadın doktor veya avukat dahi sokakta yalnız başına dolaşıyorsa bir erkek tarafından tacize uğrayabiliyor. Bilim insanı veya sanatçı olsun fark etmez, tanınmış kadınlarla yapılan bütün röportajlarda son olarak eşleri için yemek yapıp yapmadıkları soruluyor. Bu mantığa göre eğer bir kadın yemek yapamıyorsa bir değeri yoktur. Biz hep eşi veya ailesi için var olması gereken objeler olarak görülmekteyiz. Bu da tabii ki bir çelişki yaratıyor; çünkü kadınlar bundan çok daha fazlası, ama toplum bunu kabullenemiyor.

Bu basmakalıp yargılar Mısır’da toplumun bütün katmanlarına yayılmış durumda mı?

Evet. Bugün herkes Mısırlı kadınların sorunlarından Müslüman Kardeşler’in veya köktendincilerin sorumlu olduğunu söylüyor; ama ben bunu böyle görmüyorum. Bence entelektüeller de aynı derecede sorumlu; çünkü toplumun elitleri olmalarına karşın kadınlar konusunda aynı Müslüman Kardeşler gibi düşünüyorlar. Mısırlı entelektüeller siyaset ve kültür hakkında tartışırlarken, kadın hakları bu tartışmalarda yer almıyor.

Ancak Mısırlı feministler de kadınların taleplerine ulaştırmakta oldukça zorlanıyorlar. Bunun nedeni nedir?

Feministler Mısırlı kadınların çoğunluğunu temsil etmiyorlar; çünkü esas olarak toplumun üst sınıflarında yer alıyorlar. Peki, Mısırlı kadınların acil sorunları nelerdir? Kadınların büyük kesimi için meslek eğitimi be sağlık öncelikli. Onlar para kazanmak ve iyi yaşamak istiyorlar, ilk sırada cinsel sorunlar yok.  Tabii ki cinsel tacizle ilgili sorunlar da var, ama kadınların büyük çoğunluğu için ekonomik olarak ayakta kalmak her şeyden önce geliyor. Ekonomik anlamda çok daha ciddi bir ayrımcılık var. Ben dahi bir yazar olarak erkek meslektaşlarıma göre çok daha az kazanıyorum.

Eserlerinizde toplumun kıyılarında yaşayan Mısırlı kadınların kaderlerine yer verdiniz. Romanlarınızda geçmiş tecrübelerinize mi dayanıyorsunuz?

Benim kökenim de şehrin fakir ailelerinden birine dayanıyor; ama daha çok karakterlerimi konuşturmayı seviyorum. Ticaret Bakanlığı’ndaki görevim sırasında şehrin fakir bölgelerindeki kadınlarla temasım oldu. Bu sayede, örneğin 1977 yılındaki “ekmek ayaklanması” hakkında bir öykü yazabildim. Bizim açlık ayaklanması olarak adlandırdığımız bu devrim fakir kadınlar tarafından başlatıldı, erkekler tarafından değil. Bakanlıkta bana geldiler ve ekmek ile pirinç talep ettiler. Çok öfkeliydiler ve hiçbir şeyleri olmadığı için protestoya başladılar. Hiçbir erkek bundan bahsetmedi. Bu ayaklanma hakkındaki haberlerde hep erkeklerin görüntüleri yayınlandı, hâlbuki gösterilerin hayat bulmasını sağlayan kadınlardı.

Mısırlı kadınlar için bugün öncelikli olan nedir?

Ocak 2011’deki devrime toplumun bütün katmanlarından kadınlar katıldı. Benim için, kadınların toplumsal normlar ve yetenekleri arasındaki çelişkinin aşılmasını istemeleri hayret vericiydi. Tabandan kadınlar, genciyle yaşlısıyla bu protestolara katıldılar. Bu benim için kesinlikle devrimin en önemli noktasıydı. Bir kere olsun kadınlar yetenekleriyle önem kazandılar. Kendilerini değiştirmeye ve kendilerini yeni bir bakışla değerlendirmeye başladılar. İlk defa hem kendileri hem de bütün toplum için önemli bir şeye katkıda bulundular. Bu benim için devrimin en önemli mesajıydı.

Kadınların durumu Mübarek’in devrilmesinden bu yana daha mı kötüleşti?

İlk olarak öyle göründü; ama bu doğru değil. Bugün kadınlar hakları için daha fazla mücadele ediyorlar ve bu nedenle konumlarını iyileştirdiler. Devrimden önce kimse cinsel taciz veya kadına karşı şiddet üzerine konuşmuyordu; çünkü genç kadınlar korku ve utanç yüzünden sessizdiler. Ama bu durum değişti. Örneğin, askerler tarafından şiddet gören kadınlar, bu durumu mahkemeye taşıdılar. Bu daha önce olmamıştı. Kadınlar, suçluluk duygusunun ve utancın üstesinden gelmeyi başardılar ve öteki tarafı suçlamaya başladılar. Onlara şöyle seslendiler: Artık bizim gözümüzü korkutamazsınız; çünkü suçlu olan biz değiliz, sizsiniz. Bu muazzam bir değişim.

Kadın yazarların durumunda da iyileşme oldu mu?

Bizim eğitim sistemimizle ilgili büyük bir sorunumuz var. Mısırlıların büyük çoğunluğu hiç eğitim almamış durumda ve hiç kitap okumuyorlar. Buna rağmen Mısır’da da Arap dünyasında da iyi para kazanan yazarlar var; çünkü bunlar hükümetlere veya farklı güç odaklarına bağlı durumdalar. Pek çok farklı mecrada yöneticilerin fikirlerinin sözcülüğünü yapıyorlar. Benim 18 kitabım basıldı ve uluslararası bir üne sahibim. Eserlerim sayesinde uluslararası ödüller de kazandım; ama Mısır’da hiç ödül kazanmadım. Bu ödüller genellikle hükümetlerle iyi ilişkiler kuran erkek meslektaşlarıma veriliyor. Ben bunlara karşı bir kitap yayınladığımda, bununla daha az para kazanıyorum. Bana göre bu yaşananlar bir tür sanat yolsuzluğu.

İleride Müslüman Kardeşlerin yasaklamalar getirmelerinden korkuyor musunuz?

Müslüman Kardeşler ve Selefiler gibi siyasal İslam hareketleri, bizim geniş kapsamlı bir sivil toplum hayalimize bir tehdit oluşturuyorlar. Biz din ve devlet işlerinin birbirinden ayrıldığı bir sivil toplum istiyoruz. İktidardaki Müslüman Kardeşler bizim hayallerimizin pek çoğunun gerçekleşmesini geciktiriyorlar. Onların projesi Mısır için çok büyük bir sorun haline gelebilir. 2011 yılındaki devrim sonrasında daha adil ve erkek veya kadın, Hristiyan veya Müslüman fark etmeksizin bütün Mısırlıların haklarından yararlandığı bir toplum oluşturmak istedik. Bugün Müslüman Kardeşler kendi muhafazakar amaçlarının peşindeler ve asker ile olan çatışmaları da kimin Mısır’da söz sahibi olduğunu belirlemeye yönelik.

Geleceği nasıl görüyorsunuz?

2011 yılında ortaya çıkan geniş çaplı gösterilerin esas nedenleri yoksulluk, yolsuzluk ve Mısır’daki pek çok gencin bir gelecek perspektifinden yoksun bırakılmış olmalarıydı. Müslüman Kardeşler’in iktidarında bu sorunlar daha da ciddileşti. Bu Mısırlıları daha da yoğun protestolara yöneltecektir. Adil bir toplum oluşturma rüyamızı Müslüman Kardeşler asla yok edemezler.

Kaynak:

“Unseren Traum können die Muslimbruder niemals zerstören” - Amnesty Journal, Nisan/Mayıs 2013 sayısı, sayfa 66-67

Fotoğraf:

Salwa Bakr - en.qantara.de

25 Ocak 2013 Cuma

Die Innere Sicherheit


 

“Kimse RAF’tan hoşlanmıyordu.
Kimse bizim yapmak istediğimiz sinema türünden hoşlanmıyordu.
Biz de basitçe filmi çektik. Ya son ya da ilk filmimiz olacaktı.”[1]

Christian Petzold

Yukarıda, Christian Petzold’un geçtiğimiz yıl artechock.de sitesine verdiği bir röportajda, ilk filmi Die Innere Sicherheit hakkında yaptığı açıklamanın bir bölümünü görüyorsunuz. Geçtiğimiz yıl gösterime giren Barbara filmiyle birlikte adından daha çok söz ettirmeye başlayan Petzold, bir dönem Tom Tykwer’ın Lola Rennt (Koş Lola Koş) filminden hareketle, Alman sinemasının yeni karakteristik özellikleri olarak sunulan lineer olmayan anlatım biçimini ve tarzın içeriğin önüne geçtiği sinema anlayışını reddediyor. Öte yandan, neo-liberal dönem ile birlikte geçmişin hayaletlerine dair sorular sormamayı alışkanlık edinen Alman toplumunun, her ikisi de RAF üyesi olan evli bir çiftin kızı Jeanne’ın yaşadığı sorunlara odaklanan bir filme ilgi duymasını beklemek de hayalcilik gibi görünüyor. Bu iki olguyu yan yana getirdiğimizde, Petzold’un “ya ilk ya son” söyleminde abartılı da olsa bir haklılık payı olduğunu teslim etmemiz gerekir. Sinemaseverler olarak şanslıyız ki, Petzold’un film çekilmeden önce duyduğu kuşkular, Die Innere Sicherheit’ın içeriğinin zenginliği ve estetik niteliği sayesinde boşa çıktı.

Die Innere Sicherheit,  bir kızın ergenlik döneminde ebeveyn ile çocuk arasında ortaya çıkan gerilimden hareketle, eski kuşak ile yeni kuşak arasındaki gerilimi yaratan önemli bir sorunu hem bireysel hem de kolektif düzlemlerde ele alıyor. ‘Dünyaya bizden önce gelen (bizi dünyaya getiren) kuşağın eylemlerinin sonuçlarına katlanma zorunluluğu’ olarak tarif edebileceğimiz bu sorun, ailesi terör örgütü üyesi olduğu için yeraltında yaşamak zorunda bırakılan Jeanne’ın gözünden izleyiciye aktarılıyor. Ailesinin devlet tarafından suçlu addedilmesi nedeniyle Jeanne’ın ödediği kefaret, ister istemez Alman toplumunun Nazi geçmişi nedeniyle hissettiği suçluluk duygusunu da akıllara getiriyor. Yeni kuşak sinemacılardan Petzold, bu filmde kendinden bir önceki kuşağın 1970’lerde RAF ile olan hesaplaşmasını merkeze alsa da,  Nuit et Brouillard  (Sis ve Gece) filminin izlendiği sahne ile Nazi geçmişine değinmeyi de ihmal etmiyor.

Die Innere Sicherheit filmindeki ikili sorgulamayı daha iyi anlatabilmek için, öncelikle filmin isminin çift anlamlılığı üzerinde durmak gerekir. ‘İç Güvenlik’[2] ilk olarak; Alman devleti tarafından aranan ebeveynlerin mecburen gizlilik üzerine kurdukları aile düzeninin, ergenlik dönemiyle ihtiyaçları değişen kız tarafından tehdit edilmeye başlanmasına atıfta bulunuyor. Bununla birlikte bu ismin, devletin şiddet ile dünyayı değiştirmek çabasındakileri elimine etmek için terör kavramını iç güvenlik politikasının merkezine yerleştirmesini anlattığını da eklemek gerekir.


Die Innere Sicherheit’ın senaryosu, filmin adının taşıdığı ikili anlamın, yani iki iç güvenlik sorununun birbiriyle bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Film, sörf yapılan sahili ve güneşiyle Alman şehirlerine pek de benzemeyen Lizbon’da açılıyor. Devletin, kendi varlığına yönelen tehdidi bastırmak için aileyi kendi kontrolündeki mekândan dışladığını görüyoruz. Jeanne, kendini ait hissettiği bir mekânda bulunamadığı için arkadaş çevresi edinemiyor. Bir okula devam etme olanağı olmayan Jeanne’ı, yabancı kelimeler öğrenip ödev olarak annesine çeviriler sunarken görüyoruz. Malum, ailenin iç güvenliğinin sağlanması için Jeanne her an yabancı bir devletin kimliğini edinmeye ihtiyaç duyabilir.

Murathan Mungan, Birikim dergisinde yayınlanan bir makalesinde “gündelik yaşamımızı yönlendiren sosyolojik dinamiklerin gücünü hiçbir zaman gerektiği ölçüde tanıyıp bilemeyeceğimizi” öne sürerken[3], bu “kendiliğindenlik” halini balığın içinde yaşadığı suyla olan ilişkisine benzetir. Bu benzetmeden yola çıkarak, ev olarak bellediği bir mekândan, okuldan ve ulus-devletin söylemini aktardığı diğer mecralardan uzakta kalan Jeanne’ı sudan çıkmış balık olarak adlandırabiliriz. Lizbon’da erkek arkadaşı ile tanışması ve iç güvenlik önlemlerini ihlal ettiğini bilmesinler diye bu durumu ailesinden saklamaya çalışması, Jeanne’ın rahatsızlığını artırıyor. Jeanne sahilde otururken, Almanca menüye isimlerin yanlış yazıldığı bahanesiyle ona yaklaşan bir adamın kaşla göz arasında ailenin kaldığı yeri öğrenip polise haber vermesi, ebeveynlerin koyduğu katı kurallarının boşa olmadığını gösteriyor.  Hem izini kaybettirmek zorunda olan, hem de para sıkıntısı çeken aile, Petzold filmlerinin vazgeçilmez araba içi diyalogları eşliğinde Almanya’ya geri dönmek zorunda kalıyor.

Jeanne’ın bu uzun yolculuk ve ertesinde giydiği üç kıyafet, Jeanne ile anne babası arasındaki kuşak farkının yarattığı gerilimi bize hatırlatan objeler olarak filmde önemli bir role sahipler. Jeanne’ın büyümesinin yarattığı gerilim, Jeanne’ın babasının kızının üşümemesi için aldığı ve üzerinde kocaman bir arı resmi bulunan sweatshirt’ü giymesiyle ortaya çıkıyor. Üzerinde bir çizgi film karakteriyle gezmek zorunda kalan Jeanne, artık büyüdüğü için bu tarz kıyafetler giymek istemesinin ailesi tarafından kulak ardı edilmesine öfkeleniyor. Ailesine büyüdüğünü kabul ettirememesi ve onlara kendini bir özne olarak tanıtamamasının yarattığı gerilim, ailenin eski bir RAF üyesi olan; ancak artık bu işlerden elini eteğini çekmiş bir arkadaşlarının evine gitmeleriyle daha da artıyor. Evdeki müzik sesini takip edince, zenginleşerek yeni bir hayata giren eski RAF üyesinin kızıyla karşılaşan Jeanne, nelere sahip olamadığının somut biçimde farkına varıyor. Giymek zorunda olduğu arılı kıyafetinden utanırken, kızın ‘Maradonna’ yazılı tişörtü onun için bir arzu nesnesi haline geliyor. Film ilerlediğinde, Jeanne’ın küçük hırsızlıklar yaptığı Hamburg günlerinde, iki ünlünün isminin birleşmesiyle oluşan ve anlamsız bir etikete sahip bu tişörtün aynısını çaldığına şahit oluyoruz.

Günün modası ile geçmişin modasının kuşaklar arasındaki gerilime nasıl malzeme olabileceğini gösteren son örnek de, Jeanne’ın 80’lere ait olduğu her halinden belli olan bir montu giymek zorunda kalması. Hem parasızlık hem de aranan kişiler olmaları nedeniyle ulus-devletin makul vatandaşları için sunduğu satın alma seçeneklerine erişim şansı olmayan ailenin, yıllar önce toprak altına gömdüğü torbalardan çıkan kıyafetler, Jeanne için fazlasıyla demode kalıyor. Hamburg’da, tesadüfen (aslında pek de tesadüf sayılmaz; çünkü aile Hamburg’da Jeanne’ın erkek arkadaşının bahsettiği boş bir eve yerleşiyor; ancak çocuğun bu durumdan haberi yok) Lizbon’da tanıştığı erkek arkadaşıyla karşılaştığında “kendi tarzını yaratmak” için bu kıyafetleri giydiğini ima eden Jeanne, montu ilk fırsatta çaldığı kıyafetlerle değiştirerek kendini yalanlıyor. Kıyafetlerin hikayenin merkezindeki gerilimi açık ve anlaşılır biçimde anlatması, Petzold’un sinemanın anlatım olanaklarının ne kadar iyi kullanabildiğinin bir göstergesi.


Jeanne’ın mağazalardan CD ve kıyafetler çaldığı sahnelerde bazı görüntüler mağazalardaki CCTV kameralarından alınmış. Bu sahneler hikayenin gerçeklikle bağlantısını sağlamlaştırırken, seyirciye de Büyük Birader’in (Big Brother) varlığını hissettiriyor. Filmin isminin ima ettiği devlet-birey gerilimi de böylelikle su yüzüne çıkıyor. Film boyunca devletin yarattığı baskının artmasını sağlayan, bizzat devletin yokluğu oluyor. Bir dört yol ağzında beklerken her yönden bir arabanın gelmesi sonrasında babanın teslim olmak için arabadan çıkıp ellerini havaya kaldırdığı sahne, yokluğun yarattığı gerilimin en güzel örneğini oluşturuyor. Işıklar yeşile dönünce arkadaki araba çekip giderken, baba devletin yokluğuyla yarattığı baskıya teslim oluyor. Bu sahnede babanın yüzünde, devletin yarattığı korku kadar, ebeveynlerin mensubu oldukları örgütün dağılması nedeniyle varlık nedenlerini kaybetmelerinin getirdiği çaresizlik de okunuyor.

Film içinde film izlenen sahnelerin, özellikle de Alain Resnais’nin toplama kamplarını anlatan Nuit et Brouillard (Sis ve Gece)[4] filminin Alman sinemasında önemli bir yeri var. Margarethe von Trotta’nın Die Bleierne Zeit adlı filminde, sonradan RAF üyesi olacak Marianne’ın Nuit et Brouillard filmini izlerken midesinin bulandığını ve salondan ayrıldığını görürüz. François Truffaut’nun tarihin en iyi filmi olarak gördüğü[5] Nuit et Brouillard, Petzold’un filminde de tarihi günümüze bağlayan bir işleve sahip. Nuit et Brouillard ‘ı izlemek Jeanne’ı, annesine yaşıt olan Marianne gibi fiziksel olarak etkilememişe benziyor. Ancak, filmi gösteren öğretmen Jeanne’a film hakkında ne düşündüğünü sorunca Jeanne’ın salondan kaçmasının tek nedeni, gösterime kaçak olarak girmesi olmasa gerekir.  

Hatırlatmakta fayda var, RAF’in Federal Almanya Cumhuriyeti’ne yönelttiği temel eleştiriler, Nazi döneminin ardından yeni bir ulus-devlet kimliği inşa edilirken, eski Nazilerin bir kısmının da yeni devletin kadrolarına katılması ve büyük sermayedarlar ile Nazi partisi arasındaki bağlantıların örtbas edilmesiydi. Bu nedenle, Alman toplumunun geçmişindeki hayaletlerden biri olan RAF-devlet çatışmasına değinen bir film, ister istemez Almanya’da bütün olan bitenin tepesinde dolanan Nazilerin hayaletini de çağırmakta. Petzold röportajında kimsenin RAF üzerine konuşmak istemediğini söylerken, konunun bu yönüne de değiniyor olmalı.     

Christian Petzold, Almanya tarihi üzerine politik bir tartışma yürütmek yerine, geçmiş kuşağın eylemlerinin sonuçlarına katlanmak zorunda kalan Jeanne’ın ergenlik dönemini, bir anlamda olaylar bittikten sonra dünyaya gelen kendi kuşağını anlatmayı öncelikli görüyor. (Burada kuşak ifadesini yaş olarak genişçe bir aralığı belirtmek için kullandım.) Jeanne’ın öyküsü, izleyicinin filmde politik tercihler ve estetik kaygıların ötesinde kişisel bir yön bulmasını sağlıyor. Bu konu tercihi filmin, didaktik bir yapıya bürünmeden dikkate değer bulduğu noktaları izleyiciyle paylaşması için yeterli olmuş. Die Innere Sicherheit, politikanın dost ile düşmanı ayırt etmenin ötesinde bir tanımı hak ettiğini düşünen, aynı zamanda içeriği ve estetik tercihleri filmin ana unsurları olarak gören bir yönetmenin sinemasını keşfetmek isteyenler için iyi bir tercih olacaktır.

Not: Fotoğraflar cinema.de adresinden alınmıştır.



[1] Niemand mag die RAF, niemand mag diese Art von Kino, das wir machen wollen. Dann drehen wir einfach. Entweder war es der letzte oder der erste Film.” - Der Sommer, als Frank Sinatra starb... , www.artechock.de - 08.03.2012
[2] Filmin özgün adı Türkçeye ‘İç Güvenlik’ olarak çevrilebilir. Öyle zannediyorum ki, film Türkiye’de gösterime girmediği için adı da Türkçeye çevrilmemiş. İngilizce’ye ise, anlam değişikliğine uğrayarak “The State I Am In” şeklinde çevrilmiş. Yine de bahsetmekte olduğum ikili anlamın bu çeviride de korunduğunu görüyoruz.
[3] Murathan Mungan, Red ve İnkar Kültürü, Birikim dergisi 278-279. sayı
[4] Nuit et Brouillard filminin İngilizce altyazılı versiyonunu Youtube’dan izleyebilirsiniz.
[5] Philip Lopate, Night and Fog, criterion.com. http://www.criterion.com/current/posts/288-night-and-fog

25 Aralık 2012 Salı

2010 Yılının Dinlemeye Değer Beş Albümü

Bu yıla dair listelere başlamadan önce, yıl sonu listelerinde geçmişe dönük eksikleri tamamlama vaktidir. Öncelikle, 2010 yılında çıkan dinlemeye değer albümlerin listesini bir yılı aşan bir gecikmenin ardından bloga ekleyelim. Liste önem sırasına göre değil, grupların isimlerinin alfabetik sırasına göre hazırlandı. Daha önce blogda hakkında bir şeyler karaladığım albümlerin isimlerine tıklayarak bu yazılara ulaşabilirsiniz.

1. Arcade Fire - The Suburbs


2. The Black Keys - Brothers


3. Belle and Sebastian - Write About Love


4. Gogol Bordello - Transcontinental Hustle


5. Tame Impala - Innerspeaker


15 Ekim 2012 Pazartesi

A Milli Takım – “Türk Milli Takımı Brezilya’ya Gidemiyor Mu?”



2010 Dünya Kupası vuvuzela ve ahtapot Paul ile olduğu kadar, 4-2-3-1 dizilişinin diğer dizilişlere olan üstünlüğü ile de hatırlanacak. Bu kupayı ilk üç sırada tamamlayan İspanya, Hollanda ve Almanya’nın, çeşitli farklılıklarla benimsediği bu diziliş, santraforların ve onların arkalarındaki üçlülerinin etkinliğinin belirleyici faktör olmasını sağlamıştı. Forvet arkalarında konumlanan bu üçlülerin ön plana çıkmalarında; hücum oyuncularının defans dörtlülerinin pozisyonlarını kaybetmeleri için maç boyunca sürdürdükleri topsuz hareketler; Xavi, Iniesta, Mesut Özil, Müller, Sneijder ve Robben gibi oyuncuların bireysel yetenekleri kadar önemli bir rol oynamıştı. Topsuz oyunun hala belirleyici olduğunu, Romanya’dan yediğimiz golde Marica’nın orta sahaya doğru yaptığı koşu ile bir kez daha gördük. Koşu sonrasında stoperin onu kovalaması defansta boşluk yaratı ve o boşluğa doğru yapılan koşu, Volkan’ın hatasıyla birleşip maçın tek golünü meydana getirdi.

4-2-3-1’in futbolda egemen hale gelmesinin arkasında basit bir matematik yatıyor. Dört bant üzerinde oynanan sistem orta saha oyuncularının hücum alanına yaklaşmasını ve santraforların alan boşaltmak için yaptıkları koşulardan 4-4-2 sisteminde olduğu gibi bir değil üç oyuncunun faydalanmasını sağlıyor. Oyunun gün geçtikçe artan hızına uyum sağlayıp hareketin edenlerin ve iki hamle sonrasını önceden hesaplayabilenlerin avantaj elde etmelerini sağlayan bu diziliş, bugün Real Madrid, Bayern Münih, Dortmund, Chelsea, Manchester United, Arsenal gibi pek çok üst düzey takımın tercihi haline geldi.

Santraforun arkasındaki üç oyuncunun da tempolu oynaması gerektiği için, dizilişteki değişim doğal olarak 10 numara olarak bilinen oyuncuların rollerinde de değişimi beraberinde getirdi. Örneğin, Real Madrid’in eski 10 numarası Zidane ile merkez kanat olarak da nitelenen yeni 10 numara Mesut Özil’in topla buluştukları bölgeler arasında yapılacak bir karşılaştırma, oyundaki değişimin daha kolay anlaşılmasını sağlayacaktır. Milli takımda Arda’nın rolü üzerine konuşurken, bu detaya dikkat etmek gerektiği için bu değişimi ayrıca not etmek istedim.

Milli takımın sorunlarını tespit edebilmek için, 4-2-3-1 dizilişi üzerine bu uzunca girişe ihtiyaç var. Girişte paylaştığım notlar, öncelikle Abdullah Avcı’nın neden bu düzeni tercih ettiğini anlamamızı sağlayacaktır. 3-0 mağlup olarak Euro 2012’ye gitme şansımızı kaybettiğimiz Hırvatistan maçında 4-3-3 dizilişiyle sahadaydık. Hücum organizasyonlarımızı gerçekleştirmek için hücumda Arda – Burak – Hamit’in etkinliğine, orta sahada da Selçuk İnan – Emre Belözoğlu’nun yaratıcılığına güvenen düzen, oyun merkezinin rakip sahanın çok gerisinde kaldığı, hücumda çoğalamayan bir milli takım yaratmıştı. Abdullah Avcı bunu aşabilmek için Arda’nın merkez kanat rolüne soyunduğu ve üç skor katkısı verilen oyuncu tarafından desteklenen bir yapıyı tercih etti. Almanya’nın 2010 Dünya Kupası’nda kullandığı Mesut +  Podolski – Klose - Müller dörtlüsüne benzetilebilecek yeni yapı, hazırlık maçlarında Umut, Sercan ve Burak’ın birlikte oynarlarken skora katkı vermeleriyle bizleri ümitlendirdi.

Elemelerde üç maç sonunda 3 puanda kalmamız ise, yazın oluşan ümitlerimizi tükenme noktasına getirdi. İç sahada Romanya’ya kaybedilen maçı, deplasmandaki Romanya veya içerideki Hollanda maçlarında telafi edemediğimiz takdirde, üst üste üçüncü Dünya Kupası’nı kaçıracağız. Turnuvaya bir buçuk yıldan fazla bir süre varken içine düştüğümüz karamsar tablodan çıkabilmek için, öncelikle planların neden tutmadığına göz atmak gerekiyor. 4-2-3-1’i mükemmelleştirme amacındaki Nationalmannschaft’ın oyuncularının rolleri ile bizim oyuncuların rollerini karşılaştırmak, bu konuda bize faydalı veriler sunabilir. Bu karşılaştırmayı yaptığımda, stoperlerimizin hem oyunu yönlendirmede hem de rakibi karşılamada güçsüz kalmalarının, Khedira – Mehmet Topal farkının ve hücum üçlümüzün top kontrol etme, boş alan yaratma ve pas trafiğine katılmada etkisiz kalmalarının temel farkları yarattığını düşünüyorum.


Almanya’nın elindeki oyuncuların bireysel kaliteleri ile yapılacak bir kıyaslamadan ziyade, elimden geldiğince oyuncularımızın biçilen rollere uygunluğunu sorgulamak istiyorum. Bunun için de örneğin, Gökhan Gönül ile Philipp Lahm arasındaki devamlılık, oyun temposu ve skora doğrudan etki gibi unsurlarda gözlemlenebilecek kalite farkını, oyun içinde kendilerine biçilen benzer role uygunlukları nedeniyle göz ardı etmek gerekiyor. Zaten bek oyuncularımız, 4-2-3-1’de kendilerine çizilen role uygun şekilde hareket ederek bize pek problem çıkarmıyorlar. Romanya maçının ikinci dakikasında Hasan Ali’nin Sercan – Arda ve Emre üçlüsüyle birlikte geliştirdiği sol kanat akını, ortanın etkisizliğini bir kenara bırakırsak maç içindeki olumlu hareketlerimizden biriydi. Arda’nın merkez kanat rolüne uygun biçimde, özellikle sol kanadı etkili işletmesi de Hasan Ali’nin olumlu bir görüntü vermesini sağladı.

Mehmet Topal – Khedira karşılaştırmasında ise, özel bir rol üstlenen iki oyuncu arasındaki kalite farkından bahsetmeden, oyunun gidişatına olan etkilerini değerlendiremeyiz. Günümüz futbolunda kıymeti en az bilinen oyunculardan birisi olduğunu düşündüğüm Khedira, sahadaki her çime ayak basmaya gayret eden oyun yapısıyla Alman takımının makine düzeninde işlemesine en çok katkı yapan oyuncuların başında geliyor. Defansta ve hücumda gerek kanat gerekse merkezden gerçekleştirilen bütün organizasyonlarda takımının bir kişi fazla olmasını sağlayan Khedira, defanstan orta sahaya taşıdığı topları kanatta bekleyen Mesut ile buluşturunca görevini tamamladığına inanmayan, yeri geldiğinde stoperlerden biriyle eşleşip rakip defans hattını ceza sahasına iterek Schweinsteiger’e, yeri geldiğinde kanattaki oyuncu sayısını dörde çıkararak bir oyuncunun kale çizgisine inmesini sağlayan, en az dört ciğer gerektiren bir oyun tarzına sahip. Buna karşılık Mehmet Topal, toplu oyunda hiç görünmemesi, pas trafiğine katılmaması, öte yandan da hücuma çıkan beklerin kademesine geçerek defansı üçlememesi nedeniyle milli takıma katkısı oldukça sınırlı bir oyuncu görünümünde. Topal eleme maçlarında, kendisine 4-2-3-1 düzeninde verilen role hiç uygun olmadığının işaretlerini verdi. Hiddink’in Mehmet Topal’ı oynatmaması ciddi bir eleştiri konusuydu; ancak onun bu performansı Hiddink’e biraz haksızlık ettiğimizi düşünmeme yol açıyor.

Almanya’nın zaten zirvedeki kadrosunu bir seviye daha yükselten hamle Hummels’in ilk 11’e dahil olmasıydı. Almanya böylece fizik kalitesinden ödün vermeden defans ve orta saha arasında bağlantıyı güçlendirmeyi başardı. Türkiye yıllarca stoperlerinin pas yeteneğinin sınırlı olmaları nedeniyle oyun kurmakta zorlanan bir takım oldu. Semih Kaya, bu anlamda bize nefes aldıracak bir oyun tarzına sahip. Ne var ki Semih, Hummels gibi takımın hücumcularının topsuz koşularından fayda sağlamasını sağlayacak oyun görüşüne sahip değil. Zaten pek çok ana sorunu olan takımımızda Emre’nin defans orta saha bağlantısını sağlaması nedeniyle Semih’in katkısı çok önemli görünmüyor. Buna karşılık, Semih’in stoper pozisyonu için fizik yetersizliği, rakiplerin bire bir avantaj yakalamasına neden oluyor. Romanya maçında Ömer Toprak da pek parlak bir performans gösteremedi; ancak Marica’nın özellikle Semih ile eşleştiğinde takımın ileri çıkmasını çok kolaylaştırdığına, nihayetinde skoru değiştiren hamleyi yaptığına şahit olduk.

Maçın incelemesine dönelim. Ortalardaki isabetsizlik konusunu, Romanya’nın stoperlerinin üstün performansını da takdir ederek inceleme altına almak gerekir. Sorunun oyuncuların doğru alanlarda bulunmamalarından mı, ortaların zamanlamalarının yanlış olmasından mı, yoksa topsuz koşularla rakibin dengesini bozamamaktan mı kaynaklandığını görebilmek için, kornerle sonuçlanan bir sağ kanat akınında oyuncuların rollerini inceleyelim.  6 kişinin aktif olarak katıldığı bu akının hazırlayıcısı olan Emre, ara pasını Arda’nın sola koşarak orta sahayı boşaltmasına borçluydu. Arda koşusunu ceza sahasında sağ bek ile eşleşerek tamamladı. Ortayı yapan Gökhan Gönül de, aynı Arda’nın Emre’ye yaptığı gibi, Hamit’in sağ kanattan sahanın ortasına yaptığı koşudan yararlandı. Umut’un ön direğe yaptığı koşuyla birlikte Sercan da ceza sahasına girerek ikinci stoperle eşleşti. Maçın içindeki az sayıdaki etkili hücumlarımızdan birini, hem yukarıda saydığım etkenler, hem de oyuncularımızın hiçbirinin rakiplerine bire bir üstünlük sağlayamamaları nedeniyle gole çeviremedik.

Almanya’nın benzer bir aksiyonu golle sonuçlandıracağını söylemek gerçekçi olur. Bunu söylerken, Alman oyuncuların rakiplerine kaşı bire bir üstünlüklerinden ziyade oyun temposunu öncelikli görüyorum. Maalesef oyun ve pas tempomuzun yerlerde sürünmesi, doğru hamlelerin hücumda beklenen sonuçları vermesinin önüne geçiyor. Kanat akınlarında kale çizgisi hizasına bir türlü gelemememizin ve ceza sahası dışından şut imkanları yaratmakta çok yetersiz kalmamızın ardında da bu yavaşlık yatıyor.  Pozisyon kıtlığı yaşamamızda ise bu hantallık kadar; Sercan, Umut ve Mehmet Topal’ın pas trafiğine hemen hemen hiç katılmamalarının da payı var. Abdullah Avcı 3 hücumcu tercih ettiği sistemdeki sorunu görerek yeni bir pas seçeneği yaratmak için Hamit’i ilk 11’e yerleştirmişti; ancak bu da çözüm getirmedi. Ayrıca, Hamit ile Umut’un kanat akınlarında stoperleri paylaşamamaları, dörtlü defansı bozamamaları hücum etkinliğimizi iyice kısıtladı.


Biz hücumda bu kadar etkisizken, Romanya oyunun merkezindeki stoperleri ve orta saha oyuncularının oluşturdukları hatlar orta alanı kontrol altına almayı başardı. Maçın kilit oyuncusu ise yukarıda belirttiğim gibi Marica’ydı. Stoper ikilisini bütün maç boyunca meşgul eden Marica, kontrol ettiği toplarla takım arkadaşlarının defans arkası koşular yapmasını sağladı. Romanya’yı hiçbir alanda rakipten fazla oyuncuyla karşılayamayan ve pas kanallarını kapatamayan Türkiye, savunmada rakibine göre pozisyon alıp onların hamlelerini bekledi.

Macaristan maçı öncesinde, zaten az sayıda alternatifimizin olduğu kadroda iyice daralma yaşadık. Arda’nın merkez kanat rolünün alternatifi olacak bir oyuncunun olmaması maç öncesi en ciddi sıkıntımız. Boş alan yaratmaya dayalı 4-2-3-1 düzenine tempomuz yetmediği için zaten ayak uyduramamışken, işleyen az sayıdaki parçalardan birisinin de dışarıda kalması umutları iyice azaltıyor. Yine de, bu maçtan çıkacak bir galibiyetin bir anda tabloyu değiştirme ihtimalinin olduğunu aklımızda tutmamız gerekiyor. Bu eksiklikler belki, alanı genişleten kanat oyuncularına dönmemizi ve Hamit-Emre- Nuri gibi pas alışkanlığı olan bir üçlü ile 4-2-3-1 ile 4-3-3 kırması bir düzende daha fazla şans yaratabiliriz.

Son paragrafta başlığı neden tırnak işareti içine aldığımı açıklamak isterim. Bu yazının başlığını 1949 yılında basılmış Türkspor dergisinden aldım. O dönem Suriye’yi 7-0 yenerek 1950 Dünya Kupası’na katılma hakkı elde eden takımımızın, Türkiye Futbol Federasyonu Brezilya’ya seyahatin getirdiği maddi külfeti taşıyamayacağı için turnuvaya katılamayacağı konuşuluyordu. Türkspor dergisindeki yazı, bu sorunun çözüleceğine dair iyi niyetini belirterek sonlanıyor. Geçmiş katılımlarımıza bakanlar, bu iyi niyetin karşılıksız kaldığını bilecektir. 63 yıl sonra bugün, Türkiye’nin en büyük ‘sektör’lerdinden biri haline gelen futbolun federasyonunu bir para babası yönetiyor ve Suriye ile bir futbol maçı yapma ihtimalimiz Kaf Dağı’nın ardında. Soru ise her nasılsa aynı kalmış. Ben de o gün yazılan yazının iyi niyetine sadık kalarak “Hayır, gidiyor” demek istiyorum. Umarım milli takımımız da böyle düşünüyordur.

Not: Fotoğraflar ntvspor.net internet adresinden alınmıştır. 4-2-3-1 ve futbol hakkındaki pek çok bilgi için zonalmarking.net adresi referans olarak kullanılmış ve kullanılacaktır.