4 Şubat 2011 Cuma

Spot Işıkları #2 - The Djoker


Neden Gündemde?

Avustralya Açık şampiyonluğu gündemde olmak için yeterli bir sebep sanıyorum. Özellikle Nadal'ın aynı yıl içinde olmasa dahi üst üste 4 grand slam kazanma hedefiyle geldiğini ve Federer'in geçen sezon sonu yükselen grafiğini hesaba katarsak. Federer'i ikinci sette 5-2 geriden gelerek 3-0 gibi net bir skorla geçen Djoko, Rafa'nın hastalığı nedeniyle erken veda ettiği turnuvada finale gelen Murray'e de set vermeden kupaya uzandı. Şampiyonluk sonrası BBC'ye yaptığı açıklamada "Benim için bu yılın en önemli turnuvası Wimbledon" diyen Djokovic için esas sorumuz geliyor.

Esas Soru: Djokovic Wimbledon'ı Kazanabilir mi?

Hikayenin Buraya Kadar Olan Kısmı


Djokovic'in ismini tenis severlere öğrettiği yıla geri dönmek için takvim yapraklarını 2007'ye çevirmek gerek. Hızlı çıkışını Amerika Açık finaline ulaşarak taçlandıran Djokovic'in, o finalde Federer'i yenmesini kimse beklemediği için sezonu bitirebileceği en üst noktada tamamladığını görmüştük. Federer'in bu dokunulmazlığını da 2008 Avustralya Açık yarı finalinde kaldıran ve majestelerinin üst üste 11. grand slam finaline çıkmasına engel olan Djokovic, Tsonga karşısında fazla zorlanmadan ilk grand slam şampiyonluğunu 20 yaşında elde etmeyi başarıyordu.

Bu inanılmaz yükseliş öyküsünün ardından Djokovic'i bir grand slam finalinde daha görebilmemiz için 2,5 yılı aşkın bir süre beklememiz gerekti. Federer ve Nadal'ın finallere ambargo koymaları ve Djokovic'in bu ikiliden birinin düşüş gösterdiği grand slamlerde de varlık gösterememesi onun adının büyük şampiyonlar arasında yer alacağına inananları bir kez daha düşünmeye itmişti. Ancak, 2010 yılının sonuna doğru yeniden form tutan Djokovic, özellikle Sırbistan takımı olarak Davis Kupası'nı kazanmalarının ardından yeniden doğdu. 2011 sezonuna da Avustralya Açık'ı kazanarak bomba gibi bir giriş yaptı ve "one-slam wonder" etiketini üzerinden atmayı başardı.

Artılar


1) Motivasyon

Djokovic bir savaş çocuğu. 1987 doğumlu oyuncunun çocukluk anılarının önemli bir bölümünü bizim televizyonlardan izlemeye dayanamadığımız savaş görüntüleri oluşturuyor. Böyle bir yıkım döneminin Sırbistan'da milliyetçiliği ne kadar körüklediğini yeniden anlatmaya lüzum yok. Her galibiyetinden sonra Sırp aşırı milliyetçilerinin sembolü olan çetnik işaretini yapması, Miloseviç'in soykırım girşimlerini hatırlattığı için Djokovic'e mesafeli durmama neden olsa da, kendisinin ülkesi için oynama motivasyonunu olumlu şekilde kullanmaya başladığını görmek gerekiyor. Bu motivasyonun onun için ne kadar belirleyici olduğunu Davis Kupası şampiyonluğu sırasında görmek mümkün. Djokovic o şampiyonluğun ardından oyununu da bir kademe yükseltmeyi başardı.

2) 23 Yaşında Edindiği Tecrübe

Djokovic'in, beklentileri karşılamasının zor olduğuna inanılan dönemlerde henüz 22 yaşında olduğunu hatırlamakta fayda var. İlk grand slam şampiyonluğunu çok erken yaşta elde ettiği ve kendisini uzun süredir kortlarda görmeye alıştığımız için kavramakta zorlanıyoruz belki ama Djokovic hala kortun genç oyuncuları sınıfında. Henüz bu yaşta geçmek zorunda olduğu isimler ise Federer ve Nadal gibi tenisin iki büyük efsanesi. Bu durumun onun adına bir açıdan talihsizlik olduğunu kabul etmek lazım; zira başka bir dönemde oynuyor olsa Djoko'nun grand slam şampiyonluk sayısı 5-6'yı bulmuş olabilirdi. Madalyonun diğer yüzünden baktığımızda ise kortta oyununu bir kademe yukarı taşımak için iki harika isimle mücadele etmesi gerekti ve bu nedenle limitlerini zorlamaya başladı. Bu tecrübe ilerleyen yıllarda yeni rakiplerini geçmek ve yeni şampiyonluklar elde etmek için ona yardımcı olacaktır.

3) Grand Slam Şampiyonu Ünvanı

Bir kere grand slam kazandığınız takdirde adınız grand slam şampiyonları listesine ebediyen girer; ancak bir grand slam şampiyonu olarak kortta saygı görmeye başlamanız için "one slam wonder" olmadığınızı (bkz. Francesca Schiavone), yeni tesadüfen o kupaya ulaşmadığınızı ispat etmeniz gerekir. 2008'den beri bu seviyeyi yakalayamadığı için kendine olan güvenini kaybeden Djokovic 2011 Avustralya Açık şampiyonluğuyla güvenini yeniden kazanacak ve kortta rakiplerinden daha fazla saygı görmeye başlayacaktır.

Eksiler


1) Çim Kortta Henüz Kupa Kazanamadı

Djokovic 2010 sonu ve 2011 başı itibariyle momentumu yakalamış durumda ve kendine Wimbledon şampiyonluğu hedefini koyması da en doğal hakkı. Yine de kariyerinde, çim kortta oynanan bırakın grand slam'i, henüz hiç bir ATP turnuvasında şampiyonluğa uzanamaması psikolojik açıdan Djokovic'i zorlayacaktır. Yani Wimbledon'ı kazanmak için öncesinde oynanacak ATP turnuvalarında bir çim kort zaferi elde etmesi gerekecek.

2) Nadal ve Federer Faktörü

Avustralya Açık sonunda Djoko zirveye çıkmayı başardı; ancak Wimbledon öncesi bahislerde ağır abiler Nadal ve Federer'in önüne çıkması pek mümkün gözükmüyor. Özellikle büyük bir mucize olmaz ise Roland Garros'yu bir kez daha kazanacak olan Nadal'ın ivme kazanarak Wimbledon'a gelecek olması diğer rakiplerin şansını azaltan bir faktör. Bir yıldır grand slam kazanamayan majesteleri de cebindeki son kurşunu 6 kez şampiyon olduğu Wimbledon'da kullanmak isteyecektir. Djoko bu isimleri geçecek seviyeye geldiğini tekrar tekrar ispat etmek zorunda.

3) Turnuvanın Roland Garros'nun Ardından Düzenlenmesi

Eğer Wimbledon sezonun bir sonraki Grand Slam turnuvası olsaydı Djokovic momentum kazanarak turnuvaya girme şansına sahipti. Ancak arada Fransa'nın toprak kortlarında oynanan Roland Garros ve Nadal'ın bu turnuvayı sakatlık faktörünü dışarıda tuttuğumuzda kaybetmesinin hemen hemen imkansız olduğu gerçeği var. Bu aynı zamanda kupaya erişemeyen Djokovic'in formunu etkileyecektir. Djoko bu muhtemel ivme kaybının üstesinden nasıl gelecek? Bu sorunun cevabı onun sürekli şampiyonluklar kazanmak için gereken mental olgunluğa ulaşıp ulaşmadığını da gösterecek.

Sonuç


Avustralya Açık zaferinin ardından, Wimbledon'da şampiyonluk için Djokovic'in ismi Murray, Söderling gibi "underdog"ların yanından çıkıp Federer ve Nadal gibi efsanelerin yanında yer alacaktır. Ancak, Djoko'nun Wimbledon'a gidene kadar nasıl bir sezon geçireceği de oldukça önemli. Eğer Roland Garros'da finale (veya Nadal ile oynanacak bir yarı finale)ulaşmayı başarır ve Wimbledon öncesi Queen's gibi prestijli bir çim kort turnuvasından zaferle ayrılırsa, Djokovic ciddi bir sürprize imza atarak Wimbledon'ın bu seneki şampiyonu olabilir. Ama dediğim gibi Federer ve Nadal'ın arasından sıyrılması bu yıl için her halükarda ciddi bir sürpriz olacaktır.

Milli Takım Havuzu: Güney Kore Maçı Kadrosu


A Milli Takım Havuzu ile ilgili ilk yazıyı Hollanda maçı öncesinde yazmıştım. O maçta birbiriyle oyanmaya alışık olmayan yeni kadronun 1-0'lık mağlubiyete karşın tatmin edici bir performans ortaya koyduğunu görmüştük. Bu yazıda yeni yapılan seçimlere göre listeyi güncelledim. Havuzda yer değiştiren isimleri ve takım değiştirenleri koyu yazdım. Yeni seçimleri de başka bir yazıda ayrıca yorumlayacağım. Önce Hollanda maçında çağırılan aday kadroda yapılan değişiklikler:

Kadroya Girenler: Mert Günok, Emre Belözoğlu (FB), Emre Güngör(G.Antep), Hakan Balta(GS), Serkan Balcı(TS), Tunay Torun(Hamburg)

Kadrodan Çıkanlar: Ufuk Ceylan(GS), İbrahim Öztürk(Bursa), Ersan Adem Gülüm(BJK), Eren Aydın(Manisa), Orhan Gülle(G.Antep), İbrahim Akın(İBB), Nadir Çiftçi(Portsmouth), Batuhan Karadeniz(Eskişehir)

Şimdi de bu seçimler sonucunda milli takım havuzunda yaşanan değişimlere bakalım. Havuzun eski halini ve oyuncu gruplarının açıklamalarını görmek isteyenler bu linki kullanabilirler.

As Oyuncular:


Kale: Volkan (FB)
Defans: Gökhan Gönül(FB), Sabri, Servet, Hakan Balta (GS)
Orta Saha: Arda(GS), Hamit(Bayern), Emre(FB)
Forvet: Kazım(GS)

Yükselişteki Oyuncular:

Kale: Onur (TS)
Defans: İsmail (BJK),
Orta Saha: Nuri Şahin (B.Dortmund), Selçuk İnan (TS)
Forvet: -

Yeni Gelenler:


Kale: Mert Günok(FB), Ufuk (GS)
Defans: Ersan Adem Gülüm (BJK), Gökhan Süzen (İ.B.B), Serdar Kesimal (Kayseri), İbrahim Öztürk (Bursaspor), Eren Aydın (Manisaspor)
Orta Saha: Necip (BJK), Özer (FB), Mehmet Ekici (Nürnberg), Yiğit İncedemir (Manisa), Engin Baytar (TS), Yekta(GS), Orhan Gülle (Gaziantep), İbrahim Akın (İ.B.B)
Forvet: Umut, Burak (TS), Turgay (Bursa), Nadir Çiftçi (Portsmouth), Batuhan Karadeniz (Eskişehir), Tunay Torun(Hamburg)

Geniş Kadrodakiler:

Kale: Sinan Bolat (S.Liege)
Defans: İ.Toraman (BJK), Emre Güngör(G.Antep)
Orta Saha: Mehmet Topuz, Selçuk Şahin (FB), Ceyhun Gülselam (TS), Mehmet Topal (Valencia), Serkan Balcı(TS)
Forvet: Sercan (Bursa), Halil (E.Frankfurt), Mevlüt (PSG), Semih(FB), Tuncay(Wolfsburg)

Yaş Haddi:

Kale: -
Defans: Ömer (Bursa)
Orta Saha: Aurelio (BJK)
Forvet: Nihat (BJK)

Gözden Çıkanlar:


Kale: Hakan (BJK)
Defans: Çağlar, Gökhan Zan(GS), Caner (FB)
Orta Saha: Sezer Öztürk (Eskişehir), Volkan Şen, Ozan İpek (Bursa)
Forvet: -

Hollanda maçına çağırılıp bu maçta kadroda olmayan isimlerle ilgili az değişiklik yaptım. Havuzdaki esas şekillenmeyi görmek için 29 Mart tarihinde oynanacak olan Avusturya maçını beklemek gerektiğine inanıyorum. İki maçın kadrosuna da çağırılmayan Semih, Volkan Şen, Ozan İpek gibi isimlerin ve kadroya çağırılan yeni altı oyuncunun yerlerini değiştirdim. Son notumuz da Galatasaray ile ilgili. Euro 2008 kadrosunun temel oyuncularını elinde tutan Galatasaray kadrosundan, Hollanda maçına yalnızca üç isim alınmıştı. Devre arası yaptığı transferlerde Galatasaray'ın bu milli takım havuzu kriterini ne kadar önemsediğini Yekta ve Kazım transferleriyle bir kez daha görüyoruz.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Beşiktaş'ın 2011 Ocak Ayı Transferleri


Transferleri genel bir çerçevede değerlendirmek için transfer döneminin sona ermesini bekledim. Şimdi kısa kısa gelen giden tablosunun değerlendirmesine geçmek istiyorum.

Gelenler: Manuel Henriques Tavares Fernandes (Valencia-Kiralık), Hugo Miguel Pereira de Almeida (Werder Bremen), Simao Pedro Fonseca Sabrosa (Atletico Madrid), Güven Gürsoy (Malatyaspor)

Gelenlerin heyecan yaratmasının başlıca nedeni Simao Sabrosa. Geçen yıl G.Saray - A.Madrid maçını izlerken antrenmanda topla yaptığı hareketlerden sonra "keşke bizde oynasa" diye içimden geçirdiğim adam 10 ay sonra siyah beyazlı formayı giydi. Eski Açık'ı dolduran Galatasaraylıların arasına Beşiktaşlı olarak girme cesareti gösterenlerin bir dileği kabul oluyormuş bunu da tecrübe etmiş oldum. Artık eski açık kalmadığı için bu metafizik çareye önümüzdeki yıllarda başvurma şansım da kalmamış oldu. Simao ile ilgili bu kadar boş laf sarf etmemin nedeni ise kendisi hakkında blogda yayınladığım söyleşi. Onunla ilgili ciddi bir şeyler okumak isteyenler linki kullansınlar. Bu transferin Beşiktaş'a katkısı ise uzun yıllardan sonra iki gerçek kanat oyuncusuna kavuşması oldu.

Bobo'yu oldukça seven ve ona güvenen taraftarların aklı Bobo'nun biten kontratı nedeniyle Almeida transferine tamamen olumlu yaklaşamadı. Oynadığı oyun tatmin edici olsa da Bobo'nun üzerindeki soru işaretleri kaybolmadan gönül rahatlığıyla Almeida'yı seyredemeyeceğiz.

Manuel Fernandes'in 8 milyon euro'luk satış opsiyonu kendisine uzun vadeli bir transfer gözüyle bakmamızı engelliyor. Sanıyorum bu edere ulaşabilmek için 2009'da Fabian Ernst'in gösterdiği yarım sezonluk performansın bir benzerine imza atması gerekiyor. Konuyla ilgili yorumunuza Tabata diyerek başlamazsanız sevinirim.

U-16 ve U-17 kategorilerinde 5 kez milli takım forması giyen Güven Gürsoy ile ilgili herhangi bir yorum yapamayacağım için darılmayın.


Gidenler: Tomas Zapotocny (Sparta Prag), Filip Holosko (İstanbul Büyükşehir Belediyespor-Kiralık), Michael Fink (Borussia Mönchengladbach-Kiralık), Fatih Tekke (Ankaragücü), Yusuf Şimşek (Kayseri Erciyesspor), Rodrigo Barbosa Tabata (Al-Rayyan-Kiralık), Ali Kuçik (Bucaspor-Kiralık)

Beni transfer dönemlerinde daha çok düşündüren gidenler tarafıdır genellikle. Ne de olsa iyi kötü paylaştığınız anılarınız vardır giden isimlerle. Takımın formasını imza törenlerinde olduğu gibi eğreti şekilde giymemiştir onlar. Yaptıkları, yapamadıkları aklımızdadır hala. Yusuf Şimşek'in Galatasaray'a attığı şampiyonluk golü ve yarım sezonda efsane olduğunu unutmak, Manchester United maçında 2 metre önündeki topa koşarken zorlandığını unutmaktan daha zor gelir taraftara. Yine Zapo'nun şampiyonluk kutlamasındaki neşeli tavırlarını, Bursa formasıyla İnönü'de attığı galibiyet golünü hatırlamaya tercih ederiz. Holosko'yu, saç baş yoldurduğu onca maça karşın gollerden sonraki gülümsemesiyle hatırlarız. Bu nedenle adının gidenlerde yazmasına canımız sıkılır.

Michael Fink, İstanbul'da kupa sevinci yaşayamadı belki; ama İbrahim Üzülmez'in ortasına gelişine yaptığı vuruşla gönüllere girmeyi başardı. Ali Kuçik bile Antalya'da Antep'e attığı golle iyi kötü bir anıya sahip oldu. Tabata bonservis bedeli dışında hatırlanacak bir şey bırakamazken, Fatih Tekke "hoca bana taktı yae" diyen lise öğrencisi edasıyla aramızdan ayrıldı.

1 Şubat 2011 Salı

Git Başımdan Çocuk


Demek sana göre değilmiş o kırmızı forma güzel yüzlü çocuk. Senin için kötü, karanlık ve biraz da çirkin kalmış bu şehir. Gecelerimiz dağıtmış sarışınlığını. Madem öyle, bizim için kirletme aydınlığını ve git Londra'nın en cafcaflı semtine. Yine de aklının bir köşesinde dursun: Hasret kaldığın gümüşe kavuşursun belki; ama attığın gollerle altın saçlı bir "working class hero" olma şansını kaybettin artık.

Not: İmkansız aşkların şairi Attila İlhan'a saygılarla

31 Ocak 2011 Pazartesi

Oleksandr Aliyev ve Freddy Adu


Birbirleriyle bir şekilde bağlantılı, ilginç ve nostaljik olay ve kişilerin aklımda olduğu birkaç gün yaşıyorum. Odamdaki eski gazetelerin spor sayfası arşivimi düzenlerken, hafızamda en çok yer etmiş turnuvalardan (ki aslında 2005 yılı çok da nostaljik sayılmaz) 2005 FIFA Dünya Gençler Şampiyonası ve izlediğim maçlarda dikkatimi çeken futbolculara şöyle bir göz attım.

Aklımda en çok yer eden adam, Oleksandr Aliyev. Nedeni de gruptaki Türkiye-Ukrayna maçında attığı harika frikik golü:


2-2 biten o maçta, Sezer Öztürk ile karşılıklı harika ikişer gol atmışlardı. Aliyev geçtiğimiz sezonu Lokomotiv Moskova'da geçirdi. Takımı ligi 5. bitirirken, kendisi de 14 golle gol krallığında 2. sırayı aldı (5 de asisti varmış). Geçenlerde bir içki masasında andığımız bu Ukraynalı dışında o turnuvanın göz bebekleri Leo Messi, Taye Taiwo, Obi Mikel ve Owusu-Abeyie idi. 2011 gözüyle o turnuvanın kadrolarına (http://www.rsssf.com/tablesw/wyc05.html#rosters) bakınca, şu an dünya yıldızı olan birçok gencin yanı sıra, bir baltaya sap olamamış hayal kırıklıkları da fazlasıyla göze çarpıyor. O turnuvada müthiş oynayan, Hollandalı "yeni Henry" Quincy Owusu-Abeyie, Arsene Wenger'in elinde bile adam olamadan birkaç sene içinde Spartak Moskova, Celta Vigo, Birmingham City, Cardiff City, Portsmouth ve Al-Sadd takımlarını dolaştıktan sonra şu sıralar Malaga'da yeniden parlamaya çalışıyor.


Yazımın başında belirttiğim gibi, bu 2005 nostaljisinin sebeplerinden biri ve başlığa da adını veren kişi Freddy Adu. Herhalde dünya futbol (ve aslında pazarlama) tarihinde böyle bir adam daha yoktur ki henüz 13 yaşında bilgisayar oyunlarındaki özellikleriyle ünlü olacak, dünyanın reklam anlaşmalarını yapacak ve bundan 7-8 sene sonra 2.lige, Çaykur Rizespor'a transfer olacak. Zaten o 7 senelik dilimde de hiçbir varlık gösteremediğini söylemek lazım. Hatırlayamadığım başka bir futbolcu yoksa, Adu bu transferle birlikte Bobo ve Isaac Promise'in ardından o turnuvadan ülkemize gelen 3. futbolcu oldu.

Yeri gelmişken o turnuvadaki kadromuza da bakalım:

Kaleciler: Serkan Kırıntılı, Şener Özcan, Bekir Küçükertaş

Defanslar: Uğur Uçar, Ergün Teber, Yasin Çakmak, Aytaç Ak, Sezer Sezgin, Murat Özavcı, Ozan Tahtaişleyen, Hakan Aslantaş

Orta sahalar: Zafer Sakar, Burak Yılmaz, Sezer Öztürk, Selçuk İnan, Gürhan Gürsoy

Forvetler: Kerim Zengin, Olcan Adın, Gökhan Güleç, Ergin Keleş, Ali Öztürk

En iyi üçüncülerden biri olup çıktığımız grubun ardından 2. turda İspanya'ya 3-0 yenilerek elenmiştik. Kadroya bakınca, sokakta görsem tanımayacağım birkaç futbolcunun dışında, en büyük gelişme kaydeden ya da hala göz önünde olan futbolcuların Serkan, Selçuk, Burak, Sezer ve Olcan olduğunu söylemek yalan olmaz. Ki bu futbolcuların bile birçoğunun potansiyelini yakalayamamış olması Türk futbolunun başlıca altyapı sorunu ve bambaşka bir konu başlığı...

Bu arada, 2011 FIFA 20 Yaş Altı Dünya Kupası, bu yaz 29 Temmuz-20 Ağustos tarihleri arasında Kolombiya'da yapılacak.

Not: Başlık-Fotoğraf uyumsuzluğunu açıklamak istedim. Fotoğrafta Adu'nun yanındaki eleman tabi ki Oleksandr Aliyev değil, Çaykur Rizespor'un diğer transferi Erdem Şen.

30 Ocak 2011 Pazar

Hocanın Dediği


"Gerçek dost, herkes ceketini almış çıkmaya hazırlanırken kapıdan içeriye giren kişidir"

Alex Ferguson

Kaynak: Bir+Bir dergisi Mayıs sayısı

29 Ocak 2011 Cumartesi

Spot Işıkları #1 - Portekiz Milli Takımı


Blogda, gündemdeki bir konuyu veya önceden yaptığım bir araştırmanın notlarını paylaşmak adına "spot ışıkları" isimli bir bölüm oluşturmaya karar verdim. Aynı format altında değişik konuları tartışmak istediğim bölümün ilk maddesini ise Portekiz Milli Takımı oluşturuyor.

Neden Gündemde?

Portekiz'i Avrupa'nın büyük turnuvasına bir yıldan fazla bir süre kala gündeme taşıyan öncelikle Beşiktaş'ın transferleri oldu. 9 Şubat'ta oynanacak Arjantin - Portekiz hazırlık karşılaşmasına Beşiktaş'ın 3 oyuncusu birden davet edildi. Bunun dışında son hazırlık maçlarında İspanya karşısında aldıkları 4-0'lık sonuç da Portekiz'in hedef büyütme vaktinin geldiğini gösterdi.

Hikayenin buraya kadar olan kısmı


Hikayenin 2010 Dünya kupası öncesine kadar olan kısmına buradan ulaşabilirsiniz. 2010 Dünya Kupası'nda ise iz bırakamadan elenen bir Portekiz vardı. Kuzey Kore karşısında aldıkları 7-0'lık galibiyet dışında oynadıkları 3 maçta gol dahi atamayan Portekizliler, İspanya karşısında direnç gösteremeden David Villa'nın golüyle teslim oldular. Brezilya, Fildişi ve İspanya'yı görünce fikstürün onlara yardımcı olmadığını söyleyebiliriz; ama kadro kalitesi Hollanda'dan pek de aşağı olmayan bu takım için son 16'da elenmek ciddi bir hayal kırıklığıydı.

Sonrasında gelen Euro 2012 elemelerinin ilk iki maçında alınan 1 puan çok da kredisi kalmayan Queiroz'un görevden alınmasına neden oldu. Yerine geçen Paulo Bento ise ilk üç maçında bu koltuk için doğru isim olduğunu gösterdi. Grupta alınan iki galibiyet üzerine hazırlık maçında gelen 4-0'lık İspanya galibiyeti takımın Euro 2012'ye katılamamanın ne anlama geldiğini fark ettiğinin bir işareti.

Paulo Bento'nun doğru tercih olmasının ardında ise bu galibiyetlerden fazlası var. Oyunculuk kariyerinin son 4 yılını Sporting'de geçiren Bento, bu dönemde takımın temel taşı Cristiano Ronaldo ve Q7'nin takım arkadaşı. Oyunculuk kariyeri sonrası Sporting'in başına geçen Bento, bu dönemde yeni Portekiz'in iskeletini oluşturacak olan Nani, Moutinho ve Miguel Veloso gibi isimleri keşfeden teknik direktör. Kadronun temel taşlarının sevdiği ve yakından tanıdığı bir isim olan Paulo Bento, yeni dönemde takımı Euro 2012'nin şampiyonluk adayları arasına sokmak için çalışacak.

Artılar


1)Kadro yapısı

Dünya Kupası'nın ardından Deco, Simao ve Tiago gibi isimlerin milli takımı bırakması ilk bakışta kadro kalitesini düşürmüşe benziyor. Ancak Dünya Kupası'ndan sonra 10 kadar değişik ismin alındığı yeni Portekiz kadrosunda baktığınızda genç ve birbirine yakın yaşlardaki oyunculardan kurulu bir ekiple karşılaşıyorsunuz. Ricardo Carvalho dışında 30 yaşın üstünde bir ismin bulunmadığı takımda aynı jenerasyonlardan yetişen oyuncuların fazlalığı İspanya kadrosunun 2006'daki halini hatırlatıyor. O dönemde yetenekli; ancak kendini ispatlamamış Villa, Iniesta, Torres gibi genç oyunculardan kurulan takım, oyuncuların isimleriyle paralel olarak büyüyünce ortaya modern futbolun yenilmez armadası çıkmıştı.

2)Paulo Bento'nun Kattığı Olumlu Hava

Milli takımlar teknik direktör - futbolcu ilişkilerinin psikolojik yönünün fazlasıyla ortaya çıktığı yerlerdir. Fatih Terim'in milli takımın başında olduğu dönemler ve Guus Hiddink'in gittiği milli takımların oyuncularının Hiddink hakkındaki olumlu görüşleri iyi ilişkilerin milli takımda ne kadar önemli olduğunun ispatı.(Ji-Sung Park Hiddink için manevi babam diyor) Bu açıdan baktığımızda Queiroz ile Portekizli oyuncuların çok da birbirlerine ısınamadıkları gözlemlenebiliyordu. Takımda pek çok kişinin sevip saydığı, bir anlamda ağabey gözüyle baktığı Paulo Bento, Portekiz milli takımına yeniden hava katacak gibi görünüyor.

3)Cristiano Ronaldo Faktörü

Messi'nin coğrafi nedenlerle katılamayacağı 2012'nin en büyük yıldızı Cristiano Ronaldo olacak. Turnuva başladığında 27 yaşına gelecek olan CR7'nin kolundaki kaptanlık bandının sorumluluğunu daha iyi taşıyabileceği Euro 2012'de, sponsorların ve medyanın yıldızı parlatmak için verecekleri destek ile Portekiz'in rüzgarı arkasına almak için pek çok fırsatı olacak.

Eksiler



1) İstikrarsız Sonuçlar

Portekiz'in elindeki güçlü kadroya karşın gruptaki yarışta ipleri Norveç'in eline verdiğini söylemek gerekiyor. Deplasmanda 1-0 kaybettikleri Norveç grupta 2 puan önlerinde lider, hem de maç eksiğiyle. Eğer rövanşta Norveç'i yenemezler ise muhtemelen play-off oynamak durumunda kalacaklar. Play-off'ları geçip turnuvaya katılsalar dahi, alınan istikrarsız sonuçlar takımın sıkça krize girmesine ve büyük hedeflere odaklanamamasına neden olacaktır.

2) Ronaldo Dışında Kendini İspatlamış Oyuncu Eksikliği

Kadroda 30 yaşın üstünde tek bir oyuncu bulundurmak uzun vadeli planlar için önemli bir avantaj; ancak finale uzanmak isteyen bir takımın Figo, Rui Costa, Deco gibi Şampiyonlar Ligi ve çeşitli şampiyonluklar kazanarak kendini ispat etmiş isimlere ihtiyacı var. Mevcut kadroda bu kalibredeki iki isim Ronaldo ve Carvalho. Takımın büyük hedeflere gidebilmesi için Veloso, Danny, Moutinho gibi isimlerin FM wonderkid'liğinin ötesine geçmesi gerekiyor. Bu yıl Nani'nin bu doğrultuda iyi ışıklar verdiğini söylemek lazım.

3) Santrafor Belirsizliği

Portekiz milli takımının santraforunun Beşiktaş forması giyiyor oluşu biz taraftarlar adına gurur verici; ancak Portekiz'den bakanlara göre Almeida bu kararla hedef küçülttü. Onlara da hak vermek gerekiyor, zira adamlar Ronaldo ve Nani gibi iki kanadın önünde aynı ayarda bir oyuncu görmek isityorlar. Almeida'nın alternatifi ise kariyerinin son 2,5 yılında 8 gol atabilen Helder Postiga. Figo ve Rui costa'lı altın jenerasyonundan beri santrafor sıkıntısı çeken Portekizlilerin bu derdine çare olacak bir golcü yetişecek mi? Almeida ve Postiga bu boşluğu doldurabilir mi? Şu ana kadar bu soruların cevabı olumsuz görünüyor.

Esas Soru: Portekiz EURO 2012'yi kazanabilir mi?


Futbol dünyasının bugünlerde pek dile getirdiği bir soru değil; ancak İspanya'yı plajda bile 4-0 yensen sorulacak soru budur. Yine de kupaya katılması bile şüpheliyken, bu soruya evet yanıtını vermek oldukça zor. Santrafor dışında ciddi eksiği gözükmeyen; Coentrao, Veloso, Moutinho, Nani gibi parlamayı bekleyen yıldız adaylarıyla dolu olan bu takımın bu ana iskeletle 3 turnuva çıkarabileceğini göz önüne alarak, Portekiz'in 2012'yi hedef yerine basamak turnuva olarak göreceğini düşünüyorum. Bu turnuvada elde edecekleri yarı final ve üzeri bir sonuç, onları 2014 ve 2016 için ciddi favoriler arasına sokacaktır. Tabii turnuvada Çarşı'nın desteğini arkalarına alıp sürpriz bir şampiyonluk çıkarma ihtimalleri de var.