29 Ocak 2011 Cumartesi

2010 Toplama Albümü - Yaz Helvası



Toplama albümün 2010 versiyonu da nihayet piyasa çıkıyor. Yıkıcı eleştirileri önleyebilmek adına bir kez daha Emrah'ın naif bakışlarıyla dinleyicinin gönlünü alma çabasındayım. Albümün ilk ve son parçaları yılın en iyi albümüne imza attıklarını düşündüğüm Gogol Bordello'dan, geri kalan isimler albümde bir kez boy göstermekteler. Emrah muhabbetinin kaynağını merak edenler ve geçen yılki listeye göz atmak isteyenler buradan buyursunlar.

A Yüzü - Vur Patlasın Çal Oynasın

1. Gogol Bordello - Pala Tute

Pala Tute - Gogol Bordello by MusicManners

2. Daft Punk - Derezzed

Derezzed by yupanki

3. Gorillaz - Doncamatic

Gorillaz Ft. Daley - Doncamatic by Marionn

4. MIA - Born Free

MIA - Born Free (Album Version) by The Drift Record Shop

5. Janelle Monae - Tightrope

Janelle Monae - Tightrope by agblends


B Yüzü - Beni Sarar Melankoli

6. Mor ve Ötesi - Araf

Mor ve Ötesi - Araf by gezgin

7. Belle & Sebastian - I Didn't See It Coming

01 - i didn't see it coming by pamela77

8. Amy MacDonald - Don't Tell Me That It's Over



9. Manic Street Preachers - Golden Platitudes

MANIC STREET PREACHERS - Golden Platitudes by Teplohead

10. Gogol Bordello - Sun Is On My Side



Dipnot: Amy ve Gogol Bordello'ya youtube videolarıyla kıyak yaptığım sanılmasın, şarkıların akustik versiyonları albümümüzün halet-i ruhiyesine daha uygun olduğu için bu seçimleri yaptım. Amy'nin giriş konuşmasında aksanına dikkat çeker, Janelle Monae'nin tuhaf dansının yer aldığı klibi de görmenizi tavsiye ederim.

28 Ocak 2011 Cuma

Oasis - The Importance of Being Idle



I sold my soul for the second time
'Cause the man don't pay me
I begged my landlord for some more time,
He said "Son, the bills are waiting"

My best friend called me the other night,
He said "Man, are you crazy?"
My girlfriend told me to get a life,
She said "Boy, you lazy"

But I don't mind
As long as there's a bed beneath the stars that shine
I'll be fine, if you give me a minute, a man's got a limit,
I can't get a life if my heart's not in it

I don't mind
As long as there's a bed beneath the stars that shine
I'll be fine, give me a minute, a man's got a limit,
I can't get a life if my heart's not in it

I lost my faith in the summer time
'Cause it don't stop raining
The sky all day is as black as night
But I'm not complaining

I begged my doctor for one more line,
He says "Son, words fail me"
It ain't no place to be killing time,
I guess I'm just lazy

I don't mind
As long as there's a bed beneath the stars that shine
I'll be fine, give me a minute, a man's got a limit,
I can't get a life if my heart's not in it

Sınıra yaklaştığınızı hissettiğinizde dinlemesi ayrı bir keyif olan nadide bir Oasis eseri. Ben mezar ölçüsü aldırmaya gittim, yakında dönerim.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Ricky


Futbolu sadece kupalar için değil, yaşadığı acı tatlı anılar için sevenlerin unutamayacağı türde bir adam. Ömrüm olursa daha yüzlercesini izleyeceğim Beşiktaş maçlarında yıllar sonra sık sık kullanacağım "Quaresma vardı bizde, şimdi onun ayağında olsaydı 90'a çakmıştı" repliği kendisini sevmek için yeterli sebeptir.

23 Ocak 2011 Pazar

Yılın En'leri 2010: Popüler Kültür Ödülleri - Düzeltme


Yılın Performansı: Natalie Portman (Black Swan)

Bu uydurma ödülleri verirken en ciddi sorun yılın bitimiyle birlikte o yıla ait önemli filmlerin hepsini izleme şansı bulamamak. Zaten farklı yazılar altında birden fazla kez bu sorunu dile getirmiştim. Yine de son ödülleri vermek için bir gün daha bekleseydim, Darren Aronofsky'nin Black Swan filminde döktüren Natalie Portman'a yer vermek için bu düzeltmeye ihtiyaç duymazdım. Jessie Eisenberg'de iyiydi hoştu ama Natalie Portman'ın performansı bana Daniel Day-Lewis'in There Will Be Blood filmindeki gövde gösterisinden bu yana sinemada izlediğim en iyisi gibi geliyor. Bu nedenle büyük bir yüzsüzlük örneği göstererek verdiğim ödülü Eisenberg'in elinden geri alıyor (eminim onun da çok umrunda olmuştur) ve siyah-beyaz kuğumuz Natalie'ye takdim ediyorum.

18 Ocak 2011 Salı

Yılın En'leri 2010: Popüler Kültür Ödülleri


1. Yılın Yabancı Filmi: The Social Network

Filmin detaylı incelemesi için buraya bakabilirsiniz.

Sinema ile ilgili yıl sonu değerlendirmeleri yapmak için her zaman bir yıl beklemek ve bütün filmleri görme imkanı bulmak taraftarıyım; ama gel gelelim yıl sonunda "en" etiketli listeler yapmanın dayanılmaz çekiciliği yarım yamalak da olsa bir aday belirlemeyi gerektiriyor.

Yine de bu yorumumdan yılın filmi adayıma kuşkuya yaklaştığım sonucu çıkarılmasın. The Social Network çok büyük ihtimalle gelecek yıl sonu yapacağım "2010'un en iyi beş filmi" listesinde de yer alacaktır. Ayrıca bu filmi 2010 ile ilişkilendiren bir ödüle layık görmek bana oldukça anlamlı geliyor; çünkü film üzerine yazdığım yazıda değindiğim gibi The Social Network, zamanın ruhunu yakalamayı başaran oldukça nitelikli bir yapım. En son Altın Küre'de En İyi Film ödülünü alması da Oscar için elini kuvvetlendirmiş oldu. Bu yıl için gözüme çarpan diğer filmler ise şunlardı: Tuesday After Christmas, How I Ended This Summer, Exit Through the Gift Shop, Aurora, Bibliotheque Pascal

2. Yılın Türk Filmi: Bal


Filmin detaylı incelemesi için buraya bakabilirsiniz.

Filmin incelemesini yaparken sık sık Bal'ın yanında üçlemeye de atıfta bulunmuştum, bu ödülü verirken de Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf üçlemesini hatırlatmak istiyorum. Benim pek değerli ödülümle Smeih Kaplanoğlu'nun Berlinale'de kazandığı ödülün farkı sanıyorum burada yatıyor. Üç film boyunca Yusuf'un problemlerini görebilmek için psikolog edasıyla Yusuf'u hipnotize ettik ve Bal ile birlikte onun çocukluğuna döndük. Koltuğumuza uzanan Yusuf da bize okulundaki kırmızı kurdelelerden, anasının koyduğu sütü neden içmediğinden, suda ayın aksini görüşünden bahsetti. Dikkatimizi en çok çeken ise babasının yokluğu oldu. Türk sinemaseverler olarak Semih Kaplanoğlu'na bu naif üçlemeyi bize miras bıraktığı için teşekkür ederiz.

3. Yılın Albümü: Trans Continental Hustle - Gogol Bordello


Albümün detaylı incelemesi için buraya bakabilirsiniz.

Enformasyon devrimi "aptal kültür" mü yarattı? Son yıllarda çeşitli yerlerde karşıma çıkan bu soruya gönül rahatlığıyla "yok canım" demek ne yazık ki mümkün değil; ancak dünyanın sorunlarını dile getirmekten çekinmeyen, sanatını da hakkıyla icra eden kişiler, gruplar silinip gitmediler. Hareketli ritmleri, sivri dili sözleri ve herkesin dans edebildiği bir devrimi özleyenler için Gogol Bordello'nun Trans Continental albümü ilaç gibi geldi.

Bu satırlardan bir de duyuru yapayım: Yılın en iyi albümü olmayı fazlasıyla hak eden Gogol Bordello'yu henüz sahnede görmediyseniz bir köşede para biriktirmeye başlayın ve Gogol Bordello'nun konser takvimini outlook'unuza ekleyin. Aralık ayında Köln'de bu arkadaşları izleme şansı bulduğum için gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki bu yıl bundan daha çok dans edeceğiniz bir konsere gitmeniz mümkün değil.

4. Yılın Performansı: Jesse Eisenberg (The Social Network)


The Social Network'ü izleyenlere Jesse Eisenberg ve Mark Zuckerberg'in resimlerini facemash usülü yan yana getirip "Hangisi facebook'un kurucusudur?" diye soracak olursanız Eisenberg'in %51'i geçeceğine kuşkum yok. Bu iyi bir performans için geçerli bir kriter değil elbette; başta da Zuckerberg'in kendini oynama şansı olmadığı için. Yine de 2010 yılından benim aklımda kalacak olan performans budur. Performans geniş bir kavram olduğu için "Gogol Bordello'nun Köln Konseri Performansı" da buraya ciddi bir rakiptir, ancak geleneği bozmayıp performans başlığı altında bir oyuncuya yer vermeyi seçtim.

5. Yılın Klibi: Mia - Born Free (Yönetmen: Romain Gavras)

M.I.A, Born Free from ROMAIN-GAVRAS on Vimeo.


"Armut dibine düşer" sözünü kanıtlarcasına, yönetmen Costa-Gavras'ın oğlu Romain Gavras harika bir klip çekmiş. İlk uzun metraj denemesini de bu yıl içinde yapan Romain Gavras, babasının kariyerinden olduğu kadar politik görüşünden de etkilendiğini ispatlarcasına çektiği klipte Amerikan askerlerinin ırkçı bir harekatını konu alıyor. Bu ırkçılık kavramını tartışmaya açmak için ise ilginç bir yöntem belirleyen yönetmen, Amerikan askerlerinin karşısına, haberlerden görmeye alıştığımız Iraklılar, Hispanikler veya Vietnam'ın hatrına Uzak Doğuluları koymak yerine Avrupa kökenli turuncu saçlıları koymuş. Klibin ilginçliği ve politik tavrının yanında sertliği de akıllarda yer edecek türden. Mia'nın güzel şarkısı Gavras'ın elinde küçük bir manifestoya dönüşmüş. Şiddetle tavsiye edilir.

16 Ocak 2011 Pazar

Yılın En'leri 2010: Spor Ödülleri


1. Yılın sporcusu: Rafa Nadal

Rafael Nadal'ın 2008 yılındaki harika performansının ardından yaşadığı diz sakatlığı soru işaretlerini beraberinde getirmişti. Rafa'nın tenise ne kadar sağlam dönebileceği hakkında kimsenin net bir fikri yoktu. Uçan kaçan bütün topları kovalamasıyla ve bu şekilde rakiplerinin direncini kırmasıyla meşhur olan Nadal, acaba sakatlığın ardından eski temposunu yakalayabilecek miydi?

Nadal, 2010 sezonunda bütün bu kuşkuları ortadan kaldırmayı başardı. Önce kendi evi sayılan Roland Garros'da geri dönüşün ilk kıvılcımını gördük. Wimbledon'da yeniden krallık tacını geri aldığında Federer ekran başında tırnaklarını yemeye başlamıştı bile. Amerika Açık'ta ise güle oynaya finale yürüyüp kariyer grand slam'ini tamamlaması tenis dünyasında "Nadal, Federer'in 16 şampiyonluğunu geçebilir mi?" sorularının daha yüksek sesle sorulmasını sağladı. Federer'in tenise üst seviyede devam edeceği sayılı yıl kaldığını düşünürsek, İspanyol boğasının önü oldukça açık. Rafa, 2011 yılına 4 grand slam turnuvasını birden kazanıp 1969'dan bu yana gerçek "grand slam"i başaran ilk oyuncu olmaya çalışacak.

2. Yılın spor olayı: A Milli Basketbol Takımının 2010 Dünya Şampiyonası'nda Final Oynaması


2010 yılında Dünya Basketbol Şampiyonası'nın Türkiye'de düzenleneceğini öğrendiğim günden bu yana o anların gelmesini iple çekiyordum. O ipi çekerken aradan ne dağları aştım, diplomayı aldım ve biletlerimi alıp Ağustos sonunu beklemeye başladım. Grup maçları için İzmir ve Ankara'ya aldığım biletlerin ardından sıra Final biletini almaya geldiğinde içimden "acaba Türkiye'yi o finalde görebilir miyim?" diye geçrimiştim; ancak açıkça söylemek gerekirse en iyi ihtimalle 3.'lük maçına çıkabileceğimizi düşünüyordum. Bu şampiyonada ülkece çıktığımız yolculuğu elimden geldiğince bu blogda anlatmaya çalıştım, o nedenle detaylara girmeyeceğim; ama Ersan'ın Yunanistan maçı performansı, Kerem'in son saniye turnikesi ve se se Semih Erden'in aynı son saniyedeki bloğu yıllar yılı unutamayacağımız anılar olarak kalacaktır. Başta koç Tanjeviç ve 12 Dev Adam olmak üzere emeği geçen herkese bir kez daha teşekkürler.

3. Yılın takımı: İspanya A Milli Futbol Takımı


Güney Afrika'ya giderken zaten favoriydiler; ama Konfederasyon Kupası'nı alamamaları ve ilk maçta İsviçre karşısında aldıkları mağlubiyet "ama"ların sayısını çoğaltmıştı. Sonrasında ayağa kalkmayı çok iyi bildiler ve en iyi oyunlarını oynamadıkları halde kupayı kazanmayı başardılar.

Kupadan sonra oynadıkları oyunu beğenmeyenler ve "zaten favoriydiler" diyenler çoğunluktaydı; ama 1998'den bu yana Dünya kupası izleyen birisi olarak, ilk defa favorinin kupayı kazandığını gördüğüm için bu başarıyı küçümsemek niyetinde değilim. Oyunlarını Barcelona ile karşılaştırıp beğenmeyenlerin ise 2004 yılına dönerek Yunanistan'ın Avrupa şampiyonluğunu hatırlamalarını isterim. O turnuvadan sonra dünya futbol kamuoyu "artık büyük yıldız gelmeyecek, defans yapan turnuvayı kazanır, futbol ölüyor" başlıklarıyla tartışırken, bugün göze hoş gelen pasa dayalı bu yenilmez armadayı kimin durdurabileceği üzerine kafa yoruluyorsa bir an için durup İspanya'nın hakkını teslim etmek gerekir.

4. Yılın maçı: Mahut - Isner Wimbledon 1. Tur Karşılaşması



"Yalnızca Wimbledon 2010 değil, ne zaman Wimbledon dense akıllara gelecek bir maç yaşandı. Geçen yıl son seti 16-14 biten Federer - Roddick finali de nefes kesmişti; ama 70-68 nedir be kardeşim? Avrupa'da Euroleague finali bu skorla bitse kimse şaşırmaz sanıyorum. Bu karşılaşmanın skorunun ne anlama geldiğini anlamak için şöyle bir basit mantık kullanalım: Bir tenis maçını kazanmak için 3 sete, yani 18 oyuna ihtiyacınız var. Mahut bu maç boyunca tam 91 oyun kazanmasına karşın (ki bu teoride 5 maç kazanabileceği anlamına geliyor) Wimbledon'a ilk turdan veda etti. Akıl alır gibi değil gerçekten. Ayrıca bu maç bana seneye yılın spor ödüllerini verirken yılın maçı kategorsinide rakip tanımayan bir aday sunmuş oldu."

Wimbledon 2010'un ardından bloga koyduğum yazıyı noktasına virgülüne dokunmadan tekrar buraya taşıdım. Sanırım değiştirecek olsam "70 -68 nedir kardeşim?" yerine "70 -68 ne lan?" derdim.

5. Yılın Bön Liberosu: Rodrigo Tabata


Öncelikle "bön libero yalnızca bir mevki değildir" diyerek Mustafa Sarp, Barış Özbek ve Ayhan Akman'dan oluşan Galatasaray orta sahasıyla karşıma dikilecek olan Galatasaraylı dostları savuşturayım. Sonrasında literatüre karikatüristlerin kıskanacağı "Japon asıllı Brezilyalı" tabirini sokan Rodrigo Tabata arkadaşımızı neden blogumuzun en prestijli ödülüne layık gördüğümü hayali bir monolog ile açıklayayım.

Eğer bu ödüller için bir tören düzenleseydik ve gecenin finalinde zarftan Tabata'nın ismi çıksaydı sanıyorum bizlere şöyle bir konuşmayla teşekkür ederdi: "Bu ödülün bana verilmesinde emeği geçen pek çok bön libero var ve buradan hepsine teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Öncelikle Beşiktaş'a gelirmiş gibi yapıp bana verilene yakın bir ücretle Fenerbahçe'ye giden ve transferime ön ayak olan Mehmet Topuz'a, sonrasında 10,5 numara tabirine başta beni uygun görüp sonra yedek bırakan Mustafa Denizli'ye, "Bunun bize gelişi 4 milyon euro" diyerek kurbanlık koyun satar gibi pazarlık yapan Gaziantep Başkanı İbrahim Kızıl'a ve en çok da kendisinin kadim dostu, bana 8 milyon euro ödemekte tereddüt etmeyen başkan Yıldırım Demirören'e teşekkürlerimi sunarım. Bu ödülü alarak beklentilere ne kadar iyi cevap verdiğimi bir kez daha anlamış oldum."

10 Ocak 2011 Pazartesi

Yılın En'leri 2010: Yaşam Ödülleri


Geçen yıl başladığım(ız) yıl sonu ödüllerini geleneksel hale getirmek için ikinci yılda da karşınızdayım. Vakit kaybetmeden ödüllerin bu yılki sahiplerine geçiyorum.

1. Yılın Havva'sı: Red Foxes Dansçıları


2010'da ülkemizde düzenlenen dünya basketbol şampiyonasından geriye iki polemik konusu kaldı. Birisi finale kalan 12 Dev Adam'ın aldığı "maddi manevi" destek, ikincisi de Red Foxes dansçılarının Rusya maçında neden sahaya çıkamadığıydı. Final maçının da referanduma denk gelmesiyle siyasi gündem iyiden iyiye hararetlenince, FIBA'nın zorlamasıyla sahaya çıkan Red Foxes dansçıları bir anda muhalafetin ana simgesi haline geldi. Maçın sonunda tribünlerin yuhaladığı "müslüman liberal" Tayyip Erdoğan, eşi Emine Erdoğan'ın Red Foxes'ın dans şovlarını görmeye dahi tahammül edemeyip her seferinde tribünlerden çıktığını bizlere açıklayamayınca konu kapandı; ama böylelikle Rusya maçında yaşananlar ile ilgili kimsenin şüphesi kalmamış oldu.

Madalyonun öteki yüzünde ise, 8 yılın en etkili muhalefetini Rusya'dan ithal 10 küsur kızın yapması var. Emine Erdoğan'ın çıktığını gören taraftarlar grubu öyle bir alkış yağmuruna tuttular ki, bir an hırkalarını çıkardıklarında üstlerinde "referanduma hayır" yazısı çıkacak sandım. Neyse efendim, lafı çok uzatmadan yılın havva'sı ödülümü Pan-Americano şarkısı eşliğinde Red Foxes grubununun üyelerine veriyorum.

2. Yılın Adem'i: Julian Assange


Geçtiğimiz yıl içerisinde zihinlerimize kazınan yeni bir yüz varsa o da Julian Assange'a aittir. Guardian Weekly'nin 29 Ekim'de yayınlanan sayısına göre, Wikileaks önce Irak'ta bir ABD helikopterinin teslim olmak isteyen Iraklıları taramasını göstererek işe başladı. Sonra Irak'lı polis ve askerlerin karıştığı yüzlerce işkence, tecavüz ve cinayet olayının görmezden gelindiği ve 66,000'e yakın sivil kaybın olduğu ortaya çıktı. Yaklaşık bir ay sonra ise yayınladığı belgelerle uluslararası politikayı yeniden sorgulamamızı sağladı. İlaç firması Pfizer'ın, Nijerya'da çocuklar üzerinde ilaçların test edildiğine dair bir soruşturmayı engellemeye çalışması, Çin'in google'a karşı giriştiği siber saldırı ve Suudi Arabistan'ın İran'ın bombalanmasını talep etmesi dünyada nelerin değiştiğini ve nelerin değişmediğini görmemiz açısından aydınlatıcıydı. Bütün bu nedenlerle bu yıl ödülün başkasına gitmesine imkan yoktu.

3. Yılın Başarı Öyküsü: Bal'ın Altın Ayı Ödülünü Kazanması


2010 yılında Türkiye'nin, uluslararası alanda sporda ve sanatta iyi temsil edildiğini gördük. Spora dair ayrı bir bölüme sahip olduğum için, burada Semih Kaplanoğlu'nu anmanın doğru olacağını düşündüm, zira son yıllarda prestijli festivallerden gelen ödüller sayesinde biraz şımardığımızı ve bu ödülün hakkını yeterince vermediğimizi düşünüyorum.

Bal'ın Altın Ayı başarısından önce büyük festival başarılarımızı Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes'da kazandığı ödüller ve Fatih Akın'ın sevincini Almanya'yla ortaklaşa paylaştığımız filmleri oluşturmaktaydı. Bu nedenle Sight and Sound dergisi, geçtiğimiz yıl 2000'li yılların geniş bir analizini yaptığı sayısında Türk sinemasına çıkış yapan Arjantin, Güney Kore ve Romanya gibi sinemaların arasında yer vermemiş ve Nuri Bilge Ceylan'ı, "onun işleri ülke sinemasında toplu bir hareketten ziyade, bir auteur'ün kişisel çalışmaları olarak görünüyor" diyerek anmıştı. Biz Türkiye'den baktığımızda sinemada yeni bir hareketin varlığının farkındayız (Derviş Zaim'in deyimiyle Alüvyon Türk Sineması) ve umuyorum ki Semih Kaplanoğlu'nun bu ödülünün ardından yurt dışındaki gözler de bu yeni harekete daha meraklı gözlerle bakmaya başlarlar. Filmin incelemesi için sizi böyle alalım.

4. Yılın Skandalı: Thilo Sarrazin'in "Deutschland schafft sich ab" adlı kitabı


Yıl sonu değerlendirmelerinin en tutarlı kısmını skandal kısmı oluşturuyor. Geçtiğimiz yıl İsviçre'de yeni minare inşaatının yasaklanmasını konu edinmiştim, bu yıl ise sırada Thilo Sarrazin'in Almanya kendini yok ediyor adlı kitabı var. Doğduğu toprakları babasının malı olarak görüp, aynı topraklarda doğan göçmenlerin kendisiyle aynı haklara sahip olmasını sindiremeyen ayrımcı yaklaşımı ve ulus devlet yapısının ırkçılığa, şiddete ve ayrımcılığa nasıl kolaylıkla kapı açtığını görmüş olduk. Küreselleşme ile birlikte "türdeş" yurttaşlık kavramının aşınmaya yüz tuttuğunu anlamaktan aciz politikacılarıyla Avrupa'nın kendini yenilemesi zor görünüyor. Tehlikeli olan ise büyük burjuvanın küreselleşerek evini terk etmesiyle işsizliğin çoğalması, aynı zamanda kitlelerin yeni hakimi olan kırsal ve kentsel küçük burjuvanın muhafazakarlığı ve milliyetçiliği körüklemesi. Almanya'ya gidince buraları yazmaz oldun diyen varsa ülke ismini silerek benzer bir okumayı rahatlıkla Türkiye için de yapabilirler.

5. Yılın Unutulmayanı: Dani Jarque


"En büyük x, başka büyük yok" sözünü çok seven bir memleketiz. Büyüklüğün ne anlama geldiğini pek de düşünmeden, daha çok başkalarının küçük oldğunu vurgulamak için kullandığımız bu basit cümleyle Dünya Kupası'nı kazanan İspanya'nın 2010 itibariyle en büyük olduğunu ve başka büyük olmadığını çok da iyi anlatabileceğimize inanmıyorum. Bu büyüklük kavramını daha iyi anlamak için alt metinlere ve yaşanan hikayelere daha dikkatli bakmakta fayda var.

Yıllar boyunca İspanya'nın çok iyi kadrolarla Dünya Kupası'nı kazanamamasının ardında Barcelona - Real Madrid, Bilbao - R.Madrid, Espanyol - Barcelona gibi hararetli çekişmelerin yattığına inanılır ve pek çok oyuncunun bu rekabetleri milli takımdan daha çok önemsedikleri söylenirdi. Bu durumu değiştirmek ve kazanan bir takım yaratmak için ciddi çalışmalar yapan İspanyollar, çalışmalarının karşılığını 2010'da aldılar ve "en büyük" oldular. Bu çalışmalara dair bir yazıyı da burada bulabilirsiniz.

Andres Iniesta ise gerçekten büyük olabilemenin yolunun kalpleri kazanabilmekten geçtiğini çok iyi biliyordu, bu nedenle alt yaş turnuvalarında İspanya adına beraber forma giydikleri Espanyol'lu dostu Dani Jarque'nin adını formasının altına yazmıştı. 26 yaşında hayata gözlerini yuman bir insanın Barcelona'lı, Real Madrid'li, Espanyol'lu olmasının bir önemi yoktu Andres için. Dünya Kupası finalinde atılan golle milyarları bulan insanın onun formasına baktığı anda sevgilisine, Barcelonalılara, herhangi bir politik gruba, kısacası kimseye hoş görünmek derdinde de değildi, sadece 2002'de 19 yaş altı turnuvasında aynı formayla Avrupa Şampiyonu olduğu arkadaşı Dani Jarque'nin de onlarla beraber olmasını istemişti.

Karşılığı mı? Andres Iniesta bugün Katalanların en sevdiği İspanyol, Real Madrid ve Espanyol taraftarlarının en sevdiği Barcelona'lı(bkz. yazının başındaki resim). Kalp kazanmayı nefret kazanmanın önüne koyabildiği için "en büyük" Iniesta, ve başka büyükleri de her zaman onun yanında görmek arzusundayım.