Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2014 Pazartesi

Bilic


"Takım olarak oynuyoruz. Buradaki felsefe, güç halkındır. Oyunculara bunu anlatmaya çalışıyorum. Takımda zenginler ve fakirler yok, sınıflar yok. Halkın desteği var. Sınıfları ortadan kaldırarak, gücü halka vermeye çalışıyoruz. O bakımdan sosyalist bir takım yaratıyorum diyebilirim"

3 Mayıs 2012 Perşembe

Eurochallenge Kupası Ne Anlama Geliyor?


Beşiktaş’ın tarihindeki ilk Avrupa Kupası olan Eurochallenge kupasını kazanmanın keyfini yaşarken, bir yandan da başarısının boyutunu kavramaya çalışıyor. Kazanılan başarıların kendi geçmişine değil de rakip takımlara (hatta sadece üç büyüklerin durumuna) bağlı olarak değerlendirildiği ‘bir acayip’ ortamda, başarıya anlam yüklemek daha da zorlaşıyor. Aşağıda sıraladığım bazı soruları irdeleyerek, Beşiktaş’ın başarısının daha iyi tanımlanabileceğine inanıyorum. Böylelikle Eurochallenge başarısının “büyüklüğü” krizi de bir nebze olsun aşılabilir.

Basketbolda bir Avrupa Kupası kazanmak ne anlama geliyor?

Bir kupa kazanmanın en önemli getirilerinden birisi, takımın artık “kazanan” kimliğine sahip olmasıdır. Majör turnuvalar, yani basketbol özelinde Euroleague ve Ulusal Lig kulübün büyüklüğünü kavramak adına bakılan ilk istatistiklerdir. Ulusal Kupa, Süper Kupa (Cumhurbaşkanlığı), Eurocup ve Eurochallenge gibi minör turnuvalar ise, kulüplerin şeref tablolarını zenginleştirir ve kazanan kimliğinin vurgusunu güçlendirirler. Turnuva başında koyduğunuz hedefe, hiçbir yoruma yer bırakmayacak şekilde ulaştığınız anlamına gelir. Yerel turnuvalarda çok da parlak bir geçmişi olmamasına karşın, medya ve taraftar ilgisi nedeniyle tanınma konusunda sıkıntı çekmeyen Beşiktaş’ın, yurtdışında tanınırlık açısından elde ettiği ilk somut başarı Eurochallenge kupası oldu.

Kupayı daha önce kazanan takımlara baktığımız vakit; Virtus Bologna, Joventut Badalona ve UNICS Kazan gibi basketbolda saygın bir ismi olan takımları görmek mümkün. Ancak, Almanya’da gerçekten bir köy takımı olduğunu iddia edebileceğimiz Göttingen BC’nin de, bu yıl Beşiktaş’ın karşısına bir Eurochallenge şampiyonu olarak çıktığını hatırlatalım. O maçta Deron Williams’dan 50 sayı yemeleri dünya gündeminde, muhtemelen şampiyonluklarından daha çok yer kaplamıştır. Buradan, yerel ligin gücünün bazı Avrupa kupalarından daha önemli olabileceği sonucu çıkıyor.

Eurochallenge futboldaki Intertoto kupasının karşılığı mıdır?

Intertoto kupası, futbolsuz geçen yaz dönemini doldurmak için icat edilen, sonrasında da UEFA’nın yaklaşık 15 yıllık bir dönem boyunca UEFA kupasına katılım sağlamak için, yine yaz döneminde oynanan bir kupaydı. Avrupa Ligi’ne geçişin ardından UEFA’ya katılan takım sayısı artırıldı ve bu uygulama son buldu. Hem bir sezon turnuvası olmayan, hem de sonunda tek bir kazananın olmadığı bu kupa (2008’de kupayı kazanan takım sayısı 10’dur), kupa sayılarının yer aldığı şeref listelerine dahil edilmez ve Kupa 3 olarak görülmez. UEFA kupası, Kupa Galipleri Kupası’nın oynandığı yıllarda Kupa 3 olarak görülüyordu; ancak hem katılımcıların liglerdeki dereceleri, hem de bütün ülkelerin katılımcı göndermeleri nedeniyle Eurochallenge’dan daha değerli bir konuma sahipti.

Çeşitli spor dallarındaki başarıları birbirleriyle karşılaştırmak oldukça zor; ama bir benzetme yapmak illa ki gerekliyse, bu başarıyı erkeklerde Arkasspor’un 2008-09 sezonunda, kadınlarda da Vakıfbank Güneş Sigorta’nın 2007-08 sezonunda kazandıkları Challenge Kupası (ki isim de aynı) ile karşılaştırmak daha doğru olur.


“Eurochallenge Koraç Kupası’nın muadili midir?” yahut “Beşiktaş Türkiye’nin Avrupa’da kazandığı en büyük kupa başarısına ortak mı oldu?”

Bu soruya tam bir yanıt vermekte, hem yaşım hem de kupaların niteliğinin değişmesi nedeniyle zorlanıyorum. Kağıt üstünde iki kupa da Avrupa basketbolunun Kupa 3’ü olarak görünse de, katılımcı profilinin yıllar içinde değişiklik göstermesi durumu bulanıklaştırıyor. Koraç Kupası denince akıllara gelen Efes Pilsen – Olimpia Milano finalinde, rakibin Bodiroga ve Fucka gibi büyük efsaneleri de barındıran Euroleague kadrosu ile kıyaslama yapmak Koraç Kupası’nı değerinin biraz üstünde görmemize neden olabilir. Örneğin, 2000’lerin başında Kombassan Konya’nın katıldığı sezonlardaki Koraç Kupası, Eurochallenge seviyesini andıran cinsten.

Bu kupanın Beşiktaş açısından değeri nedir?

Eurochallenge kupası, tekerlekli sandalye basketbol takımımızın kazandığı 2 Avrupa Kupası’nı bir kenara bırakırsak (ki o bıraktığımız kenarın Beşiktaş müzesinin en nadide köşelerinden birisi olduğunu umuyorum), Beşiktaş’ın tarihinde kazandığı ilk Avrupa Kupası. Bu kupanın, kulübün sportif imajını güçlendirmek adına önemli başarı olduğu ve Beşiktaş’ın çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde kazanıldığı da kesin. İşe basketbol cephesinden baktığımızda ise, Deron Williams’ı getirerek gündem yaratan takımın, sezon sonunda başarıyı yakalamasının Katar kulübü imajını kırmak adına faydalı olduğunu söylemek gerekiyor. Evet, belki Deron Williams yalnızca ilk grup maçlarında forma giydi; ancak isminin yarattığı medya ilgisi Beşiktaş’ın kupa boyunca favori gösterilmesinde önemli bir rol oynadı.


Eurochallenge kazanmanın geleceğe dair katkısı nedir? 

Eski Eurochallenge şampiyonlarından Joventut Badalona ve UNICS Kazan’ın, ilerleyen yıllarda bu seviyedeki başarılarının üstüne koyarak Eurocup’ı kazandıklarını hatırlatmak gerekir. UNICS Kazan yıllara yayılan bu mücadelesinin sonunda, kendisini bir Euroleague takımı olarak da ispatlamayı başardı. Yani bu kupa, doğru çizilmiş bir gelecek planıyla Avrupa bazında büyümenin önünü açabilir.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Serhat Çetin


Bu fotoğraf burada kalacak. Kupayı başkan Yıldırım Demirören'e armağan eden yöneticilere inat, Beşiktaş armasını gururla temsil eden Serhat Çetin'in fotoğrafı burada kalacak. O Serhat Çetin'i, sezon başında kovmak isteyen o yöneticilere inat, bu fotoğraf burada kalacak. Serhat Çetin'i, kovarken tazminat vermemek için yazın 3 idmana mahkum edenlere inat, bu fotoğraf burada kalacak. "3 idmandan bıkıp alacaklarından vazgeçer de, biz de para ödemekten kurtuluruz" diyen ve Beşiktaşlı duruşunu alay malzemesi haline getiren şark kurnazlarına inat, bu fotoğraf burada kalacak.

Bütün bu rezilliklerine rağmen, Serhat Çetin bizimle kaldı, 2011-12 sezonu basketbol Türkiye Kupası şampiyonu Beşiktaş'ın, final MVP'si olan oyuncusu Serhat Çetin'in fotoğrafı da burada kalacak. Kalacak; çünkü unutmamamız gereken bir gerçek var: Beşiktaşlıları yıllardır yüzlerindeki gülümsemeden eden fabrikatör başkanlar, kirli düzenlerini devam ettirebilmek için, o koltuğa yakışmadıklarını ispatlarcasına sezon ortasında çekip gitseler de, Beşiktaş Serhat Çetinlerin emeğiyle ayakta kalacak.

2 Şubat 2012 Perşembe

Bir Derdim Var Seirisi #9: Beşiktaş - Kocaelispor: 0-4



Bir derdim var serisinde sırada 2001/02 Türkiye Kupası final maçı var. İlhan Mansız, Tümer Metin ve Guiaro Ronaldo gibi 100. yıl kadrosunun önemli isimleri sezon başı transferleri olarak kadroya katılmış durumdalar. O 100. yıl kadrosundaki iki isim Kaan Dobra ve Serdar Topraktepe de Kocaeli formasıyla sahadalar. Beşiktaşın güzelim kırmızı formaları (serinin 10. maçı olan Valencia maçındaki formalardan bile güzeldir bu kırmızı formalar) ve Hikmet Karaman fenomeninin doğuşu dışında maça dair pek bir şey hatırlamıyordum aslında. Örneğin maç 1-0 giderken İbrahim Üzülmez'in kırımızı kart görmesinin maçın kırılma anı olduğu aklımda yoktu. Hafızam beni yanıltmıyorsa, 4. golden sonra Serdar Topraktepe maç bitmeden saha kenarındaki kupayı kaldırıp dans etmişti. Nasıl bir utanç anı olmuşsa, benim için maç ile özdeşleşen imge  o olmuş.

Maçın görüntülerine fon müziği olarak seçilen Murat Göğebakan'ın  "Ay yüzlüm" şarkısını dinleyerek durumun vahametinin farkına varmak, bir Türkiye klasiği olarak kupa töreninde sahaya doluşan yöneticileri görmek, Kaan Dobra'nın golüne 100. yıldaki Gençlerbirliği maçıyla teselli bulmak ve Lucescu'nun takımı hangi seviyede alıp hangi seviyeye getirdiğinin farkına varmak için videoyu izleyebilirsiniz.

2 Aralık 2011 Cuma

Bir Derdim Var Serisi #10: Valencia - Beşiktaş: 3-2 (2003-04 Sezonu)

Geçtiğimiz hafta içinde Beşiktaş bir son dakika golüyle Maccabi Tel-Aviv'i 3-2 mağlup etmeyi başardı ve taraftarlarını şaşırttı, keza biz Beşiktaşlılar bir Avrupa maçında son dakika golünde genellikle topu kendi ağlarımızda görmeye alışkınız. Son on yılda Beşiktaşlılara kahır çektiren maçları anlatacağım "Bir derdim var bir dermana değişmem asla" serisinin on numarasında, bu son dakika gollerinden birinin görüldüğü Valencia maçı var.

Valencia 3-2 Beşiktaş (UEFA 3.Tur maçı / 2003-04 sezonu)

Beşiktaşlılar için son on sezonun en berbat olanı kesinlikle 2003-04 sezonudur. "101. yıl kabusu" olarak da görülebilecek sezon birbiriyle hiç ilgisi olmayan bir ilk devre ve ikinci devreden oluşur. Bu serinin ilerleyen maçlarında bu konuya geri döneceğimiz için şimdilik o sezondan bu kadar bahsetmek yeterli. Bu maç o kabusun içinde pek çoklarınca unutulup gitmiş olabilir; ancak sezonun kötü hatıraları içinde benim aklımdan çıkmayanlardan birisi de bu maçtır. 

Bahsedeğim maçın oynanacağı dönemde kriz kapıda olduğuna dair belirgin sinyaller verse dahi, 100. yılın güvenilir kadrosu ve Lucescu'nun Avrupa maçlarındaki başarısı Beşitkaşlıların Avrupa Kupası'nda da umutludur. Şampiyonlar Ligi'nde inanılması güç bir maçla elenen Beşiktaş (ah Peruzzi ah), grubu 3. sırada bitirerek yoluna UEFA Kupası'nda devam eder. UEFA'da ilerleme hesapları yaparken Benitez'in Valencia'sı önümüzdeki ilk engel olarak çıkar. Beşiktaş'ın kura şanssızlığı bir kez daha kendisini göstermiştir; zira 2003-04 Valencia'sı Aimar, Vicente, Baraja, Ayala, Canizares gibi efsaneleriyle UEFA seviyesinin oldukça üzerinde bir takımdır. (Canizares'in bu maçta görev yapmadığını not düşelim.) Yine de, bir önceki yıl oynanan UEFA çeyrek finali ve sezon içindeki 2-0'lık Chelsea galibiyeti gibi olumlu referanslar ümidimizi koruımamızı sağlar.

Mestella'da siyah-beyaz giyen Valencia'nın karşısına kırmızı formayla çıkacaktır Beşiktaş. Eğer yanlış hatırlamıyorsam, bu maç Beşiktaş'ın kırmızı formayla çıktığı son resmi maçtır. Avrupa maçlarında Beşiktaş'ın en güvendiği isimlerden birisi olan Pancu, bu maça da damgasını vurmaya hazırlanır. Önce, Cordoba'nın unutulmaz degajlarından birisiyle başlayan atakta Ilie'nin pasıyla takımı 1-0 öne geçirir. Bu gole yanıt, 18'lik Muhammed Sissokko'dan gelir. Beşiktaş, Pancu'nun orta saha çizgisinden itibaren taşıdığı topu ağlarla buluşturmasıyla bir kez daha öne geçer. İlk yarı ise 2-2'lik eşitlikle sonuçlanır. 


İkinci yarıya dair hafızamda kalan iki şey var. Bunlardan birincisi, Kaan Dobra'nın attığı şutun tribündeki bir taraftarın kafasına isabet etmesi ve taraftarın ayağa kalkmak için sağlık ekiplerinin müdahalesine ihtiyaç duyması (ki bu ilk yarıda da yaşanmış olabilir), ikincisi ise 90+4'te Yasin Sülün'ün orta sahada yaptığı gereksiz ötesi faul ve sonrasında yaşananlar. 2-2'yle son dakikaya giren Beşiktaşlılar, bu serbest atış kullanılırken rövanşı Lucescu'nun 0-0'a bağlayacağına inanmaktadırlar. Kalabalık ceza sahası içinde kafayı vuran David Navarro maçı 3-2'ye getirince bu hayaller de suya düşer. Rövanşı 2-0 kazanan Valencia, bir sonraki turda Ersun Yanal'ın Gençlerbirliği'ni  uzatma sonucunda geçer. Sezon sonunda ise bu efsane kadro hem UEFA Kupası'nı hem de İspanya Ligi şampiyonluğunu kazanır. Bu sezon, İspanya'da son on yılda Real Madrid veya Barcelona'nın kazanamadığı tek sezondur. Turu kaybeden Beşiktaş, yıllarca üstesinden gelemeyeceği bir krize bir adım daha yaklaşmıştır. 

  
Not: Pancu'nun bu maçta attığı golleri aşağıdaki videolarda görebilirsiniz.

Pancu'nun 1. golü:

 

 Pancu'nun 2. golü:

 

16 Kasım 2011 Çarşamba

Bir Derdim Var Bin Dermana Değişmem Asla Serisi



Şike iddiaları gündeme geldiğinden beri Beşiktaş hakkında bir tane dahi yazı yazmadım. Gerek Demirören'in gün be gün kulübü kimiliğinden uzaklaştırması, gerek izlediğimiz maçların ne kadar adil olduğuna dair bir fikrimin olmaması beni yazmaktan soğutan esas sebeplerdi. Bu süre zarfında ne Simao'ya havaalanında siyah-beyaz bilekliklerimi vermemden, ne Egemen'in aradığımız mücadeleci ruhu bize bir nebze de olsa geri kazandırmasından, ne de Euro 2000 elemelerinden bu yana Ukrayna milli takımının kalesini koruyan Shovkovskiy'nin 90+3'te kalemizde gol aradığı pozisyondan bahsettim. Ancak, Gençlerbirliği maçında Egemen'in kendi kalesine attığı gol, öyle hatıraları beraberinde getirdi ki, onları yazmadan rahat edemeyeceğimi fark ettim.

Beşiktaş tribünlerinin bu sezon söylemeye başladığı, benim de Antalya maçında kapalı alt tribünde eşlik etme mutluluğuna eriştiğim güzel bir tezahürat var. "Bir derdim var, bin dermana değişmem asla" dizesiyle biten tezahürat, Beşiktaşlıların takımlarına dair hislerini gayet güzel açıklıyor. Sadece bu yıl, 3-0'ın rövanşında kahır çektiğimiz Alania maçı, 90+'da yenilen golle (ki buna şaşıran Beşiktaşlı olduğunu hiç sanmıyorum)kaybedilen Kiev deplasmanı, Ersan'ın ve bir maç bile göremediğimiz Bebe'nin 6 aylık sakatlıkları, Beşiktaş'ın dertlerinin bitmeyeceğini bize yeniden hatırlattı. Hoş, Beşiktaş'ın bu ara menajerlerin ve basiretsiz yöneticilerin elinde oyuncak olması hepsinden çok acı veriyor; ama yine de saha içinde kalmaya gayret ederek son 10 yılın içimize dert olan 10 maçına bakmak istedim. Maçların içinde içimizi burkan saha dışı hikayeler de varlıklarını bir şekilde hissettireceklerdir nasıl olsa.

Serinin açılış yazısını ise bu listede yer almayan bir maça ayırdım. Listeye girmemesi üzerimizde bıraktığı etkinin azlığından değil, maçın on yıldan fazla bir zaman önce oynanmış olmasından kaynaklanıyor. Yoksa, listede zirveyi zorlaması fazlasıyla muhtemeldi bu maçın. On yıl sınırını da, aklımın ermediği Valerenga, Steagul Roşu vs. maçlarını dışarıda bırakmak için özellikle seçtim; ama Egemen'in geri pasıyla aklıma gelen maça bir kıyısından değinmem gerekiyordu. Teleon'dan yayınlandığı için izleyemediğim bu maçın sonucunu öğrendiğim andan özetleri görene kadar Sead Halilagiç'e kızmakla meşguldüm. Özetlerde ise Türk futbol tarihinin en büyük kişisel travmasına tanıklık etmşitim.

Gollerini yukarıda görebileceğiniz maçın içinde anlatılacak o kadar çok hikaye var ki aslında. "Kaptan" Şifo Mehmet'in Beşiktaş ile özdeşleşen hırsı (Beşiktaş - Antalya maçları başlamadan Şifo'yu tribünlere çağırdığımız anlarda hep bu gol gözümün önüne gelir), önümüzdeki yıllarda Galatasaray - Beşiktaş maçlarının en çok yuhalanan ismi olan Ayhan Akman'ın Beşiktaş formasıyla Şifo'ya yaptığı güzel asist ve şampiyonluğu Galatasaray'a getiren Sead Halilagiç(k.k.) golü. Fevzi'nin başını ellerinin arasına almasıyla karısının gözyaşlarının art arda verildiği sahne Beşiktaşlılar için dayanılacak gibi değil. Liste dışı saydığım bu maçla hem bir derdim var serisinin açılışını yapalım, hem de hafta sonu oynanacak olan derbi maçına blogu hazırlamış olalım. Haklısın Güntekin, çok ters bir hareket.

2 Haziran 2011 Perşembe

Hadi Gel, Ay Karanlık


AY KARANLIK

Maviye
Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine
Rüzgarda asi,
Körsem,
Senden gayrısına yoksam,
Bozuksam,
Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık...

İtten aç,
Yılandan çıplak,
Vurgun ve bela
Gelip durmuşsam kapına
Var mı ki doymazlığım?
İlle de ille
Sevmelerim,
Sevmelerim gibisi?
Oturmuş yazıcılar
Fermanım yazar
N'olur gel,
Ay karanlık...

Dört yanım puşt zulası,
Dost yüzlü,
Dost gülücüklü
Cıgaramdan yanar.
Alnım öperler,
Suskun, hayın, çıyansı.
Dört yanım puşt zulası,
Dönerim dönerim çıkmaz.
Ey leylim gecede ölesim tutmuş,
Etme gel,
Ay karanlık...

Ahmed Arif

Bugün şair Ahmed Arif'in aramızdan ayrılışının 20. yıl dönümü. "Gözlerin hani?" diye sorduğu, cıgara dumanına bulanmış dizeleriyle canımızı "garip, suskun, paramparça" kılan Anadolu şairine vefa borcumu ödemek için doğru bir gün olsa gerek.


Vefa göstermek için elini benden çabuk tutan ise "Çarşı" olmuş. Ahmed Arif'in dizelerine bolca göndermelerde bulunan bir taraftar grubuna da bu yakışırdı zaten. Elbette, onlarca değerli şair arasında, Ahmed Arif'e ayrı bir saygı durşunda bulunulmasının da bir nedeni var. Ahmed Arif'in sevda tanımlamaları, Beşiktaşlıların takımları için hissettiğine yakındır diyerek sözü bitirirsem, bir şeyler eksik kalır. Gerek tezahüratlarda, gerekse pankartlarda yer alan dizeleri ve üslubuyla Beşiktaş sevdamıza dahil olmuştur Ahmed Arif. Bu yılın meşhur tezahüratı "gücüne güç katmaya geldik", iç içe geçmişlik halinin güzel bir örneğidir; zira bu tezahüratta yer alan "bir umudum sende anlıyor musun?" dizesi Ahmed Arif'in Anadolu şiirinden alınmıştır.

Son bir not: Eğer bugün Ersan Adem Gülüm'ün transferi hakkında neler hisssettiğimizi anlamak istiyorsanız; kademe, tandem, oyun kuran stoper, pozisyon alma vs. demeden önce Ahmed Arif şiirlerine göz atın derim.


Ve son bir fotoğraf: Seyircisiz maç için hazırlanan "Yokluğun cehennemin öbür adıdır" pankartı. Ahmed Arif'in "Hasretinden prangalar eskittim" şiirinden ciğerimizi yakan bir dize, Beşiktaş'a olan aşkımızı anlatıyor. Senden gayrısına yokuz ulan!

6 Mayıs 2011 Cuma

Övgü için Teşkkürler


Best away atmosphere

Besiktas. I didn’t play in the game [in 2009] but I was at the stadium and I spent a lot of the night watching their fans rather than the match!

Çeviri: En iyi deplasman atmosferi

Beşiktaş. (2009'daki) o maçta oynamadım ama stadyumdaydım ve gecenin çoğunu maç yerine taraftarları izleyerek geçirdim.

Rio Ferdinand'ın Manchester United'ın resmi sitesine verdiği röportajdan bir kısım. O akşam (2009) İnönü'de Rio Ferdinand'ın izlediği taraftarlardan biri de ben olduğum için blogda paylaşmak istedim, yoksa "En çok bağıran taraftar biziz" tarzında saçma bir ağız dalaşına girmek gibi bir niyetim yok. Bu arada Ferdinand'ın "En iyi deplasman Liverpool'da" gibi bir açıklama yapamayacağını ve politik bir cevap vermek adına Beşiktaş'ı seçmiş olabileceğini de ekleyelim. Her şeye karşın güne Ferdinand'dan bir övgüyle başlamak güzel bir duygu.

Kaynak:

http://www.manutd.com/en/News-And-Features/Features/2011/May/rio-champions-league-highlights.aspx

29 Nisan 2011 Cuma

Beşiktaş'ta Yerli Oyuncuların Durumu - Son Üç Sezon


Beşiktaş için sezonun bütün heyecanının bir Türkiye Kupası finalinden ibaret kaldığı bu günlerde Beşiktaş'ın sorunlarını tartışmak için oldukça fazla zamanımız var. Bu zamanı iyi kullanmak için futbola dair sorunlara şimdiden eğilmek gerekiyor. Son yıllarda Beşiktaş kadrosunda gördüğüm bir numaralı sorun yerli oyuncu kalitesinin düşüklüğü olduğu için, ilk olarak bu konuyu ele almaya karar verdim. Kısa geçmişte yaşanan gelişmelerin bugünü açıklamakta faydası olacağına inandığım için de, filmi biraz geriye sarıp 2008 yazına dönmek istiyorum.

Yılın en önemli turnuvası olan Euro 2008'e katılacak olan Türkiye'nin 23 kişilik kadrosu açıklandığında Beşiktaş'tan kadroda yer alan yalnızca iki isim vardı: Rüştü Reçber ve Gökhan Zan. 5 Türk oyuncuyla sahaya çıkmak zorunda olduğunuz bir ligde, milli takıma yalnızca iki oyuncu vererek mücadele ediyor olmak takımın yerli oyuncu sorununu açıkça ortaya koyuyordu. (Toraman konusunda bir itiraz gelebilir; ama karşı tez olarak milli takıma giden iki isimden birinin Gökhan Zan olduğunu hatırlatmak isterim.)


Ertuğrul Sağlam ile başlanacak olan sezon öncesinde, Beşiktaş'ın Türk oyuncularını gençler, yaşlılar ve rol oyuncuları olarak üçe bölmek mümkündü. Rüştü ve İbrahim Üzülmez yaşlılar grubunda yer alırken, Ertuğrul Sağlam; Serdar Özkan, Serdar Kurtuluş ve Batuhan Karadeniz gibi genç isimleri as oyuncular haline getirmeye çalışıyordu. (Yine Ertuğrul Sağlam'ın şans verdiği gençlerden İbrahim Kaş, bir önceki sezon sonu kontratı bittiği için bedava Getafe'ye gidecekti.)

Rol oyuncuları olarak adlandırdığım isimlerden Toraman ve Gökhan Zan'ın yerlerine Zapo ve Sivok transfer edilmişti. Ali Tandoğan, Tuna Üzümcü, Ekrem Dağ, Uğur İnceman, Hakan Arıkan ve Nobre ise bir türlü 11'in değişmez oyuncusu olabileceklerinin sinyalini vermeyen; ancak 5 Türk ile sahaya çıkma zorunluluğu nedeniyle kadroya katılan isimlerdi.

Kharkiv mağlubiyetinin ardından takımın başına geçen Mustafa Denizli ise devre arasında önemli hamleler yaptı. Rüştü, İbrahim Üzülmez ve sağ beke çektiği Toraman'ı as oyuncular ilan etti ve 4. as isim olarak Yusuf Şimşek'i kadroya kattı ve orta sahada Cisse - Ernst ikilisinin kullanılmasına imkan tanıdı. 5. Türk ise hemen her maç değişiyor ve genellikle seçim Nobre - Gökhan Zan - S.Özkan ve Ekrem Dağ arasında yapılıyordu. Bu oyuncuların farklı mevkilerde oynaması nedeniyle de saha içinde pek çok oyuncunun görevi her maç yeniden tanımlanıyordu.


Mustafa Denizli'nin sınırlı sayıda oyuncuyla, oyuncuların pozisyonlarını değiştirerek kurduğu sistem takımı 2009 yılında şampiyonluğa taşıdı. Sezon sonunda Ertuğrul Sağlam'ın rol oyuncularının pek çoğunun takımdan ayrıldığını gördük. Sağlam'ın takıma as oyuncular olarak monte etmek istediği gençler olan Serdar Özkan, Serdar Kurtuluş ve Batuhan Karadeniz ise Beşiktaş'ta rotasyona dahi girecek fiziksel ve mental olgunluğa erişemediler. Mevcut şartlar altında ilk 11'e 5. Türk oyuncuyu eklemek için transfer yapılması zorunlu hale geldi. Transfer edilmesi düşünülen isim Mehmet Topuz, transfer edilen isim ise Nihat Kahveci oldu. Gökhan Zan'ın da rotasyondan çıkmasıyla iyice daralan Türk oyuncu havuzundaki isimlerden Serdar Özkan, Nihat, Nobre ve Yusuf'tan birinin kadronun değişmezi olması gerekiyordu; ancak hiç biri bu yükü kaldıramadı. Sezonun Türk oyuncular adına tek kazancı rotasyona dahil olmayı başaran Necip Uysal'dı.

2010-11 sezonuna başlarken Türk oyuncu rotasyonundaki sıkıntıları iyice açığa çıkan Beşiktaş, vitrine kariyerli yabancı oyuncuları koyarken Türk oyuncu seçiminde Ertuğrul Sağlam'ın baş vurduğu Gençler + Yaşlılar + Rotasyon oyuncuları formülüne geri döndü. (Yine İ.Toraman'ı istisna olarak görebiliriz.) Sezon başında elimizde olan Türk oyuncuları 4-2-3-1 sistemine göre şu şekilde dizebiliriz:

Rüştü (Hakan/Cenk)

Ekrem(Erhan Güven/Rıdvan) - Toraman - Ersan - İ.Üzülmez(İsmail)

Aurelio - Necip

Nihat - Onur - Yusuf

Nobre(Fatih Tekke/Ali Kuçik)


Rotasyon için oyuncu sayısı ilk bakışta yeterli gibi gözükse de, takımın içinde bir adet as Türk oyuncunun dahi olmaması sorunun büyüklüğünü ortaya koyuyordu. Sezonun ilerlemesiyle birlikte takımın yaşlıları bir bir kadrodan ayrıldı ve 3 kaleciyle birlikte takımda yer alacağı kesin olan yalnızca 6 futbolcu kaldı(Ekrem, Toraman, İsmail, Necip, Aurelio, Nobre). 3 sezonun sonunda Beşiktaş'tan mili takım aday kadrosuna çağrılması beklenen isim sayısı 0(yazıyla sıfır).

Bütün bu tabloya rağmen Beşiktaş'ın umutlarını artıran bir nokta var ki, yazıyı üç yıl geriden başlatıp uzatmama neden oluyor. Mevcut kurallara göre ilk 11'de 5 adet Türk oyuncu oynatması gereken Beşiktaş'ın elinde 4 tane pırıl pırıl genç var: Cenk, Necip, Ersan ve İsmail. Yakın zamanda hepsi milli takım aday kadrosuna çağrılan bu dört ismi, Beşiktaş'ın ve milli takımın as oyuncuları haline getirmek yakın dönemdeki birinci önceliğimiz olmalıdır. İlerlemelerini devam ettirebilmeleri için takımda Türk alternatifler getirmenin ve rekabet ortamı yaratmanın faydalı olacağına inanıyorum.


Eğer bu 4 genci takıma as oyuncu olarak monte etmeyi başarabilirsek; Simao, Guti, Quaresma, x, y, z'den bağımsız olarak sürekli zirveyi kovalayan bir takım haline gelebiliriz. Guti'nin yerine 100'ün üzerine ülkeden alternatif bulmak mümkünken, bir Türk oyuncunun yeri ancak başka bir Türk'le dolduruluyor. Hatta Topuz-Nihat örneğinde olduğu gibi oyuncuların mevkileri ve oyun tarzları 180 derece farklı olabiliyor. Umarım üç yıl önce Serdar Özkan, İbrahim Kaş, Batuhan Karadeniz ve Serdar Kurtuluş ile yaşadığımız hayal kırıklığından gerekli dersleri çıkarmışızdır ve bu 4 gençle yeni hedeflere ilerlemek için gerekli adımları atmaya en kısa sürede başlarız. Sanıyorum o ilk adım Ersan Gülüm'ün bonservisini almak olacaktır.

6 Nisan 2011 Çarşamba

Karakter Sınavı


Bu akşam, Beşiktaş sezona dair son iddiasını devam ettirebilmek adına Gaziantep karşısında olacak. Beşiktaş İnönü'de seyirci desteğinden yoksun, maça çıkacak stoper ve sağ bek belirsiz, Gaziantep an itibariyle Beşiktaş'tan daha iyi bir takıma sahip ve Türkiye Kupası; Beşiktaş'ın Avrupa Ligi'ne katılabilmek için son şansı. Bahsettiğim bütün konular güzel bir maç hikayesi yazmak için güzel sebepler oluşturuyor; ama beni hepsinden daha fazla ilgilendiren Beşiktaş'ın bu akşam vereceği karakter sınavı.

Nisan ayı itibariyle Beşiktaş'ın bu sezon kazanabileceği yalnızca bir kupa var. Bu kupa kazanıldığı zaman taraftarın rakiplerle dalga geçme hakkı yok; çünkü bu kupa 3 büyüklerin için yeterince "büyük" değil. O nedenle taraftarın daha çok umrunda olan Avrupa Ligi'ne katılım hakkı elde edebilmek. Bunu elde edemezsek de yeni yıldızların gelmeyeceğinden, eldeki yıldızların mutsuz olacağından korkanlar var.

Açıkçası yönetimin uzun vadeli planlar yapıp, önümüzdeki sezon için de bu doğrultuda gerçekçi bir hedefi (örn. Avrupa Ligi'nde son 16, 5 yıl içinde son 8'i kalmayı standart haline getiren bir takım) benimseyeceğini bilsem Avrupa Ligi'ne katılım hakkını daha çok önemserdim. Şu an için takımdan beklentim "ortada bir hedef varsa Beşiktaş hedefe ulaşır" söylemini gerçeğe çevirmeleri.

Bloga daha önce de yazdım; ama bugünkü sınavı anlatmak için bir kez daha açıklamakta fayda var. Beşiktaş kulübü kendi kimliğini her şeyden önce kazanmak üzerinden tanımlar. Farklı sınıflardan, farklı kökenlerden insanları buluşturan çatı, Beşiktaş'ın rakibi alt etme gücü üzerine inşa edilmiştir. Üç büyüklerden biri olmasının anlamı, belirli bir tarihte sona erecek yarışmayı kazanacak üç ana adaydan birisi olmanın ötesindedir. Müzesine yeni bir kupa eklediği zaman eskisinden daha büyük olmaz; çünkü büyüklüğün ölçü birimi, müzedeki gümüşlerin ağırlığını ölçen kilogram değildir. Büyüklük payesine; yarışa girdiği, hedefe koştuğu zaman zafere ulaşacak kudrete sahip olmasından ötürü layık görülmüştür.


Şimdi Türkiye Kupası'nı neden önemsediğimi, ve kazanma kimliğiyle ne ifade ettiğimi örnekleyerek açıklayayım. Bana göre, Trabzonspor'un bu sezon zirve yarışına başladığı yer Urfa'dır. GAP Arena'da oynanan kupa finalinde Fenerbahçe'yi yenmeleri, Trabzon'un kazanan kulüp imajını taraftarın, camianın ve rakiplerin gözünde yeniden canlandırdı. Çok benzer örnekleri 2004-05'te Galatasaray, 2005-06 sezonunda Beşiktaş ve 2002-03'te yine Trabzon verdiler. Sözünü ettiğim yıllarda şampiyonluk yarışının uzağında kalan takımlar, Türkiye Kupası'nı kazanarak kimliklerini yeniden hatırladılar ve sonraki sezon şampiyonluk yarışına sonuna kadar dahil oldular, hatta Galatasaray 2005-06'da mucizevi bir şampiyonluk kazandı.

Ligimizin "büyük" ünvanı olan takımlarının son yıllarda ligi kötü geçirdikleri; ancak Türkiye Kupası kazanarak tamamladıkları sezonların ardından aldıkları dereceler:

93/94 Beşiktaş: Sezonu 4. bitirmiş. Bir sonraki sezonun şampiyonu.
95/96 Galatasaray: Sezonu 4. bitirmiş. Bir sonraki sezonun şampiyonu.
97/98 Beşiktaş: Sezonu 6. bitirmiş. Bir sonraki sezonun ikincisi.
02/03 Trabzon: Sezonu 7. bitirmiş. Bir sonraki sezonun ikincisi.
04/05 Galatasaray: Sezonu 3. bitirmiş. Bir sonraki sezonun şampiyonu.
05/06 Beşiktaş: Sezonu liderin 29 puan gerisinde 3. bitirmiş. Bir sonraki sezonun ikincisi.
09/10 Trabzon: Sezonu 5. bitirmiş. 27. Hafta sonunda bu sezonun lideri.

Bu Türkiye Kupası denkleminde Fenerbahçe'nin işleri bozduğunu ve zirveye gitmek için kupa kazanmaya ihtiyaç duymadığını iddia edebilirsiniz; ama Türkiye Kupası'nı kazanamamanın Fenerbahçe'nin kimliğinde yarattığı tahribat da sanılandan büyük. Son beş yıl içinde, ikisi lig üçü kupa olmak üzere 5 final maçına çıktı Fenerbahçe ve bu 5 finali de kaybetti. Özellikle ligdeki büyük yenilgileri almasında, kupayı sürekli kaybetmenin getirdiği psikolojik baskının yarattığı kazanamama stresinin de etkisi var.

Beşiktaş'ın müzesine bir (hatta TFF Süper Kupası ile iki)kupa daha eklemek için yola çıkan takım, bu hedefe ulaşabilirse kazanan kimliğini yeniden elde etme yolunda önemli bir adım atar. Bu da önümüzdeki sezona iddialı başlayabilmek için takımdaki yıldızların kalmasından çok daha önemli bir gösterge olacaktır. En azından önümüzdeki yıla güler yüzle başlamak için Beşiktaş'ın elinde büyük bir fırsat var ve bu fırsatı kullanmak için bu akşam kazanan kulüp olma karakterini ortaya koyması gerekiyor.

15 Mart 2011 Salı

Was ist los, was ist das? - Schuster ve Futbol Kültürümüz Üzerine


Geçtiğimiz Ekim ayında Basel'de düzenlenen ATP turnuvasının çeyrek finallerini izleme şansım olmuştu. Bu turnuvada üzerinden Federer efsanesinin nasıl doğduğu üzerine çıkarımlarda bulunduğum bir yazı yazmıştım. Yazının bütünlüğünü bozmamak adına o yazıdan çıkardığım bir bölüm vardı. Rijkaard tartışmalarının gündemde olduğu günlerde yazdığım bu bölümü, Schuster tartışmalarına da gayet uygun olduğu için bugün yayınlamaya karar verdim. İşte Federer yazısının fazlalık olarak gördüğüm kısmı:

"Bu noktada Türkiye'ye ani bir geçiş yapmak istiyorum. Sporu olan ilgiyi farklı branşlarla çeşitlendiremediğimiz için örneklerimin büyük çoğunluğu futbola dair olacak. Günlük başarılara endeksli spor kültürümüzde her gün rakamları, taktikleri ve isimleri tartışırken emeği yok saymamızın ve spor kültürümüzü geliştirmeye yönelik hiç bir adım atmamamızın, uluslararası seviyedeki hem takımlar bazında hem de bireysel yıldızlar çıkarma konusundaki başarısızlığımızın altında yatan başlıca sebep olduğuna inanıyorum. Yıldız adaylarımızı kendi elimizle bıktırmamızın (bkz. Arda Turan) ardında, bu sporun efsane isimlerine saygı göstermememizle aynı nedenler yatmıyor mu? Türkiye'ye Del Bosque, Rijkaard gibi şampiyonlar ligi kazanmış teknik direktörler gelmişse ve bir gazeteci de çıkıp şampiyonlar ligini kazanırken yaptıkları üzerine bu isimlerle röportaj yapmıyorsa, bu ülke olarak şampiyonlar ligi kazanma hedefinizin olmadığı anlamına gelir. Roberto Carlos'a dünya, Rijkaard'a ve Schuster'e Avrupa şampiyonluğunu tarif ettirmeden, uluslararası başarının nasıl bir his olduğunu anlamadan, çocukları bu hayallerin peşinden koşturmadan başarıyı nasıl hedefleyeceksiniz? Daha somut olarak tarif edemediğiniz bir kavramı hedef olarak çocuklara nasıl benimseteceksiniz? Bir de olaya başka bir açıdan yaklaşayım. Eğer Euro 88 Türkiye'de düzenlenseydi, Rijkaard üzerine yapılan tartışmalar bu kadar yüzeysel mi kalırdı? Yoksa insanlarda kazanmaktan ziyade, futbolun özüne dair bir heyecan yaratabilir miydik?

Bir başka örnekle derdimi daha iyi açıklayacağımı düşünüyorum. Bugün İspanya'nın futbol, basketbol, tenis, voleybol, bisiklet, Formula 1 gibi dünyanın en göz önündeki sporlarında yakaladığı başarılar tartışılıyor ve haklı olarak, 1992 Barselona olimpiyatlarının bu gelişime olan katkısından bahsediliyor. Bu olimpiyatların ardında bıraktığı tesisler ve ekonomik girdiler başarının kazanılmasında kuşkusuz önemli rol oynamıştır; ama kişisel kanaatim, olimpiyatların İspanyollar açısından en büyük kazancı genç neslin bir olimpiyat şampiyonunu alkışlama şansı yakalaması ve bunun üzerine gerek sporcu gerek izleyici olarak hayaller kurmaya başlamasıdır."



Bernd Schuster bugün itibariyle futbola dair bütün bildikleriyle ve hikayeleriyle Türkiye'den ayrılıyor. Bir kez daha hikayeleriyle her yerde haber olmayı hak eden bir adamın Türkiye'de hatırlanacağı haberler:

- Schuster gazetecilere pipisini gösterdi.
- Schuster "Türkiye'de 60'ların futbolunun oynandığını bilmiyordum" dedi.
- Schuster kendisini ıslıklayan seyircilere "Rahatsızlık duyan maçlara gelmesin" dedi.

Schuster; taraftarı aşağıladı, medyayı aşağıladı, Türkiye'yi aşağıladı anlamına gelen 3 cümle. Alt metni Ahmet Çakar tonlamasıyla "Schuster adam değil" olan 3 adet haber. Schuster'in kendine has bir kişilik olduğu kariyerindeki pek çok olaydan görülebilir. 2. çocuğunun doğumunu görmek için Arnavutluk maçından affını isteyen bu nedenle bir skandala yol açan, bu tartışmalar sonrası 24 yaşında milli takımdan emekli olan ve emeklilik kararının ardından 1986 Dünya Kupası'na çağrılınca yeniden dönmek için 1 milyon mark para isteyen, Barcelona'dan ezeli rakip Real Madrid'e geçen, bununla da kalmayıp oradan da ezeli rakip Atletico Madrid'e yol alan bir oyuncu, Real Madrid'in başındayken "Barcelona'yı yenmemiz imkansız" dediği için görevine son verilen bir teknik direktör "kendine has bir kişilik" sıfatını hak ediyor. Peki medyanın durumu getirmek istediği nokta nedir? Schuster kişiliksiz, ahlaksız, değerleri hiçe sayan vs. vs. vs.

İşte Türiye'nin siyasette, sporda, kültürde çakılı kalmasının belki de en önemli sebebi bir kez daha karşımıza çıktı. Türkiye'de insanların birey olarak görülmeleri başlıca korku faktörü. "Farklı" olanların birey olarak özgür seçimler yapabileceğine kimse inanmıyor, inanmak istemiyor. Kalıpların dışına çıkanlar anında marjinalize ediliyor ve sistemin dışına itiliyor. Yani kendine has bir kişiliğin Türkiye'deki karşılığı kişiliksiz. Konuyu dağıtmadan yine futbola ve Schuster'e dönelim ve sahip olduğu sıfatı hak eden medya mensupları ile "Schuster'in geçmişi üzerinden neleri tartışabilirdik?" üzerine kafa yoralım.


- Benim için her şeyden önce gelen Almanya ile kazandığı 1980 Avrupa Şampiyonluğu'dur. Yukarıda uzun uzun anlattım; ama bir kez daha vurgulamak istiyorum; çünkü hayalleri olmayanların hedefleri de yoktur. Eğer Avrupa Şampiyonu olma hayaliniz varsa, başarıyı yakalayanların izlediği yolu keşfetmek aydınlatıcı olacaktır. Ama ne gerek var canım, biz de 2008'de yarı final oynayıp şampiyonluğun kıyısından dönmedik mi? Biz oralara gelmeyi biliyoruz zaten.

Ama bir dakika durup 2008'e bakalım Almanya ne yapmış diye? 2008'de final oynamışlar ve turnuvayı bizim önümüzde tamamlamışlar. Aslına bakarsanız Dünya Kupaları ve Avrupa Şampiyonaları tarihinde düzenlenen toplam 32 turnuvada Almanları bir tek Euro 2000'de çeyrek final oynayarak geçmişiz. Yani skor Almanya: 31 Türkiye: 1 (yazıyla bir). Bugün 33. turnuvaya katılmak için aynı gruptayız ve sonuçlar 32-1'i gösteriyor. Ama bu ekolün temsilcilerinden birini yerin dibine sokup gönderdik ya, bizden büyüğü yok. 2012 elemelerinde Almanya ile eşleşince Rıdvan Dilmen bu 31-1'i unutup "Almanya eski gücünde değil, Hiddink 1. çıkmazsa başarısız" yorumlarını yapmakla meşguldü.

- Peki milli takımdan 24 yaşında ayrılmasına ne demeli? Bu konuyu ahlaksız kalıbından çıkarıp gerçekten tartışacak cesarette birileri var mı? Milli takımlar organizasyonlarının amacı nedir, G-20'nin milli maçlar için tazminat, sigorta talepleri ne derece haklı, bunları sorgulayan kimse var mı? Ama bunları tartışan sonsuz kontenjanlı vatan hainliği listesine adını yazdıracağı için üstünü kumla örtmekte fayda var.

Hatta aklıma daha iyisi geldi, hazır gitmişken yerin dibine batırmak için "bayrağını taşımak için para istedi" başlıklı bir haber yapıp yanına Hakan Şükür'ün "milli takımda oynamak en büyü şereftir" başlıklı bir yazısını koyalım, ne de olsa milli takım için 51 gol atmış adam. Onun milli takımda oynaması milli takımın kendisinden bile önemliydi zaten, bu uğurda Ersun Yanal'ı harcamakta sakınca görmedik mesela. Bir kere tartışmaya başlarsak Nuri Şahin'in bu ay 11 Freunde dergisine verdiği "Milli takımda Hakan Şükür kutsal bir kişilikti. Kazara ayağına bastığınızda bile defalarca özür dilemeniz gerekirdi" sözlerini de tartışırız ki hiç gereği yok. Biz kutsallarımızla mutluyuz, değil mi?


- Bir de yine basınımızdan kimsenin merak etmediği Barcelona - Real Madrid - Atletico Madrid üçgeni var. Ezeli rakipler arasında geçişler yapmakta sakınca görmeyen Schuster'in bu takımlara ve aralarındaki rekabete bakışı sanıyorum özel bir haber değeri taşıyor. Aynı zamanda Barcelona kulüp üyesi olarak Real Madrid teknik direktörlüğüne getirilen ilk (ve muhtemelen tek) isim olmasının ardındaki hikayeyi de gazetelerde, televizyonlarda görmek isterdim. Onun ezeli rekabetlere karşı olan eleştirel bakışı, belki Türkiye'deki rekabetlerin anlamı/anlamsızlığı üzerine yeni bir şeyler söylememizi sağlardı. Sağlıklı temellere dayanan bir rekabet yaratmak şiddeti azaltabilirdi, vesaire, vesaire.

Bunları da tartışmadık. Zaten sporda şiddet yasasıyla her şeyi çözeceğiz, kitleleri uyutmak için rekabetlerin tarihini, kimliğini boş verip; salt ego tatminine dair olan ne varsa şişirmeye devam ediyoruz. Lig Tv tabiriyle Süper Derbi'nin (normal olması bize yetmez çünkü) El Clasico'dan ne eksiği var ki? Tamam belki Messi, Ronaldo gibi goller atamıyoruz; ama Arda ile Semih, Ramos ile Puyol gibi kavga ediyorlar çok şükür. Zaten El Clasico'ya bakışımız da "sen beş yiyeni gördün mü?" sorusunun ötesinde değil.

Schuster'e sorulabilecek bu soruları aklıma getirdiğim için kendimi ayıplıyor ve buraya tekrar not ediyorum: Kutsallara dokunmayalım lütfen, sonra birileri düşünmeye başlar. Kimlik üzerine düşünürken konu başka yerlere doğru filizlenir de, milleti uyutmak için kullandığımız futbol milleti düşündürmeye başlarsa işte o zaman ayvayı yeriz.

Ne yazık ki artık Schuster'e yukarıda sıraladığım konulardan hiç birini sorma şansımız yok. Bizim soru soramadığımız Schuster'in ise Türkiye'deyken kafasından geçen soruların "Was ist los, was ist das?" (Neler oluyor, bu da neydi?)olduğunu tahmin ediyorum. 90'lardan kalma bu dans şarkısının geri kalanı ise, bizlere bu şarkının sözlerine benzer sığlık seviyesindeki tartışmaları reva gören basınımıza gelsin:

Eins, zwei polizei
Drei, vier grenadier
Fünf sechs alte Gags
sieben acht gute Nacht

ja ja ja was ist los, was ist das?
ja ja ja was ist los, was ist das?


Şarkının Türkçe'ye çevirisi şöyle:

Bir, iki, polis
Üç, dört, bombacı
Beş, altı, eski hileler(şakalar)
Yedi, sekiz, İyi Akşamlar

Evet, evet, evet ne oluyor, bu nedir?
Evet, evet, evet ne oluyor, bu nedir?

16 Şubat 2011 Çarşamba

Tükenme


Benim için 5 aya yakın bir sürenin ardından Beşiktaş ile yeniden buluşma vakti yaklaşıyor. İnönü'den ayrıldığım Antalya maçını takımın forveti Bobo iki golle süslemiş, Fabian Ernst her zamanki mücadelesinin yanına eklediği asist ile geceye damga vurmuştu. Şimdi ikisi de oynayacak mı, yoksa yedek mi kalacaklar, bu konuda meraklı bir bekleyiş içerisindeyiz. Takım 3 haftada 1 puan alabilmiş, şampiyonluk şarkıları söyleyerek ayrıldığım İnönü, bir şampiyonluk kupası göremeden yıkılmayı bekler hale gelmiş.

Sanıyorum hepsinden acı olan haber ise dün akşam geldi. Takımın 11 yıllık emekçisi İbrahim Üzülmez, bir kavga sonunda takımdan kovuldu. Galatasaray'a Ali Sami Yen'de (hoş o da yıkıldı ya) attığı golle 100. yıl şampiyonluğuna giden yolda en kritik virajı aşmamızı sağlayan adamdı. Takımdaki her oyuncu ondan yetenekliydi belki; ama bu takım sadece şampiyonluğu herkesin onun kadar istediği yıllarda kupaya ulaşabildi.

Perşembe günü İnönü'de bir maça gidiyorum, eğer yıkım kararı çıkarsa İnönü'deki son maçım olacak. UEFA 3. turu (hoş o turnuvada kalmadı ya) ilk maçında rakip Dynamo Kiev. Lucescu'yu hatırlatıyor bana bu eşleşme ve Pancu'nun golünü, Pascal'ın rakip kalecinin belini kıran aşırtma vuruşunu. O günlere dönüp geçeriz demek istiyorum; ama daha kaptanının kim olduğunu bilmediğim takımda kime güveneceğim?

Sanıyorum perşembe günü Suavi'nin bestesi üzerine yazılan "gücüne güç katmaya geldik" tezahüratını, Suavi'nin sözleriyle söylesek daha manidar olacak:

"yüzüne kapanıp ağlamak vardı
oysa ben seni bulmaya geldim
kalbine güneşi asmaya geldim
tükenme"

Hakikaten yüzüne kapanıp bütün bir perşembe akşamı hıçkıra hıçkıra ağlamak vardı be İbrahim Üzülmez; ama biz o karanlık içinde Beşiktaş'ı bulmak, o formayı sırtına giyenlerin kalbine güneş olmak için İnönü'ye gitmek zorundayız. Sen de bilirsin ki stadyuma Dolmabahçe'den yürüyüp gelenler için bu hep böyle oldu, hep böyle olacak. Benim için belki de son kez...Tükenme Beşiktaş'ım.

12 Şubat 2011 Cumartesi

Sarı Fırtına'nın Aklıma Düşürdükleri


Serdal Adalı'nın geçtiğimiz hafta Karabük maçının ardından yaptığı açıklamalar üzerine bir şeyler karalayacaktım; ancak bu açıklamaların yayınlandığı programda Metin Tekin'in mahcup tavırlarını görünce biraz farklı bir yazı yazmaya karar verdim.

Futbol aşkının bana geçmesini çok büyük oranda babama borçluyum. Ne var ki, oyuna dair sevgiyi bana geçiren babam, Galatasaray aşkını bana geçiremedi, zira dedemin dostu Necmi Bey'in kartal sevdası bebeklik aşılarımın sonuncusu olarak çoktan kayıtlara geçmişti. Maalesef kendisini hatırlayamıyorum; ancak bayram için bana gönderdiği "91-92 Şampiyonu Beşiktaş" kartı, üzerindeki "Kartal Doruk, bayramın kutlu olsun" yazısı ile beraber hala odamda durur.

Sanıyorum bu kartı Beşiktaşlılığımın resmi başlangıcı kabul edebilirim. Yalnız, o yıllarda 3 yaşımda olduğumdan 91-92 şampiyonluğunu hatırlamamı da beklemeyin. Yine de o dönem Beşiktaş'ın her yerde "Şampiyon Beşiktaş" olarak geçtiğini hatırlıyorum; çünkü Beşiktaş Lig, Kupa, TSYD, Cumhurbaşkanlığı derken sürekli yeni bir kupa kazanıyordu. Pek tabii zihnimde bu kupalar arasındaki hiyerarşi oluşmadığı için aklımda tek kalan "Şampiyon Beşiktaş". O dönemde 8-0'lık Galatasaray - Ankaragücü maçının Galatasaray'ı şampiyon yapmasını ve babamın havalara uçmasını da anlayamıyorum mesela. Anneannemin ağlamamı kesmem için söylediği "Beşiktaş ve Galatasaray'ın puanları eşit, ikisi de şampiyon oldu" beyaz yalanı bana daha mantıklı geliyor. Hem averaj da ne demek kardeşim, 4 yaşındayız şunun şurasında.


Yukarıda yazdığım gibi o yıllardan unutamadığım bir isim var: "Sarı Fırtına" Metin Tekin. Beşiktaş maçlarına bakıyorum, sahada herkesten farklı koşan bir adam var(Böyle oyunculara fuleli dendiğini çok sonradan öğrendim). Bir de sarışın zaten; hem televizyonda rahatça seçiliyor, hem de saçlarım o zaman daha açık sarı renkte olduğu için kendime benzetiyorum. Metin Tekin artık çocukluğumun kahramanı, mavi -kırmızı-beyaz şeritli küçük toplumla evin içinde Metin aşağı Metin yukarı koşturuyorum. Bir vuruyorum, sandalyenin sağ arka bacağıyla duvar arasından geçen top gol oluyor. Bir daha vuruyorum, Sarı Fırtına mutfak kapısından içeri yolladığı topla Beşiktaş'a bir gol daha kazandırıyor. Mutfakta annemin "çok terleme" uyarısı nafile, mutfak kapısını bu sefer salona açılan açıdan gören sarı fırtına bir gol daha atıyor. Artık herhangi bir oyuncağı alıp kupa yapma vakti; çünkü Sarı Fırtına bir kez daha Beşiktaş'ı şampiyon yaptı.

Niyetim çocukluk anılarımı karalamaktan ziyade, takım tutmaya dair o tarif edilmesi zor hissiyatı kendi geçmişimden aktarmaktı. Kartalcell için çekilen reklamda "Beşiktaş aşktır, aşk" diyen Metin Tekin'i gördüğümde aklıma hemen hayal meyal olarak o yıllar gelir. Seba'nın başkanlığında, Rıza kaptanlı, Metin - Ali - Feyyaz'lı, Şifo Mehmet'li pırıl pırıl bir Beşiktaş. "Şampiyon" Beşiktaş. (Bir de Sergen diye bir çocuk var; ben henüz tanımıyorum ama babam "çok yetenekli, çok büyük futbolcu olacak" diyor.) En önemlisi de Beşiktaşlı olmayanlar da o takıma saygı duyuyor, Beşiktaş'ın kazandığı şampiyonlukların ardından kimse "şike, şaibe" muhabbeti yapmıyor.


Bugün takımımı temsil edenlere bakıyorum ve "Bu adamlar benim sarı fırtınalarla aşık olduğum takımdan mı bahsediyorlar?" diye sormadan edemiyorum. Bir başkan yardımcımız var, hakemin soyunma odasını en iyi basanın kendisi olacağını iddia ediyor. Ve bunu maç sonrası yükselen adrenalini nedeniyle söylemiyor, yazılı metinden okuyor. Muhtemelen metni başkana göstermiş, başkan da "aferin koçum, çok güzel yazmışsın" demiştir. Açıklamanıza gerek yoktu ki beyefendi, biz zaten geçen yıl oynanan Denizli maçının sonunda Demirören'i korumak için iki şerit halinde dizilmiş, Kurtlar Vadisi'nden çıkma tipleri gördüğümüzden beri, sizin her yeri basabileceğinizi biliyorduk. Ne ara geldiniz de bu takımın üstüne kara bulut gibi çöktünüz, işin anlayamadığımız kısmı o.

Daha da vahim olan ise, Serdal Adalı'nın Beşiktaş adına yaptığı bu açıklamanın üzerine Metin Tekin'in "yorumcu" sıfatıyla konuşmak zorunda olması. O da açıklama üzerine pek konuşmuyor zaten. Konuşmayı dinledikçe mahcup oluyor, muhtemelen aklına Seba geliyor, belki de içinden "Ne günlere kaldık" diye geçiriyor. Onun bu halini televizyonda görünce hangi Beşiktaş'a aşık olduğumu yeniden hatırlıyorum ve içim bir nebze olsun rahatlıyor.

Bizim aşkımız hala sarı fırtınaların Beşiktaş'ına, kazanmak için her yolu mübah gören bir takıma değil. Suavi'nin bestesinin marş haline getirildiği, Çelik-İş sendikası reklamlı Karabükspor'un "Karabük sen bizim kardeşimizsin" diye çağrıldığı yer burası. Quaresma'yı, Simao'yu aldınız diye sevdamıza dokunma hakkınız yok, bunu aklınıza sokun. Onların gelişiyle ilk defa yıldızlarımız olmadı bizim, çok şükür bu kulübe verdikleriyle onları fersah fersah aşan efsanelerimiz var. Onlardan birisi de benim küçük topum ile adına sayısız gol attığım Sarı Fırtına Metin. Bundan sonra Beşiktaş adına mekan basmalı konuşmalar yapmadan, o sarı saçlı efsanenin dediklerine bir ara kulak verseniz hiç de fena olmaz:

"Hep efsane olmaktan bahsedilir ya...Efsane, yıllar aşıp yüzyıl öteye geçebilmektir. Bir çocuktur sizi o yıllar öncesine götüren ya da efsaneleştiren. Biz nasıl Baba Hakkı'yı merak edip, onu araştırıp, neredeyse ellerimizle dokunduysak, yıllar sonra bir çocuğun bizi aklına düşürüp araştırmasıdır. Biz, o efsane içinde olan şanslı insanlarız.Yoksa efsane olmak ne haddimize. Tek efsane vardır o da Beşiktaş'tır...."

Ben de seni efsaneleştiren çocuklardan biri olduğum için şanslıyım Metin Tekin, yoksa Beşiktaş'ın sahibi gibi konuşmak ne haddime. Ama bu kendilerini kulüpten büyük gören, "küçük dağları ben yarattım" havasında gezenler yok mu, işte senin gibi efsaneler dururken Beşiktaş adına bu adamların konuşması kanıma dokunuyor.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Beşiktaş'ın 2011 Ocak Ayı Transferleri


Transferleri genel bir çerçevede değerlendirmek için transfer döneminin sona ermesini bekledim. Şimdi kısa kısa gelen giden tablosunun değerlendirmesine geçmek istiyorum.

Gelenler: Manuel Henriques Tavares Fernandes (Valencia-Kiralık), Hugo Miguel Pereira de Almeida (Werder Bremen), Simao Pedro Fonseca Sabrosa (Atletico Madrid), Güven Gürsoy (Malatyaspor)

Gelenlerin heyecan yaratmasının başlıca nedeni Simao Sabrosa. Geçen yıl G.Saray - A.Madrid maçını izlerken antrenmanda topla yaptığı hareketlerden sonra "keşke bizde oynasa" diye içimden geçirdiğim adam 10 ay sonra siyah beyazlı formayı giydi. Eski Açık'ı dolduran Galatasaraylıların arasına Beşiktaşlı olarak girme cesareti gösterenlerin bir dileği kabul oluyormuş bunu da tecrübe etmiş oldum. Artık eski açık kalmadığı için bu metafizik çareye önümüzdeki yıllarda başvurma şansım da kalmamış oldu. Simao ile ilgili bu kadar boş laf sarf etmemin nedeni ise kendisi hakkında blogda yayınladığım söyleşi. Onunla ilgili ciddi bir şeyler okumak isteyenler linki kullansınlar. Bu transferin Beşiktaş'a katkısı ise uzun yıllardan sonra iki gerçek kanat oyuncusuna kavuşması oldu.

Bobo'yu oldukça seven ve ona güvenen taraftarların aklı Bobo'nun biten kontratı nedeniyle Almeida transferine tamamen olumlu yaklaşamadı. Oynadığı oyun tatmin edici olsa da Bobo'nun üzerindeki soru işaretleri kaybolmadan gönül rahatlığıyla Almeida'yı seyredemeyeceğiz.

Manuel Fernandes'in 8 milyon euro'luk satış opsiyonu kendisine uzun vadeli bir transfer gözüyle bakmamızı engelliyor. Sanıyorum bu edere ulaşabilmek için 2009'da Fabian Ernst'in gösterdiği yarım sezonluk performansın bir benzerine imza atması gerekiyor. Konuyla ilgili yorumunuza Tabata diyerek başlamazsanız sevinirim.

U-16 ve U-17 kategorilerinde 5 kez milli takım forması giyen Güven Gürsoy ile ilgili herhangi bir yorum yapamayacağım için darılmayın.


Gidenler: Tomas Zapotocny (Sparta Prag), Filip Holosko (İstanbul Büyükşehir Belediyespor-Kiralık), Michael Fink (Borussia Mönchengladbach-Kiralık), Fatih Tekke (Ankaragücü), Yusuf Şimşek (Kayseri Erciyesspor), Rodrigo Barbosa Tabata (Al-Rayyan-Kiralık), Ali Kuçik (Bucaspor-Kiralık)

Beni transfer dönemlerinde daha çok düşündüren gidenler tarafıdır genellikle. Ne de olsa iyi kötü paylaştığınız anılarınız vardır giden isimlerle. Takımın formasını imza törenlerinde olduğu gibi eğreti şekilde giymemiştir onlar. Yaptıkları, yapamadıkları aklımızdadır hala. Yusuf Şimşek'in Galatasaray'a attığı şampiyonluk golü ve yarım sezonda efsane olduğunu unutmak, Manchester United maçında 2 metre önündeki topa koşarken zorlandığını unutmaktan daha zor gelir taraftara. Yine Zapo'nun şampiyonluk kutlamasındaki neşeli tavırlarını, Bursa formasıyla İnönü'de attığı galibiyet golünü hatırlamaya tercih ederiz. Holosko'yu, saç baş yoldurduğu onca maça karşın gollerden sonraki gülümsemesiyle hatırlarız. Bu nedenle adının gidenlerde yazmasına canımız sıkılır.

Michael Fink, İstanbul'da kupa sevinci yaşayamadı belki; ama İbrahim Üzülmez'in ortasına gelişine yaptığı vuruşla gönüllere girmeyi başardı. Ali Kuçik bile Antalya'da Antep'e attığı golle iyi kötü bir anıya sahip oldu. Tabata bonservis bedeli dışında hatırlanacak bir şey bırakamazken, Fatih Tekke "hoca bana taktı yae" diyen lise öğrencisi edasıyla aramızdan ayrıldı.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Ricky


Futbolu sadece kupalar için değil, yaşadığı acı tatlı anılar için sevenlerin unutamayacağı türde bir adam. Ömrüm olursa daha yüzlercesini izleyeceğim Beşiktaş maçlarında yıllar sonra sık sık kullanacağım "Quaresma vardı bizde, şimdi onun ayağında olsaydı 90'a çakmıştı" repliği kendisini sevmek için yeterli sebeptir.

23 Aralık 2010 Perşembe

Simao Sabrosa: Haziran - Temmuz 2009 Champions Dergisi Söyleşisi


Kişisel dergi arşivimden bloga aktardığım söyleşilerde sırada Beşiktaşımın yeni transferi Simao Sabrosa var. Frikik ve penaltı uzmanı, eskilerin deyimiyle top cambazı olan Simao'nun Atletico'da oynadığı dönemde Champions dergisinde yayınlanan söyleşisini okurken aklınızın bir köşesine Quaresma'nın kariyerini getirmenizde fayda var. Size kolaylık olsun diye ben söyleşideki soruların altına bazı notlar düştüm.

Kariyerin Sporting'da görkemli bir şekilde başlamıştı - sonra da 19 yaşında Barcelona'yla anlaştın. Bu senin için ne anlama geliyordu?

Harika bir anlaşma. Bana pek çok şey öğreten deneyimli koçlarla çalıştım ve Altın Top sahibi Rivaldo, Figo ve Guardiola gibi isimlerin yanında oynadım - sadece idman yaparak dahi çok şey öğrenebileceğiniz oyuncular. Benim için iki güzel yıldı.

Camp Nou'yla ilgili nasıl anıların var?

Olumlu...ama hiç kupa kazanamadım. İstediğim maçlarda oynama fırsatı bulamadım ve bu nedenle başka bir kulübe geçmeye karar verdim.

Not: Simao'nun Barcelona'daki en güzel anısı sanıyorum Figo'nun Real Madrid formasıyla Camp Nou'ya döndüğü ilk maçta takımının ikinci golünü attığı andır. Bu golün videosunu aşağıda bulabilirsiniz.



Sporting mi, Benfica mı - Hangisi kariyerine en büyük etkiyi yaptı?

Sporting'de her gün örnek bir profesyonel olmak için bana yardım eden insanlarla çalışıyordum. Sonunda kendimi Benfica'da ispat ettim; ama Sporting'de antrenman yaptığım yılları hiç unutmadım.

Not: Meşhur Sporting altyapısının Figo, C.Ronaldo, Nani ve Quaresma gibi marka kanat oyuncularından birisi de Simao. Bütün bu isimlerin ikinci durağının dünya devleri olması (Barcelona, ManU) da Sporting altyapısının ne kadar iyi çalıştığını gösteriyor. İyi çalışmanın olmazsa olmaz koşullarından birisi de insanların birbirleriyle iyi ilişkiler kurması. Simao'nun kariyerini yeniden ayağa kaldırdığı Benfica'nın önüne Spoting'i koyması da altyapıda ne kadar iyi anılara sahip olduğunu gösteriyor. Ama Barcelona'lılara bu kanat oyuncularıyla ilgili anılarını sormasanız daha iyi olur:)


Bir gün İspanya'ya döneceğini biliyor muydun?

Barcelona'da işler her zaman iyi değildi, bazen eve keyifsiz dönerdim. Benfica'da neşem geri geldi, baskı altındayken bile. Ve futbolda her zaman baskı vardır. Kulübünüze zirveye çıkmak için yardım ederken; İspanya'da, İngiltere'de ve büyük turnuvalarda oynayacağınıza dair düşünce her zaman aklınızdadır...İspanya'ya dönüşüm muhteşem oldu. La Liga bu dönemde çok fazla gelişti. Eskiden o kadar iyi olmayan kulüpler artık en iyilerle birlikte oradalar. Belki çok iyi tanınmıyorlar; ancak Barcelona, Real Madrid ve Atletico ile oynarken problem yaşamıyorlar.

İspanya ligi, Portekiz ligi ve Şampiyonlar Ligi arasında nasıl bir fark var?

İspanya'daki lig kalitesi Portekiz'in çok üzerinde - ve (İspanya'da) daha fazla destek var ki bu da oyuncular için teşvik edici bir durum. Portekiz ligi kaliteyi artırmak adına 16 takıma indirildi. Şampiyonlar Ligi ise en iyi oyuncuların ve takımların olmak istediği yer.

Attığın bütün goller içinde en beğendiğin hangisi?

Maçın öneminden ötürü Benfica forması ile Şampiyonlar Ligi'nde Liverpool'a attığım golü söyleyeceğim. Mutluluktan çılgına dönmüştüm! Harika maç ve güzel bir gol. Bu golü hiç bir zaman unutmayacağım; çünkü son 16 turunda deplasmanda son şampiyon Liverpool ile oynuyorduk ve bu gol bizi çeyrek finale çıkardı.

Not: Simao'nun en beğendiği golünü aşağıdaki videoda görebilirsiniz.



İdmanlarda en çok ne üstüne çalışıyorsun?

Her şey üstüne. Oyununuzun her yönüyle ilgili çalışmanız gerekir. Topu alma, kontrol ve sonrasında şut atma üzerine çalışmayı seviyorum.

Seni antrenmanda en çok etkileyen oyuncular hangileri oldu?

Xavi ve Iniesta gerçekten harikalar. Rivaldo da öyle. Ben antrenmanı bitirmek istediğimde o hep çalışmaya devam etmek isterdi. Bunlar aklınızda kalıyor çünkü onlar hiç bir zaman tatmin olmuyorlar. Rivaldo'dan çok şey öğrendim; çünkü onun için çalıştığı kadarı hiç bir zaman yeterli değildi, her zaman devam etmek isterdi.

Not: Simao'nun Barcelona forması giydiği yıllarda Xavi de A takımda forma giymeye başlamıştı; ancak Simao'nun o dönem 16 yaşında olan Iniesta'nın adını söylemesini Guardiola'nın Xavi'ye o dönemde söylediği "Sen beni takımdan çıkaracaksın; ama Iniesta da seni takımdan çıkaracak" sözleriyle birleştirince Iniesta'nın küçük yaşlardan itibaren kulüpte bir fenomen haline geldiğini düşünmeye başladım.


Kariyerin bitmeden önce Portekiz'e dönmeyi düşünüyor musun?

Bunun üzerine düşünmedim; ama bir gün Benfica'ya dönmek isterim.

Not: Portekiz'e dönmene gerek yok Simao'cuğum, bak senin için bütün Portekiz'i Beşiktaş'a getirdik.

Çocuklar için açtığın futbol okulları var. Kariyerin bittikten sonra futbolun içinde yer almaya devam edecek misin?

Biz profesyoneller çocuklar için örnek teşkil ediyoruz, bu nedenle onlara yardım etmeliyiz. Ben de böyle bir yardım aldım. Lizbon'dayken gençlerle konuşmak için okula (futbol okulu) giderdim. Bana özel bir golü nasıl attığımı sorarlardı. İdollerinden biriyle sohbet etmek onlar için çok iyi.

14 Aralık 2010 Salı

Beşiktaş 2010-11 Sezonu Alternatif Forma


Ligde alınan istenmeyen sonuçlara karşın UEFA'da yoluna devam eden Beşiktaş, sezonun geri kalanında giymek için hazırlattığı yeni alternatif formasını yakın bir zaman içinde basına tanıtacak. Bön Libero olarak ele geçirdiğimiz formanın dizaynını sizlerle paylaşmaya karar verdik. Taraftarların 2003-04 sezonundan bu yana devam eden kırmızı forma hasreti de bu şekilde sonlanacak gibi görünüyor. Yeni formanın neden ana sponsor olan Adidas'tan başka bir firmaya hazırlatıldığı sorusuna ise henüz tatmin edici bir cevap alınamadı.

10 Aralık 2010 Cuma

Bursa - Beşiktaş düşmalığı...


Başlıkta düşmalığı diye bahsettim çünkü bu anlaşmazlık gün geçtikçe anlaşmazlıktan çıkıp düşmanlığa ve savaşa dönüyor. Bu olayların buralara gelmesi o kadar gereksiz ve anlamsız ki. Olmayan bir nedenden doğan bu olaylar üzerinden yaklaşık 7 yıl geçmesine rağmen sürekli büyüyerek devam ediyor ve bu Türk futbolunun iki şampiyonluk yaşamış kulübüne büyük zarar veriyor. Ama olayların asıl nedeninin ortada olan hiçbir şey yokken çıkmış olması bu durumu daha da can sıkıcı hale getiriyor.

Olayın çıkış noktasına gelirsek; o tarihe kadar ligde 4 büyükler diye adlandırılan Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe ve Trabzonspor haricinde lig tarihinde küme düşmeyen tek takım Bursaspor'dur. Ve o sezon Beşiktaş lige müthiş bir giriş yapar, 2. sıradaki Fenerbahçe ile puan farkı ilk yarı sonunda 11 olmuştur. Ancak ne olduysa ligin ikinci yarısının ilk maçı olan Samsunspor maçıyla başlar. Beşiktaş 11 puan farkla lider çıktığı ikinci yarının ilk maçında İnönü'de Samsunspor karşısında Hakem Cem Papila yönetiminde (ki bu maçta gösterdiği "inanılmaz" performans kendisine jübile yaptırmıştır) çıktığı maçta alakası olmayan 3 kırmızı kart gördükten sonra maçı bırakmış ve tribünlerin de baskısıyla İlhan Mansız takımı adına 5. kırmızı kartı görünce Beşiktaş maçı hükmen kaybetmiştir (maçın sonucu o anki skor 4-0 olduğu için öyle sayılmıştır) ve Beşiktaş'ta bu maçla başlayan kopuş son maça kadar sürmüştür.


Bu ilk yarıyı namağlup lider tamamlayan Beşiktaş'ın o sezonki ilk mağlubiyeti olmuş ve Beşiktaş o sezonu lider Fenerbahçe'nin 14 puan gerisinde 62 puanla 3. tamamlamıştır. Bursaspor ise o sezona çok kötü başlamış ve ilk yarıda sadece 2 galibiyet alarak 13 puan toplayabilmiştir. sezon sonunda ise 40 puanla küme düşmüştür ve ne olduysa işte buradan sonra olmuştur. Beşiktaş'taki düşüş sezonun son maçına kadar devam etmiş ve takım o kadar kopmuştur ki ligde son 6 maçından 2 puan alabilmiş son 4 maçını ise kaybetmiştir.

Ama Bursaspor'u rahatsız eden, Beşiktaş'ın kaybettiği son iki maçını düşme hattında bulunan ve Bursaspor ile düşmeme mücadelesi veren Akçaabat Sebatspor ve Çaykur Rizespor'a kaybetmiş olması ve bu takımların ikisinin de Bursaspor'un 2 puan önünde ligi bitirerek ligde kalmasıdır. Beşiktaş'ın Sebat ve Rize'ye hatır şikesi yaptığına ve Bursaspor'un da bu nedenle küme düştüğüne bu düşüşün de tek sorumlusunun Beşiktaş olduğuna inanmaktalar ancak o döneme geri dönersek o kadar kötü durumda bulunan ve 3.sıradaki yeri ligin bitiminden 5 hafta önce garanti olan bir Beşiktaş son 6 maçın neredeyse tamamına yedeklerin ve as oyuncuların karmasıyla çıkmış ve bu 6 maçtan sadece 2 puan alabilmiştir. Bursaspor ise son 7 maçında 6 galibiyet alıp sadece Trabzonspor'a kaybetmiştir. Bursaspor'un düşme hattındaki rakipleri olan, Sebatspor son 6 maçından 5 galibiyet, İstanbulspor son 6 maçından 4 galibiyet 1 beraberlik, Rizespor son 6 maçından 3 galibiyet çıkarmışlardır. O sezon 29 haftada 5 galibiyet alan Bursaspor son 5 maçında 5 galibiyet almıştır.

Bursaspor'un küme düşmesinin tek sebebinin Beşiktaş'ın kaybettiği 2 maç olmadığı çok açıktır. Belki Bursa 29.haftada Trabzon'a kaybetmese yine kümede kalacaktı ama olmadı. Olayların aslı ve en başı bu şekildedir ve bu olayların artık bir an önce önüne geçilmesi ve kapatılması gerekmektedir. Bir Bursa'lı olarak bence hem Bursaspor hem de Beşiktaş kulüplerinin yöneticilerinin bir an önce bir araya gelmesi ve daha fazla kan dökülmeden bu olayı çözmeleri gerekmektedir. Umuyorum ki futbol ülkemizde artık sadece saha içinde yapılan insanların eşleriyle, çocuklarıyla gidebildiği bir spor olur....

(Yaz Helvası'ndan ufak bir düzeltme: Samsunspor - BJK maçında 5. kırmızı kart görüldüğünde skor 4-1'di. Hükmen yenilgi nedeniyle maçın skoru 4-0 olarak tescil edildi.)

9 Aralık 2010 Perşembe

Beşiktaş - Bursa: Kimliksizlik Kavgası


Burada tam bir yıl önce fanatizm üzerine yazdığım yazı halen geçerliliğini koruyor. Buna karşın pazar günü yaşanan olaylarla ilgili yeni bir yazı yazmamak, iş dönüp tuttuğum takıma gelince susmak olarak da algılanabileceği için, cezaların verildiği günde bloga bir şeyler karalama ihtiyacı hissettim.

Blogdaki dostlarımdan zerdüşt'le geçen yıl sonunda yaptığımız muhabbete, farklı algıları kavramak için aydınlatıcı olduğuna inandığım için burada yer vermek isterim. Beşiktaş taraftarı üzerine yaptığımız bir tartışmada ben Beşiktaş taraftarının sol eğilimleri olan bir tribüne sahip olduğunu iddia ederken, o ise tribüne yapılan bu tip atıfların daha çok bir bayrak altında toplanan serseri takımının kusurlarını örtmek için kullanıldığını söylemişti. Ben, yıllardır maçlarda açılan çeşitli pankartlarla birlikte İnönü'de Galatasaray maçı öncesi Kazan önünde insanlarla tekel işçilerinin eylemi üzerine yaptığım tartışmayı öne sürdüm. O ise 4 yıl boyunca Beşiktaş civarında ikamet eden bir Fenerbahçeli olarak, Ankara'da Ankaragücü taraftarının yarattığına benzer şekilde "çArşı" montlu şiddete meyyal adamların yarattığı tehditkar havadan şikayetçiydi.


Bu iki algıdan hangisi sahte, hangisi gerçek? Son günlerde yaşanan olayların medyadaki yansımalarına bakarsak sevgili dostum fazlasıyla haklı görünüyor. Şiddet üzerinden kendi varlığını ispat etmeye çalışan bir grup gencin kimlik olarak kendilerine Beşiktaş ve Bursaspor'u uygun görüp adam yaralamalara varan olaylar çıkardıklarına şahit olduk. Bir tarafta yıllarca rakip tribünler tarafından "eşcinsel" olmakla suçlanan(nesi suçsa) Bursalılar, bir nedenden dolayı (hatır şikesi yapıp Bursa'nın küme düşmesine neden olma) nefret ettikleri Beşiktaşlılardan intikam almak için mekan basacaklardı. Beşiktaş'ın gönüllü kolluk kuvvetleri olan taraftar grupları da Bursalılara mekan basmanın kimsenin haddine olmadığını ispat edecekti. Küçükken Pal Sokağı Çocukları'nı okuyan herkesin bildiği gibi şiddetin doğması için gruplaşma ve bir küçük arsa yeterli sebeplerdir. Kavganın sonunda gördüğümüz fotoğraflardaki yaralılar da yeni Nemeçekler olarak kayıtlara geçtiler.

Buraya kadar yazdıklarımın içindeki hem dostumla benim verdiğim örnekler sırasında, hem de kavgaya karışan Bursalılarla Beşiktaşlıların yaptığı ortak bir hata varsa o da gerek üzerinden kendimizi tanımladığımız, gerekse ötekileştirdiğimiz kimlikleri basite indirgememizdir. Medyanın basite indirgeme harekatının ise bilinçli olarak yapıldığına inanıyorum. Bu noktada hatamdan dönmek için bir adım atmak ve genel tanımlamalar üzerinden hareket etmek istiyorum.


Beşiktaş ile başlayalım. Beşiktaş tribünlerinin bu kadar çeşitlilik göstermesinin temel nedeni Beşiktaş'ın kendi kimliğini öncelikle kazanmak üzerinden tanımlamasıdır. Beşiktaş öncelikle Türkiye'nin 3 büyüğünden biridir, İstanbul gibi kozmopolit bir şehirde konumlanmıştır ve bu nedenle toplumda farklı sınıflardan, etnik kökenlerden yani genel olarak farklı kimliklerden geniş bir kesime hitap eder. Yalnızca hakim tribünü sol eğilimlidir, 30000 kişiyi tek hareketle susturan tribün liderinin Ermeni asıllı olması bunun güzel bir ispatıdır; ama Beşiktaş kimliğinin içine politik bir duruşu yerleştirmek oldukça zorlama olur. Beşiktaş kimliğinin diğer takım kimliklerinden farkını daha geniş bir siyasi yelpazeye sahip olmasıyla açıklayabiliriz. Ama çatıyı oluşturan kimlik Beşiktaş'ın kazanma, rakibi alt etme gücüdür ve bu iktidar hevesinin her alanda şiddeti yanında getirme potansiyeli vardır.

Bursaspor da tek başına bir bütün şehri temsil etme iddiasında olan bir kulüp. Beşiktaş kadar büyük ölçekli olmasa da yine de tek bir ideolojik kalıba indirmek için fazlasıyla büyük olan bir kulüp. Hakim tribünün tavrını görmek için ise 2006 Akbank Kısa Film Festivali'nde gösterilen 'Yürüyoruz' belgeselinden bir örnek vermek istiyorum. O belgeselde gay-lezbiyen örgütlerini taşlamaya karar veren Teksas grubu üyelerinden birisi "Bunlar yüzünden neler çekiyoruz" diyordu. Bursa tribünün ortak hafızasında da yıllardır devam eden eşcinsellik yakıştırmasından doğan bir tepki var. Erkeklik, milliyetçilik, homofobi zaten kol kola yürüyen tepkiler ve bu tepkilerin birleşiminden doğan Bursa tribünün hakim görüşü diğer tribünlere göre daha sağcı kalıyor. Meşhur Diyarbakır olaylarının ardından pazar günü atılan "ermeni köpekler" sloganları ve adı geçen belgeselde eşcinsellere karşı yapılan saldırılar şehri değil suçu işleyenleri bağlar; ama şehir üzerinden kazanan bir kimlik yaratmaya çalışmanın her zaman böyle sorunlar doğurabileceğinin bilincinde olmak gerekir.


Bu tanımlamalardan hareketle Beşiktaş Bursa taraftar olaylarını kimlik üzerinden değil toplumdaki genel kimliksizlik halinden doğan bir kavga olduğuna inanıyorum. Daha uzun bir açıklama için eski yazıma verdiğim linke tıklayabilirsiniz; ama sorunun ikinci boyutuna, yani kendi kimliğimizi oluşturmak için üzerine basmaktan kaçınmadığımız "öteki" kimliklere karşı işlenen suçlara değinmeden yazıyı bitirirsem kenidmi vicdanen suçlu hissederim. Bu noktada İbrahim Altınsay'ın 2002 yılında Pascal Nouma için Beşiktaş tribünlerinde açılan 'hepimiz zenciyiz' pankartı üzerine dediklerini hatırlayalım:

"Her türlü ayrımcılığa aynı tepkiyi verdiğimiz zaman ‘hepimiz zenciyiz’ sözünün bir anlamı, bir değeri olacak. Tribünlerde, ‘Hepimiz Kürt’üz, Ermeni’yiz, Rum’uz, Filistinli’yiz, Alevi’yiz, Hıristiyan’ız, Yahudi’yiz, ateistiz, kadınız, eşcinseliz, yaşlıyız, çocuğuz, engelliyiz…’ dediğimizde."

Beşiktaş taraftarı geçen sekiz yılda burada yazan bazı maddelere karşı olan hassasiyetini pankartlarıyla dile getirdi. Pazar günü yaşanan olayların ardından ise şiddeti toplumdan kazımak için Bşeiktaş taraftarınca atılması gereken yeni adımlar var. Bugün Ermeni tribün lideri nedeniyle ırkçı söylemlere maruz kalan Beşiktaş taraftarından Hrant Dink'in katlinin ardından açılan "hepimiz ermeniyiz" pankartını bir kez daha açmalarını bekliyorum. Bunun yanında seyircisiz maçlar için Diyarbakır adresini verirken salt Bursa ile uğraşma amacında olmadıklarına inanmak istiyorum.Bu durumun, 6 yıl önce İnönü'de atılan "PKK dışarı" sloganlarının ardından Diyarbakır ile barışmak için bir fırsat olarak kullanılmasını ümit ediyorum. Son olarak, Türkiye'de lafı bile edilmeyen eşcinsellere karşı ayrımcılığın da ırkçılıktan farksız olduğunu fark etmelerini ve "onlar ırkçı tezahürat yaptı" bahanesiyle eşcinselleri aşağılamak suretiyle Bursa'ya yapılan tezahüratların da son bulmasını istiyorum. Bütün bunları başardığımız takdirde dostumun karşısına mensup olduğum taraftar grubuyla gurur duyarak oturabilirim.

29 Kasım 2010 Pazartesi

Galatasaray 1-2 Beşiktaş: Unutamadıklarım


Ali Sami Yen'de 6 yıldır puan dahi alamayan Beşiktaş'ın bu şanssızlığını "Ali Sami Yen'deki son derbi" başlığı altında incelenen maçta kırması, Beşiktaşlılarca hoş bir tebessümle, Galatasaraylılarca da bir parça buruklukla hatırlanacak kuşkusuz. Hatırlamak demişken, maçın sonunda Cenk Gönen'in "Nietzsche'nin bir sözü vardır" diye başlayan açıklaması sanıyorum bu maçtan en uzun süre hafızamda kalacak olan ayrıntıdır. Alıntı yaptığı cümlenin "Unutan iyileşir" olmasının bu duruma ironi kattığının farkındayım ve yazının geri kalanını da bu ironinin üzerine kurdum; ama önce bütün medya görevlilerini Cenk ile acilen bir söyleşi yapmaya davet ediyorum. Her oyuncu saha içinde yaptıklarıyla büyür; ama yalnızca bazıları kişiliği ile efsane olur. Cenk, efsaneliğe doğru giden uzun mu uzun yolda dün hem saha içinde hem de saha dışında ilk adımını attı, bunu görmeden geçmek olmazdı.

Yazımın geri kalanını derbinin bana hatırlattıkları üzerine kurduğumdan bahsetmiştim, şimdi bu anıları notlar halinde aktarıyorum.

- Öncelikle Cenk Gönen'in Pino'yla karşı karşıya kaldığı pozisyonda ayakta kalması bana, 2000'lerde Beşiktaş formasını giyen en iyi kaleci olan Oscar Cordoba'yı hatırlattı. Böyle bire bir pozisyonlarda hemen yatmaz ve rakibi hataya zorlardı Kolombiyalı eldivenimiz. 2005-06 sezonunda Hasan Kabze'nin inanılmaz golü nedeniyle suçlanıp gitmesini bir türlü unutamadım.

- Guti'nin golden sonraki gülüşü bana Sergen Yalçın'ın meşhur "Sergen attı şampiyonluk geldi" golünüden sonraki içten gülüşünü hatırlattı. Guti dün akşam, geçen yıl kaybettiğimiz Fenerbahçe maçından sonra yazdığım yazıda geçen büyük maçların sonuçlarını maçın ağırlığını kaldırabilen yıldızların belirleyeceği iddiamı destekleyen güzel bir örnek verdi. Guti'nin yaptığı asistin benzerlerini kepçe kulaklı efsane de az yapmamıştı. Sergen zaten büyük maçları alma becerisini bizlere yıllar yılı Fenerbahçe ve Galatasaray maçlarında göstermiştir. Onun da hayatımda ilk defa stadyumda izlediğim ve 1996-97 sezonunun son maçı olan Ankaragücü maçının ardından 5 yıl siyah-beyazlı formadan uzak kalmasını unutamam.


- 8 yıl sonra Ali Sami Yen'de alınan galibiyet ister istemez İbrahim Üzülmez'in sağ ayağıyla attığı golü hatırlattı. Efsanevi yüzüncü yıl kadrosundan bize miras kalan son isim Deli İbrahim. o gün Ali Sami Yen'de attığı gole karşın, onun 8 yıl sonra Sergen, İlhan Mansız, Zago, Cordoba, Giunti, Tayfur, Pancu, Nouma gibi bir Beşiktaş efsanesi olacağını söyleseler inanmazdım. 2008-09 şampiyonluğunda Üzülmez'in yerine kupayı Delgado'nun kaldırmasını da unutamam. Mustafa Denizli'nin son maçta kaptanlık bandını kendi elleriyle Üzülmez'in koluna takmasını ve Deli İbo'nun gözyaşlarını unutamayacağım gibi.

- Kewell'ın son dakikada attığı gol, 3 yıl önce bir başka Liverpool efsanesi olan Gerrard'ın İnönü'de son dakikada durumu 2-1'e getiren kafa golünü hatırlattı. Belli ki İngiltere'de top koşturanların bu tip gollere bir yatkınlığı var. Liverpool deyince de neyi hatırladığımı biliyorsunuz zaten. Ama benim o mağlubiyete herkesten bir parça daha fazla üzülmemin nedeni, 2007 yılının yaz aylarında İngiltere'ye gitme şansı bulduğumda Liverpool formasına Gerrard #8 yazdırdığım gün gözlerimde oluşan pırıltıdır. Yıllar yılı İngiltere'de desteklediğim (halen de desteklerim, ayrı mevzu) takımdan bu farkı yemeyi unutamam. 7 yiyin 9 yiyin; ama 8 yemeyin be arkadaş, büyük bir heyecanla aldığım formanın arkasında yazıyor o numara.


- Ali Sami Yen'de bir penaltı golüyle öne geçmemiz bana son yıllarda BJK - GS derbilerinde ne kadar çok penaltı düdüğü çalındığını hatırlattı. Holosko'nun iki yıl önce bu kez penaltıyı yapan isim olması da bu çağrışım da etkili oldu tabii ki. O gün Baros'un iki penaltı golü, önceki iki sezonda da Nonda ve Ümit Karan'ın penaltı golleriyle Galatasaray Ali Sami Yen'de galip gelen taraf olmuştu. Beşiktaş'ın 2003-04 sezonunda iki uyduruk penaltıyla 2-1 kazandığı maç da Ali Aydın'ın son maçı olmuştu.

- Nobre'nin kafayla attığı gol ise bana 2006'da Galatasaray'a karşı Süper Kupa'yı kazandıran golünü hatırlattı. Tigana'yla yola çıktığımız yeni dönemde dünkü İsmail, Ersan ve Cenk gibi yeni yeteneklere benzer şekilde Gökhan Güleç, İbrahim Akın, Burak Yılmaz, Serdar Kurtuluş forma giyiyordu. Şimdi neredeler diye sorası geliyor insanın; ama buraya yazdığıma göre onları da hala unutmamışım.

- Eski Açık'ta açılan pankartlar geçtiğimiz şubat ayı Moist ile birlikte Galatasaray - A. Madrid maçına gidişimizi hatırlattı. İpler üzerinde kaydırılarak açılan Aslan pankartının arkasında beklediğimiz günü hatırlayıp "benim de orada bir anım var" dedim. Forlan'ın "ben santraforum" dediği golü ve sonrasında Nevizade'de otobüs beklerken içilen 35'liği de unutacağımı sanmıyorum.

- Son olarak Cenk'in yaptığı açıklamayla birlikte herkesin hatırladığı bir başka Galatasaray maçı var ki, kalecimiz Fevzi Tuncay'ın o maçta yaptığı hatayı unutup iyileşmesi ne kadar mümkün olur bilmiyorum, zira Beşiktaşlıların ortak hafızasından asla çıkmayacak olan bir şampiyonluk maçıydı.


Anılar geride kalıyor ve hayat devam ediyor, yeni maçlar yeni kahramanlar ve hainler yaratıyor. Bu maç benim anılarımda yurt dışında izlediğim ilk derbi olarak kalacak. Almanya'da yaşayan Türklerin önemli çoğunluğunun Galatasaraylı olduğu gerçeğiyle birlikte dün maçı izlediğim yerde kendimi adeta yurt dışından bir takımı destekliyormuşum gibi hissettim. Bunun da altında 2000'lerin başında Galatasaray'ın başarı kelimesiyle özdeşleşebilen nadir Türk markalarından biri olması yatıyor. Bu örnekten hareketle maç sonu benim aklımdan geçeni Aceto yazmış ve büyük başarıların üzerine oluşan yeni Galatasaray profilinin bu bunalımın altından nasıl kalkacağını merak ettiğini söylemiş. Neyse bu konu için blogda başka bir uzman var, yorumları ona bırakıyorum (Bu arada kendisi hesabı Bank Asya'dan açmış ve oldukça karamsar görünüyor). Beşiktaşın yarışa dönmek için pazar günü oynanacak olan Bursaspor maçında bir şansı daha olacak. Umarım Bobo ve Q7'nin yokluğunda Hz. Guti bizi ilk yarının sonuna kadar yarışta tutmayı başarır.