15 Mart 2011 Salı

Was ist los, was ist das? - Schuster ve Futbol Kültürümüz Üzerine


Geçtiğimiz Ekim ayında Basel'de düzenlenen ATP turnuvasının çeyrek finallerini izleme şansım olmuştu. Bu turnuvada üzerinden Federer efsanesinin nasıl doğduğu üzerine çıkarımlarda bulunduğum bir yazı yazmıştım. Yazının bütünlüğünü bozmamak adına o yazıdan çıkardığım bir bölüm vardı. Rijkaard tartışmalarının gündemde olduğu günlerde yazdığım bu bölümü, Schuster tartışmalarına da gayet uygun olduğu için bugün yayınlamaya karar verdim. İşte Federer yazısının fazlalık olarak gördüğüm kısmı:

"Bu noktada Türkiye'ye ani bir geçiş yapmak istiyorum. Sporu olan ilgiyi farklı branşlarla çeşitlendiremediğimiz için örneklerimin büyük çoğunluğu futbola dair olacak. Günlük başarılara endeksli spor kültürümüzde her gün rakamları, taktikleri ve isimleri tartışırken emeği yok saymamızın ve spor kültürümüzü geliştirmeye yönelik hiç bir adım atmamamızın, uluslararası seviyedeki hem takımlar bazında hem de bireysel yıldızlar çıkarma konusundaki başarısızlığımızın altında yatan başlıca sebep olduğuna inanıyorum. Yıldız adaylarımızı kendi elimizle bıktırmamızın (bkz. Arda Turan) ardında, bu sporun efsane isimlerine saygı göstermememizle aynı nedenler yatmıyor mu? Türkiye'ye Del Bosque, Rijkaard gibi şampiyonlar ligi kazanmış teknik direktörler gelmişse ve bir gazeteci de çıkıp şampiyonlar ligini kazanırken yaptıkları üzerine bu isimlerle röportaj yapmıyorsa, bu ülke olarak şampiyonlar ligi kazanma hedefinizin olmadığı anlamına gelir. Roberto Carlos'a dünya, Rijkaard'a ve Schuster'e Avrupa şampiyonluğunu tarif ettirmeden, uluslararası başarının nasıl bir his olduğunu anlamadan, çocukları bu hayallerin peşinden koşturmadan başarıyı nasıl hedefleyeceksiniz? Daha somut olarak tarif edemediğiniz bir kavramı hedef olarak çocuklara nasıl benimseteceksiniz? Bir de olaya başka bir açıdan yaklaşayım. Eğer Euro 88 Türkiye'de düzenlenseydi, Rijkaard üzerine yapılan tartışmalar bu kadar yüzeysel mi kalırdı? Yoksa insanlarda kazanmaktan ziyade, futbolun özüne dair bir heyecan yaratabilir miydik?

Bir başka örnekle derdimi daha iyi açıklayacağımı düşünüyorum. Bugün İspanya'nın futbol, basketbol, tenis, voleybol, bisiklet, Formula 1 gibi dünyanın en göz önündeki sporlarında yakaladığı başarılar tartışılıyor ve haklı olarak, 1992 Barselona olimpiyatlarının bu gelişime olan katkısından bahsediliyor. Bu olimpiyatların ardında bıraktığı tesisler ve ekonomik girdiler başarının kazanılmasında kuşkusuz önemli rol oynamıştır; ama kişisel kanaatim, olimpiyatların İspanyollar açısından en büyük kazancı genç neslin bir olimpiyat şampiyonunu alkışlama şansı yakalaması ve bunun üzerine gerek sporcu gerek izleyici olarak hayaller kurmaya başlamasıdır."



Bernd Schuster bugün itibariyle futbola dair bütün bildikleriyle ve hikayeleriyle Türkiye'den ayrılıyor. Bir kez daha hikayeleriyle her yerde haber olmayı hak eden bir adamın Türkiye'de hatırlanacağı haberler:

- Schuster gazetecilere pipisini gösterdi.
- Schuster "Türkiye'de 60'ların futbolunun oynandığını bilmiyordum" dedi.
- Schuster kendisini ıslıklayan seyircilere "Rahatsızlık duyan maçlara gelmesin" dedi.

Schuster; taraftarı aşağıladı, medyayı aşağıladı, Türkiye'yi aşağıladı anlamına gelen 3 cümle. Alt metni Ahmet Çakar tonlamasıyla "Schuster adam değil" olan 3 adet haber. Schuster'in kendine has bir kişilik olduğu kariyerindeki pek çok olaydan görülebilir. 2. çocuğunun doğumunu görmek için Arnavutluk maçından affını isteyen bu nedenle bir skandala yol açan, bu tartışmalar sonrası 24 yaşında milli takımdan emekli olan ve emeklilik kararının ardından 1986 Dünya Kupası'na çağrılınca yeniden dönmek için 1 milyon mark para isteyen, Barcelona'dan ezeli rakip Real Madrid'e geçen, bununla da kalmayıp oradan da ezeli rakip Atletico Madrid'e yol alan bir oyuncu, Real Madrid'in başındayken "Barcelona'yı yenmemiz imkansız" dediği için görevine son verilen bir teknik direktör "kendine has bir kişilik" sıfatını hak ediyor. Peki medyanın durumu getirmek istediği nokta nedir? Schuster kişiliksiz, ahlaksız, değerleri hiçe sayan vs. vs. vs.

İşte Türiye'nin siyasette, sporda, kültürde çakılı kalmasının belki de en önemli sebebi bir kez daha karşımıza çıktı. Türkiye'de insanların birey olarak görülmeleri başlıca korku faktörü. "Farklı" olanların birey olarak özgür seçimler yapabileceğine kimse inanmıyor, inanmak istemiyor. Kalıpların dışına çıkanlar anında marjinalize ediliyor ve sistemin dışına itiliyor. Yani kendine has bir kişiliğin Türkiye'deki karşılığı kişiliksiz. Konuyu dağıtmadan yine futbola ve Schuster'e dönelim ve sahip olduğu sıfatı hak eden medya mensupları ile "Schuster'in geçmişi üzerinden neleri tartışabilirdik?" üzerine kafa yoralım.


- Benim için her şeyden önce gelen Almanya ile kazandığı 1980 Avrupa Şampiyonluğu'dur. Yukarıda uzun uzun anlattım; ama bir kez daha vurgulamak istiyorum; çünkü hayalleri olmayanların hedefleri de yoktur. Eğer Avrupa Şampiyonu olma hayaliniz varsa, başarıyı yakalayanların izlediği yolu keşfetmek aydınlatıcı olacaktır. Ama ne gerek var canım, biz de 2008'de yarı final oynayıp şampiyonluğun kıyısından dönmedik mi? Biz oralara gelmeyi biliyoruz zaten.

Ama bir dakika durup 2008'e bakalım Almanya ne yapmış diye? 2008'de final oynamışlar ve turnuvayı bizim önümüzde tamamlamışlar. Aslına bakarsanız Dünya Kupaları ve Avrupa Şampiyonaları tarihinde düzenlenen toplam 32 turnuvada Almanları bir tek Euro 2000'de çeyrek final oynayarak geçmişiz. Yani skor Almanya: 31 Türkiye: 1 (yazıyla bir). Bugün 33. turnuvaya katılmak için aynı gruptayız ve sonuçlar 32-1'i gösteriyor. Ama bu ekolün temsilcilerinden birini yerin dibine sokup gönderdik ya, bizden büyüğü yok. 2012 elemelerinde Almanya ile eşleşince Rıdvan Dilmen bu 31-1'i unutup "Almanya eski gücünde değil, Hiddink 1. çıkmazsa başarısız" yorumlarını yapmakla meşguldü.

- Peki milli takımdan 24 yaşında ayrılmasına ne demeli? Bu konuyu ahlaksız kalıbından çıkarıp gerçekten tartışacak cesarette birileri var mı? Milli takımlar organizasyonlarının amacı nedir, G-20'nin milli maçlar için tazminat, sigorta talepleri ne derece haklı, bunları sorgulayan kimse var mı? Ama bunları tartışan sonsuz kontenjanlı vatan hainliği listesine adını yazdıracağı için üstünü kumla örtmekte fayda var.

Hatta aklıma daha iyisi geldi, hazır gitmişken yerin dibine batırmak için "bayrağını taşımak için para istedi" başlıklı bir haber yapıp yanına Hakan Şükür'ün "milli takımda oynamak en büyü şereftir" başlıklı bir yazısını koyalım, ne de olsa milli takım için 51 gol atmış adam. Onun milli takımda oynaması milli takımın kendisinden bile önemliydi zaten, bu uğurda Ersun Yanal'ı harcamakta sakınca görmedik mesela. Bir kere tartışmaya başlarsak Nuri Şahin'in bu ay 11 Freunde dergisine verdiği "Milli takımda Hakan Şükür kutsal bir kişilikti. Kazara ayağına bastığınızda bile defalarca özür dilemeniz gerekirdi" sözlerini de tartışırız ki hiç gereği yok. Biz kutsallarımızla mutluyuz, değil mi?


- Bir de yine basınımızdan kimsenin merak etmediği Barcelona - Real Madrid - Atletico Madrid üçgeni var. Ezeli rakipler arasında geçişler yapmakta sakınca görmeyen Schuster'in bu takımlara ve aralarındaki rekabete bakışı sanıyorum özel bir haber değeri taşıyor. Aynı zamanda Barcelona kulüp üyesi olarak Real Madrid teknik direktörlüğüne getirilen ilk (ve muhtemelen tek) isim olmasının ardındaki hikayeyi de gazetelerde, televizyonlarda görmek isterdim. Onun ezeli rekabetlere karşı olan eleştirel bakışı, belki Türkiye'deki rekabetlerin anlamı/anlamsızlığı üzerine yeni bir şeyler söylememizi sağlardı. Sağlıklı temellere dayanan bir rekabet yaratmak şiddeti azaltabilirdi, vesaire, vesaire.

Bunları da tartışmadık. Zaten sporda şiddet yasasıyla her şeyi çözeceğiz, kitleleri uyutmak için rekabetlerin tarihini, kimliğini boş verip; salt ego tatminine dair olan ne varsa şişirmeye devam ediyoruz. Lig Tv tabiriyle Süper Derbi'nin (normal olması bize yetmez çünkü) El Clasico'dan ne eksiği var ki? Tamam belki Messi, Ronaldo gibi goller atamıyoruz; ama Arda ile Semih, Ramos ile Puyol gibi kavga ediyorlar çok şükür. Zaten El Clasico'ya bakışımız da "sen beş yiyeni gördün mü?" sorusunun ötesinde değil.

Schuster'e sorulabilecek bu soruları aklıma getirdiğim için kendimi ayıplıyor ve buraya tekrar not ediyorum: Kutsallara dokunmayalım lütfen, sonra birileri düşünmeye başlar. Kimlik üzerine düşünürken konu başka yerlere doğru filizlenir de, milleti uyutmak için kullandığımız futbol milleti düşündürmeye başlarsa işte o zaman ayvayı yeriz.

Ne yazık ki artık Schuster'e yukarıda sıraladığım konulardan hiç birini sorma şansımız yok. Bizim soru soramadığımız Schuster'in ise Türkiye'deyken kafasından geçen soruların "Was ist los, was ist das?" (Neler oluyor, bu da neydi?)olduğunu tahmin ediyorum. 90'lardan kalma bu dans şarkısının geri kalanı ise, bizlere bu şarkının sözlerine benzer sığlık seviyesindeki tartışmaları reva gören basınımıza gelsin:

Eins, zwei polizei
Drei, vier grenadier
Fünf sechs alte Gags
sieben acht gute Nacht

ja ja ja was ist los, was ist das?
ja ja ja was ist los, was ist das?


Şarkının Türkçe'ye çevirisi şöyle:

Bir, iki, polis
Üç, dört, bombacı
Beş, altı, eski hileler(şakalar)
Yedi, sekiz, İyi Akşamlar

Evet, evet, evet ne oluyor, bu nedir?
Evet, evet, evet ne oluyor, bu nedir?

9 Mart 2011 Çarşamba

Dünya Kadınlar Günü - Değişmeyenler


Program yoğunluğu nedeniyle son bir kaç gündür bloga yazı yazamadım. Neyse ki elimde, bir günlük gecikmeyle de olsa, Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmaya başlayan bu günün farkına vardığımızı ve kadınların eşitlik mücadelesinin yanında olduğumuzu göstermek için iyi bir fırsat var.

Bugün kendi düşüncelerimi yazmak yerine, Uluslararası Emek Hakları Forumu'nun (International Labor Rights Forum - ILRF) blogunda yayınlanan, ILRF gönüllüsü Lucia Curiel'e ait "Tarımda Kadınlar: Cinsiyet eşitsizliğinin tohumlarını biçerken" başlıklı yazının çevirisini sunacağım. Yazıyı bloga taşımamın sebeplerinden birisi de, yazıyı okudukça, daha önce hakkındaki düşüncelerimi bloga taşıdığım Orhan Kemal'in Bereketli Topraklar Üzerinde romanının yazıldığı tarihten bu yana dünyada ne kadar az şeyin değiştiğini bir kez daha fark etmemdir.



Tarımda Kadınlar: Cinsiyet Eşitsizliğinin Tohumlarını Biçerken

Dünya Kadınlar Günü'nün 100. yıl dönümünde kazanımları kutlarken unutmamamız gerekir ki, çalışan kadınların eşitliğe ulaşması için önümüzde uzun bir yol var. Özellikle de tarımda çalışan kadınlar için.

Uluslararası Çalışma Örgütü'nün yeni yayınlanan raporuna göre "cinsiyet eşitliği, sürdürülebilir bir ekonomik büyüme ve fakirliğin azalması için olmazsa olmaz bir bileşendir." Bu açıklama, bu blogger'ın düşüncesine göre tartışmasız şekilde doğrudur. Buna karşın, kadınlara karşı ayrımcılık, sayısız yollarla ciddi boyutta uygulandı ve uygulanmaya da devam ediyor.

Uluslararası Çalışma Örgütü'nün raporunda "kadınların orantısız şekilde düşük kaliteli, yani kadınların haklarına gerektiği gibi saygı gösterilmeyen ve sosyal korumanın sınırlı olduğu işlerde çalıştırıldığı" vurgulanıyor. Eşitlik için yıllarca verilen mücadelenin ardından, erkekler hala kadınlara oranla daha düzgün işlerde çalışıyor. Rapor ayrıca cinsiyetler arasında kazançlarda oluşan farka değiniyor. Bu değişen derecelerle bütün dünyada geçerli. Bu değişiklikler ülkeler arasında, aynı ülke içinde, farklı işlerde hatta aynı sektörde dahi görülüyor. Örneğin, Gana'da erkeklerle aynı pozisyondaki kadınlar erkeklerin kazandığının %65'ini kazanıyorlar. Meksika'da ise, avokado üretiminde kadınların ücretleri erkeklerinkine yakınken, mango üretiminde bu oran %78'de kalıyor.

Rapor şu şekilde devam ediyor: "Tarım (ki bu kadın iş gücünün en yoğun olduğu alan), ulusal iş güvenliği ve sağlık koşulları göz önüne alındığında en kötü düzenlenmiş sektör konumunda." Bu nedenle diğer sektörlerle kıyaslandığında; emek sömürüsü, cinsel taciz ve şiddetin en sık karşılaşıldığı yer. Kavun çiftliğinde çalışan Honduraslı bir kadın, cinsiyet ayrımcılığı, cinsel taciz ve genel çalışma koşulları hakkında şu açıklamaları yapıyor:

"Kadınlar için koşullar oldukça zor. Burada yaşadıklarımız yüzünden bazen evde otursaydım daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Hepimiz cinsel taciz kurbanlarıyız, patronlar onlarla yattığımız takdirde bizi daha iyi para kazanabileceğimiz mevkilere getireceklerini söyleyerek bizi kullanıyorlar. Bazı kadınların kocaları onlara artık bir işe yaramadıklarını; çünkü vücutlarının burada kullanılan kimyasallardan dolayı kirlendiğini söylüyor. Bunun da nedeni bazı kadınların artık hamile kalamaması. Bazen hamile kadınlar işe geliyor; ama karınlarının büyüdüğü fark edildiği anda hiç bir hakları verilmeden işlerine son veriliyor. Bize sürekli bağırıyorlar ve eğer tuvalete gidersek bizi bir gün, hatta işte geri düşmüşsek bir buçuk ay kadar fazla çalışmayla cezalandırıyorlar. Bazı bebekler çeşitli bozukluklarla doğdular ve kadınlar bunun kimyasallardan kaynaklandığını düşünüyor."

Burada açıklamada değinilen ayrımcılıkların hepsi, kırsal alanda işçilik yapan kadınları güvenilmez işlerde çalışmaya zorluyor. Pek çoğu sadece düzensiz işlerde çalışıyor ve erkeklerden daha az ücret alıyorlar.

Kadınların içinde en savunmasız olanları tek başına yaşayan anneler, dullar ve boşanmış kadınlar. Rapor, 90'larda yapılmış bir çalışmaya atıfta bulunuyor. Bu çalışmada, kadın işçilerin baktıkları hanelerin diğer haneler içinde en fakir olanlar olduğu ve bu hanelerdeki çocukların genellikle normalden daha zayıf oldukları saptanmış.

Evli anneler daha iyi işler bulma şansına sahip olsalar dahi, gelişmekte olan ülkelerin tarım sektöründeki standartları oldukça düşük. ILRF'in bir ortak kuruluşunun, Perulu bir anne ve eski bir çiftlik çalışanı olan Rosemary ile yaptığı röportaj içler acısı çalışma koşullarını gözler önüne seriyor. 2007'de hamile kaldığı için herhangi bir uyarı veya tazminat almadan kovulan Rosemary, klasik bir iş gününü şöyle tarif ediyor:

"Günde 14 ile 16 saat arası çalışırdık. Bize aranın ne zaman verileceğini söylemezlerdi. Şirket bize yemek vermezdi ve biz de yanımızda yemek getiremezdik. Bu nedenle su da dahil olmak üzere her şeyi orada satın almak zorundaydık .Bazı arkadaşlarım para biriktirebilmek için yemek yemeyip su içmeden çalışırlardı."

Güney Afrikalı bir anne olan ve kuru meyve üreten bir çiftlikte çalışan Jolene ise günlük programını şöyle anlatıyor:

"Sabah 7:30'da başlayıp akşam 17:30'a kadar çalışıyorum. Ocak'tan Aralık'a bütün yıl çalışıyorum. Sabah 5'te kalkar, evi temizler, çocukları hazırlar, kahvaltıyı hazırlar ve çocukların yediklerinden emin olduktan sonra işe giderim. İş bittikten sonra eve gelip yemeği yapar, çocuklarımı yıkar, bir sonraki günün öğle yemeğini hazırlayıp yatarım. Bir sonraki sabah her şey aynı şekilde yeniden başlar."

Ne yazık ki, Jolene ve Rosemary'nin hikayeleri bir istisna olmaktan ziyade kural haline gelmiş durumda. Onlar, diğer pek çok kadınla birlikte, uzun saatler güvensiz ortamlarda, uygunsuz şartlar altında çalışmak zorunda; çünkü onlara hayatlarını idame ettirecek seviyede bir ücret ödenmiyor. Bu çiftliklerden mal alan büyük gıda zincirleri, alım koşullarını yeniden gözden geçirmeli ve tropik meyve sanayisinin yarattığı etkileri görmelidirler. Kadınlar böyle yaşamaya devam edemezler!

Yıllar içinde kadınların pek çok kazanım elde ettiği doğru olsa da (oy hakkı, üniversite okuma hakkı, hatta bazı ülkelerde başkanlığa kadar yükselen kadınların varlığı örnek gösterilebilir), daha önümüzde savaşmamız gereken pek çok ayrımcılık var. Tarım sektöründe kadınların ve erkeklerin eşit görülmediği aşikardır."

Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.


8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun. İnsanların hiç bir ayrımcılığa tabi tutulmadığı, yalnızca insan olmanın değer bulduğu ve her insanın emeğinin karşılığını alarak onurlu bir yaşam sürdürme hakkına sahip olduğu günlere ulaşmak dileğiyle.

2 Mart 2011 Çarşamba

Biraz daha Caro


Caro Wozniacki ile ilgili spot ışıkları bölümünü hazırlarken bir yandan kendisinin İsviçre menşeli tenis dergisi Smash'in Ekim 2010 sayısında yayınlanan röportajını çözmeye çalışıyordum. Yazıyı bitirdikten sonra bu röportaja oldukça az yer verdiğimi düşündüm ve emeklerim boşa gitmesin diyerek röportajı ayrı bir yazı olarak geniş biçimde yayınlamaya karar verdim. Almanca'dan yaptığım ilk çeviri olması nedeniyle benim için ayrı bir önemi olan röportajın her köşesinde, 20 yaşında dünyanın ilgisini üzerine toplamayı başaran bir kızın yaşadığı heyecanın (ecnebilerin euphoria dediği, dilimizde mutluluktan uçmak deyimiyle açıklanan ruh hali) izlerini bulmak mümkün. Tenis etiketiyle yayınlamama karşın içinde tenise dair çok az şey barındıran röportajı tenisle ilgilenmeyenlerin de okumalarını tavsiye ederim.

Smash: Bazı eleştiremenler oyununda çok az risk alıyor olmandan bahsediyorlar.

Caro: Bana akıllı davranmak daha doğru geliyor. O anda puan alma şansınız yokken puanı zorlamanın anlamı yoktur.

Smash: Pek çok kişi senden yakın zamanda tenisin zirve noktasına ulaşmanı bekliyor. Beklentilerin ve baskının artması seni strese sokuyor mu?

Caro: Kesinlikle hayır. Aksine, bunu bir ayrıcalık olarak görüyorum. Sadece iyi olanlar kamuoyunun dikkatini çeker ve onların üzerinde baskı vardır.

Smash: Amerika'da sürekli göz önündeydin - Dergi kapaklarında veya Televizyon şovlarına misafir olarak. Spot ışıklarının altında olmaktan ne kadar keyif alıyorsun?

Caro: Yüksek seviyedeki ilgiden çok keyif alıyorum. Ünlü olmak oldukça eğlenceli.


Smash: Amerika Açık'ta neon sarısı ojen ve cidden kısa olan eteğinle dikkat çektin. Kendini bir moda öncüsü veya trend belirleyicisi olarak görüyor musun?

Caro: Öncü olduğumu söyleyemem; ama yeni trendleri belirleyebilmek harika bir duygu. Modayı hep büyüleyici bulmuşumdur.

Smash: Son zamanlarda moda şovlarında sıkça görüldün ve gösteri dünyasının önemli isimleriyle tanıştın. Bu göz alıcı dünyada kendini evinde hissetmeye başladın mı?

Caro: Bu dünyayı tanımaya başlamak oldukça ilginçti. Moda haftasında New York'taydım ve çok eğlendim. Ayrıca locamda Donald Trump gibi oldukça ünlü isimleri misafir ettim. Bu göz alıcı dünyanın fazlasının tenisim için iyi olmadığını düşünüyorum; çünkü bu durum tenise konsantre olmamı engelleyebilir. Ama tenisi bıraktıktan sonra şov sektöründe olabilirim. Zaten küçükken hep oyuncu olmak isterdim. Kimbilir, belki bu rüyayı bir gün gerçekleştirme şansım olur.

Smash: Senin için dış görünüşün ne kadar önemli?

Caro: Çok önemli. Kıyafetimin içinde kendimi iyi hissettiğim zaman daha iyi oynuyorum; çünkü bu sayede oyunuma yüzde yüz konsantre olabiliyorum. Kadınlar tenisinde kıyafet de oyunun bir parçasıdır. Kıyafetinizle dikkatleri üzerinize çekebilirsiniz, ki bu oyunu popüler hale getirmemizi sağlıyor.

Smash: Popülerlikten bahsetmişken, Danimarka'da en sevilen sporun tenis olmadığını biliyoruz. Bu sporu nasıl seçtin?

Caro: Öncelikle sporcu bir aileden geldiğime dikkat çekmek isityorum. Babam futbolda, annem ise voleybolda profesyonel sporculardı. Tenise merak salmam ise boş zamanlarında korta gitmeyi seven ağabeyim Patrick sayesinde oldu. Başlangıçta oldukça kötüydüm ve kimse benimle oynamak istemiyordu. Bu nedenle bütün gün duvarın karşısında tek başıma tenis topuyla oynardım. Ağabeyim babamın izinden gidip futbolcu olmaya karar verdiğinde ise, benim için tenis tutkumu meslek haline getireceğim kesinleşmişti.


Smash: Baban kariyerinin başından bu yana antrenörün olarak görev yapıyor. Hiç Baba - kız tartışmaları olmuyor mu?

Caro: Yok, babamla birbirimizi gayet iyi anlıyoruz. Aslında bu ailenin tamamı için geçerli. Annem çoğu zaman turnuvalarıma geliyor ve ağabeyim birbirimizi çok az görebilmemize karşın benim en büyük taraftarım. Aileme çok teşekkür ediyorum. Onlar olmasaydı profesyonel tenis hayatımda bu kadar ilerleyemezdim.

Smash: Oynadığın turnuvalar ve başarıların bu yıl sana iki milyon doların üzerinde bir para kazandırdı. Bu kadar çok parası olan genç bir kadının almak istediği ilk şey nedir?

Caro: Paramın önemli bir kısmını banka hesabıma yatırdım. Bu sayede kariyerim boyunca para sıkıntısı yaşamamayı arzuluyorum. Bazen özel tasarım giysiler veya pahalı bir el çantası alırım. Hayatım boyunca alışveriş yapmayı çok sevmişimdir. Ama zaten hangi kadın bunu sevmez ki?

Smash: Boks yapmaktan hoşlandığını duyduk.

Caro: Evet, bu yıl boksu ilk defa idmanlarıma dahil ettim. Yorucu ve zorlu olması beni memnun ediyor. Boks yaparak kondisyon açısından sınırlarımı düzenli olarak görebiliyorum.

Smash: Hiç birisini nakavt ettiğin oldu mu?

Caro: Ah hayır, sonuçta ben iyi bir kızım. Öyle bir şeyi asla yapmam.(Gülüyor)


Smash: Yüzünden gülümseme eksik olmayan çok hoş bir kız olarak biliniyorsun. Hiç kötü bir ruh haline sahip olduğun olmuyor mu?

Caro: Oldukça nadir. Mağlubiyetler bile ruh halimi çok az etkiler. Kendimi çok şanslı görüyorum. Sonuçta iyi bir aileye ve beni finansal açıdan kaygıya düşürmeyecek mükemmel bir mesleğe sahibim. Üstelik de sağlıklıyım. Daha ne isteyebilirim ki?

Dipnot: Ojeli fotoğrafta yüzü görünmüyor belki; ama giydiği Liverpool hırkası fotoğrafın kime ait olduğunu belli ediyor. YNWA Caro:)

27 Şubat 2011 Pazar

Spot Işıkları #3 - Caroline Wozniacki


Neden Gündemde?

Williams kardeşlerin tenis kariyerlerinin sona doğru yaklaşmasıyla kortlarda Clijsters'dan başka şampiyon sıfatına yakışan oyuncunun kalmadığı bu dönemde, bazı otoritelere göre tarihin en kötü ilk 10 sıralamasına sahip olan WTA turunda adını büyük şampiyonların arasına yazdırma potansiyeli bulunan yegane isim olduğu için. Henüz bir grand slam dahi kazanmadan WTA sıralamasının zirvesine oturmuş olması tepkileri beraberinde getirse de, pek çok kişi onun daha önceki senelerde grand slam kazanmadan bir numaraya oturan Jankovic ve Safina gibi sahte bir dünya bir numarası olmadığına inanıyor. Caro henüz 20 yaşında ve önümüzdeki yıllarda onun kadar potansiyelli isimler gelmediği takdirde uzunca bir süre dünya bir numarası olarak kalabilir. Bütün bu göz kamaştırıcı gelişmelere karşın Wozniacki'nin kazanamadığı bir sıfat var: Şampiyon. O zaman Caroline Wozniacki için esas sorumuzu sorma vakti.

Esas Soru: Caro, gerçek bir şampiyona dönüşmeyi başarabilecek mi?

Hikayenin Buraya Kadar Olan Kısmı


Danimarka bugüne kadar teniste adını duyuran bir ülke değildi; ancak Wozniacki'nin hızlı yükselişi bugün tenis haritasında onların da bir yeri olmasını sağladı. Voleybolcu bir anne ve futbolcu bir babanın kızı olan Wozniacki tenise, bugün profesyonel bir futbolcu olan ağabeyi sayesinde ilgi duymaya başladı. 8 yaşındayken ailesi tarafından yeterince iyi görülmediği için kortlara götürülmeyen Caro, bir yıl sonra ebeveynlerini yenmeye başlayınca işler değişti. 10 yaşındayken, 14 yaşındaki ağabeyini yenmeyi başarınca sinirlenen ağabeyi bir daha eline raket almadı. 14 yaşında iken her yaştan oyunculara açık olan Danimarka ulusal kadınlar turnuvasını kazanarak potansiyelini ortaya koydu.

2006 yılında gelen küçükler Wimbledon şampiyonluğunun ardından her geçen gün üzerine koyarak yükselen Caroline Wozniacki, zirveyi zorlayacağının ilk sinyalini 2009 Amerika Açık turnuvasında finale yükselerek verdi. 2010 yılını turnuvadan turnuvaya koşturarak geçirmesinin karşılığını ise sezon sonunda dünya bir numarasına yükselerek aldı. Ne yazık ki bu hızlı yükseliş hikayesini henüz bir grand slam şampiyonluğu ile taçlandırmayı başaramadı.

Artılar


1) Aile Desteği

Caroline'in büyük bir sporcuya dönüşmesinde en büyük rol şüphesiz babası ve antrenörü Piotr Wozniacki'ye ait. Tenis geçmişi olmadığı için gerekli teknik birikime sahip olmasa da, eski bir profesyonel sporcu olarak Caro'nun hangi zorluklarla yüzleşebileceğini iyi bilen babası hakkında Wozniacki'nin sözlerini aktaralım: "Babam beni en iyi tanıyan kişi. Belki teknik hakkında fazla bilgisi yok; ama taktikler, benim nasıl bir insan olduğum ve neler yapabileceğim konusunda pek çok şey biliyor. Bana konuları benim anlayacağım dilden anlatmakta oldukça iyi." Mutlu bir aile hayatına sahip olduğunu her fırsatta dile getiren Caro'nun arkasındaki en büyük manevi güç ailesinden aldığı destek olsa gerek.

2) 20 yaş

Caroline'in yüzü televizyon şovları ve dergi kapaklarında görünerek hızla eskimeye başladı belki; ama dünya bir numarasının önünde uzun yıllar devam edecek bir kariyer görünüyor. Yaşıtları arasında geldiği seviyenin yanına yaklaşacak herhangi bir isim bulunmadığı gibi, kortta şampiyon kimliğine sahip yegane isimler olan Williams kardeşler ve Kim Clijsters'ın kariyerlerinin son dönemi olması, yeni dönemin Caro Wozniacki dominasyonu altında geçecebileceğini gösteriyor. Şu ana kadar kaybettiği turnuvaları deneyim olarak görmeyi tercih ediyor, bu nedenle de turnuvalar ona ciddi bir baskı getirmiyor.

3) Kadınlar Tenisi'nin Yeni Yüzü Olmanın Getirdiği Destek

Günümüzde tenisin yalnızca bir spor olduğunu iddia etmek oldukça güç. Bir tenis yıldızının kazandığı başarılar ona, markaların yeni yüzü olacağı sponsorluk anlaşmalarının, dergi kapaklarının, moda çekimlerinin ve televizyon şovlarının kapısını da ardına kadar açıyor. Caro kortta kazandığı başarıların yanında güzelliğiyle de markaların üzerine yatırım yapmak için can attığı bir isim haline geldi. Bu durum da önümüzdeki turnuvalarda bir şampiyon için olmazsa olmaz koşullardan ikisi olan medya ve seyirci desteğini beraberinde getirecektir.

Eksiler


1) Dünya Bir Numarası Ünvanı

Her ne kadar Wozniacki dünya sıralamasının bir numarası olmasının bir baskı unsuru olmaktan ziyade bir ayrıcalık olarak gördüğünü söylese de, gün geçtikçe baskıyı üzerinde hissetmeye başladığını söylemek zor değil. Bunun da basit bir nedeni var: Bir turnuvaya seri başı olarak katılmak turnuvanın bir numaralı favorisi olduğunuz anlamına gelir. İki, üç, dört numaradayken çıkış yapacak isim olarak görülürsünüz ve oynadığınız grand slam yarı finali hanenize artı olarak yazılır. Ancak bir numara iseniz sizden beklenen turnuva sonunda kupa ile birlikte poz vermenizdir. Wozniacki bir numara ünvanı ile katıldığı ve kaznanamadığı her turnuvanın ardından "şampiyon karakterine sahip mi, yeterince iyi mi, korkak bir oyun stili mi var, bir numara ama 'gerçek' bir numara mı" tarzı sorularla mücadele etmek zorunda. Bu psikolojik baskının Jankovic ve Safina'yı ne hale getirdiğini hatırlayın. Federer bile Fransa Açık'ı kazandığı gün verdiği röportajda ne kadar rahatladığını "Artık 'Burayı kazanmak için yeterince iyi mi?' tarzı sorularla baş etmem gerekmiyor." sözleriyle anlatmıştı. Caro bir şampiyona dönüşmek için bu psikolojik savaşa hazır olmak zorunda.

2) 20 yaş

Aynı maddeyi artılar kısmına da yazdığımın farkındayım; ancak gençliğin getirdiği avantajı irdelerken madalyonun öbür kısmına bakmakta fayda var. Caroline Wozniacki'nin küçükken taraftarı olduğunu açıkladığı Martina Hingis, 20 yaşına geldiğinde 5 grand slam şampiyonluğuna sahipti ve 7 grand slam finalinde boy göstermişti. Benzer şekilde Monica Seles 9 grand slam şampiyonluğunun 8'ini 20 yaşına gelmeden kazanmıştı. Kortların son efsanesi Serena Williams ilk grand slam zaferini elde ettiğinde 18 yaşındaydı. Wozinacki'nin gençliği ve kendi jenerasyonunda rakipsiz görünmesi büyük bir avantaj; ama gerçek bir şampiyona dönüşmek için elde ettiği fırsatları yarın olduğu kadar bugün de değerlendirmek zorunda.

3) Kadınlar Tenisi'nin Yeni Yüzü Olmanın Getirdiği Baskı

Bu başlığı da artılar bölümünde incelemiştik; ama konunun değinmediğimiz kısımlarına da bir göz atalım. Bugün kadınlar tenisinin en meşhur iki ismini sorsam, Williams kardeşleri bir kenara bırakırsak büyük çoğunluğun Maria Şarapova ve Ana İvanoviç isimlerini verecğine eminim. İkisi de grand slam kazanmayı başarmış olan bu isimlerin kariyerine damga vuran sözcük de aynıydı: İstikrarsızlık. Bu istikrarsızlığın bir kısmını sakatlıklara bağlayabiliriz belki; ama medya ilgisi ve reklam çekimlerinin tenisi ikinci plana atmalarına sebep olduğunu da es geçmemek gerekiyor. Zira büyük sponsorların tenisin gelişmesinden daha çok ürün satmaya ihtiyaçları var ve reklam yüzleri ürün sattıracak ilgi düzeyine erişmişse kariyerlerinin devamı bir noktadan sonra kimseyi ilgilendirmiyor. Caroline Wozniacki önümüzdeki yıllarda kadınlar tenisinin en bilinen yüzü haline gelecek gibi görünüyor ve o günler geldiğinde üzerinde oluşacak baskı sonrası reklam çekimlerinde kolay para kazanmayı mı, yoksa saygıdeğer bir kariyere sahip olmayı mı seçeceği merak konusu. Ondan önceki olumsuz örnekler ister istemez kuşkuları da beraberinde getiriyor.

Sonuç


Kadınlar tenisinin son yıllardaki çalkantılı hali, tanınmayan sporcuların hızlı yükselişleri için elverişli bir ortam oluşturdu. Bu ortamı kullanarak zirveye yükselen Jankovic, Ivanovic, Safina gibi isimler parladıkları gibi söndüler ve tenisseverlerin hayal kırıklığı yaşamalarına neden oldular. Bu istikrarsız dönemde zirveye çıkmayı başaran son isim Caroline Wozniacki. Kendinden önce gelen kuşağın gelgit yaşayan isimlerinin ardından kadınlar tenisinin geleceği için son bir umut olarak görülüyor. Oyunu, özel bir yere koyacağımız imza hareketleri veya unutulmayacak vuruşları taşımıyor; ancak kadınlar tenisinde bunlardan daha çok özlediğimiz kavram istikrar ve Caro azmiyle istikrarı yakalayıp zirvede kalacağına dair güzel sinyaller veriyor. Artık ondan oyununu ve mental dayanıklılığını bir adım yükseltmesini ve gerçek bir şampiyona dönüşmesini bekliyoruz. Bugün olumlu görülen pek çok özelliğinin grand slam kazanamadığı her gün daha fazla eleştirileceğinin bilincinde olması ve kazanamadıkça bu baskılara katlanması gerekecek. Kendi adıma Caro'ya yeni şampiyon olması için gereken sabrı göstermeye hazırım. Umarım ilerleyen dönemde beni yanıltmaz ve yeni nesillere bu oyunu sevmek için güzel bir neden daha verir.

Kaynaklar: Tennis dergisi Mart 2011 sayısı, Smash dergisi Ekim 2010 sayısı

16 Şubat 2011 Çarşamba

Tükenme


Benim için 5 aya yakın bir sürenin ardından Beşiktaş ile yeniden buluşma vakti yaklaşıyor. İnönü'den ayrıldığım Antalya maçını takımın forveti Bobo iki golle süslemiş, Fabian Ernst her zamanki mücadelesinin yanına eklediği asist ile geceye damga vurmuştu. Şimdi ikisi de oynayacak mı, yoksa yedek mi kalacaklar, bu konuda meraklı bir bekleyiş içerisindeyiz. Takım 3 haftada 1 puan alabilmiş, şampiyonluk şarkıları söyleyerek ayrıldığım İnönü, bir şampiyonluk kupası göremeden yıkılmayı bekler hale gelmiş.

Sanıyorum hepsinden acı olan haber ise dün akşam geldi. Takımın 11 yıllık emekçisi İbrahim Üzülmez, bir kavga sonunda takımdan kovuldu. Galatasaray'a Ali Sami Yen'de (hoş o da yıkıldı ya) attığı golle 100. yıl şampiyonluğuna giden yolda en kritik virajı aşmamızı sağlayan adamdı. Takımdaki her oyuncu ondan yetenekliydi belki; ama bu takım sadece şampiyonluğu herkesin onun kadar istediği yıllarda kupaya ulaşabildi.

Perşembe günü İnönü'de bir maça gidiyorum, eğer yıkım kararı çıkarsa İnönü'deki son maçım olacak. UEFA 3. turu (hoş o turnuvada kalmadı ya) ilk maçında rakip Dynamo Kiev. Lucescu'yu hatırlatıyor bana bu eşleşme ve Pancu'nun golünü, Pascal'ın rakip kalecinin belini kıran aşırtma vuruşunu. O günlere dönüp geçeriz demek istiyorum; ama daha kaptanının kim olduğunu bilmediğim takımda kime güveneceğim?

Sanıyorum perşembe günü Suavi'nin bestesi üzerine yazılan "gücüne güç katmaya geldik" tezahüratını, Suavi'nin sözleriyle söylesek daha manidar olacak:

"yüzüne kapanıp ağlamak vardı
oysa ben seni bulmaya geldim
kalbine güneşi asmaya geldim
tükenme"

Hakikaten yüzüne kapanıp bütün bir perşembe akşamı hıçkıra hıçkıra ağlamak vardı be İbrahim Üzülmez; ama biz o karanlık içinde Beşiktaş'ı bulmak, o formayı sırtına giyenlerin kalbine güneş olmak için İnönü'ye gitmek zorundayız. Sen de bilirsin ki stadyuma Dolmabahçe'den yürüyüp gelenler için bu hep böyle oldu, hep böyle olacak. Benim için belki de son kez...Tükenme Beşiktaş'ım.

12 Şubat 2011 Cumartesi

Sarı Fırtına'nın Aklıma Düşürdükleri


Serdal Adalı'nın geçtiğimiz hafta Karabük maçının ardından yaptığı açıklamalar üzerine bir şeyler karalayacaktım; ancak bu açıklamaların yayınlandığı programda Metin Tekin'in mahcup tavırlarını görünce biraz farklı bir yazı yazmaya karar verdim.

Futbol aşkının bana geçmesini çok büyük oranda babama borçluyum. Ne var ki, oyuna dair sevgiyi bana geçiren babam, Galatasaray aşkını bana geçiremedi, zira dedemin dostu Necmi Bey'in kartal sevdası bebeklik aşılarımın sonuncusu olarak çoktan kayıtlara geçmişti. Maalesef kendisini hatırlayamıyorum; ancak bayram için bana gönderdiği "91-92 Şampiyonu Beşiktaş" kartı, üzerindeki "Kartal Doruk, bayramın kutlu olsun" yazısı ile beraber hala odamda durur.

Sanıyorum bu kartı Beşiktaşlılığımın resmi başlangıcı kabul edebilirim. Yalnız, o yıllarda 3 yaşımda olduğumdan 91-92 şampiyonluğunu hatırlamamı da beklemeyin. Yine de o dönem Beşiktaş'ın her yerde "Şampiyon Beşiktaş" olarak geçtiğini hatırlıyorum; çünkü Beşiktaş Lig, Kupa, TSYD, Cumhurbaşkanlığı derken sürekli yeni bir kupa kazanıyordu. Pek tabii zihnimde bu kupalar arasındaki hiyerarşi oluşmadığı için aklımda tek kalan "Şampiyon Beşiktaş". O dönemde 8-0'lık Galatasaray - Ankaragücü maçının Galatasaray'ı şampiyon yapmasını ve babamın havalara uçmasını da anlayamıyorum mesela. Anneannemin ağlamamı kesmem için söylediği "Beşiktaş ve Galatasaray'ın puanları eşit, ikisi de şampiyon oldu" beyaz yalanı bana daha mantıklı geliyor. Hem averaj da ne demek kardeşim, 4 yaşındayız şunun şurasında.


Yukarıda yazdığım gibi o yıllardan unutamadığım bir isim var: "Sarı Fırtına" Metin Tekin. Beşiktaş maçlarına bakıyorum, sahada herkesten farklı koşan bir adam var(Böyle oyunculara fuleli dendiğini çok sonradan öğrendim). Bir de sarışın zaten; hem televizyonda rahatça seçiliyor, hem de saçlarım o zaman daha açık sarı renkte olduğu için kendime benzetiyorum. Metin Tekin artık çocukluğumun kahramanı, mavi -kırmızı-beyaz şeritli küçük toplumla evin içinde Metin aşağı Metin yukarı koşturuyorum. Bir vuruyorum, sandalyenin sağ arka bacağıyla duvar arasından geçen top gol oluyor. Bir daha vuruyorum, Sarı Fırtına mutfak kapısından içeri yolladığı topla Beşiktaş'a bir gol daha kazandırıyor. Mutfakta annemin "çok terleme" uyarısı nafile, mutfak kapısını bu sefer salona açılan açıdan gören sarı fırtına bir gol daha atıyor. Artık herhangi bir oyuncağı alıp kupa yapma vakti; çünkü Sarı Fırtına bir kez daha Beşiktaş'ı şampiyon yaptı.

Niyetim çocukluk anılarımı karalamaktan ziyade, takım tutmaya dair o tarif edilmesi zor hissiyatı kendi geçmişimden aktarmaktı. Kartalcell için çekilen reklamda "Beşiktaş aşktır, aşk" diyen Metin Tekin'i gördüğümde aklıma hemen hayal meyal olarak o yıllar gelir. Seba'nın başkanlığında, Rıza kaptanlı, Metin - Ali - Feyyaz'lı, Şifo Mehmet'li pırıl pırıl bir Beşiktaş. "Şampiyon" Beşiktaş. (Bir de Sergen diye bir çocuk var; ben henüz tanımıyorum ama babam "çok yetenekli, çok büyük futbolcu olacak" diyor.) En önemlisi de Beşiktaşlı olmayanlar da o takıma saygı duyuyor, Beşiktaş'ın kazandığı şampiyonlukların ardından kimse "şike, şaibe" muhabbeti yapmıyor.


Bugün takımımı temsil edenlere bakıyorum ve "Bu adamlar benim sarı fırtınalarla aşık olduğum takımdan mı bahsediyorlar?" diye sormadan edemiyorum. Bir başkan yardımcımız var, hakemin soyunma odasını en iyi basanın kendisi olacağını iddia ediyor. Ve bunu maç sonrası yükselen adrenalini nedeniyle söylemiyor, yazılı metinden okuyor. Muhtemelen metni başkana göstermiş, başkan da "aferin koçum, çok güzel yazmışsın" demiştir. Açıklamanıza gerek yoktu ki beyefendi, biz zaten geçen yıl oynanan Denizli maçının sonunda Demirören'i korumak için iki şerit halinde dizilmiş, Kurtlar Vadisi'nden çıkma tipleri gördüğümüzden beri, sizin her yeri basabileceğinizi biliyorduk. Ne ara geldiniz de bu takımın üstüne kara bulut gibi çöktünüz, işin anlayamadığımız kısmı o.

Daha da vahim olan ise, Serdal Adalı'nın Beşiktaş adına yaptığı bu açıklamanın üzerine Metin Tekin'in "yorumcu" sıfatıyla konuşmak zorunda olması. O da açıklama üzerine pek konuşmuyor zaten. Konuşmayı dinledikçe mahcup oluyor, muhtemelen aklına Seba geliyor, belki de içinden "Ne günlere kaldık" diye geçiriyor. Onun bu halini televizyonda görünce hangi Beşiktaş'a aşık olduğumu yeniden hatırlıyorum ve içim bir nebze olsun rahatlıyor.

Bizim aşkımız hala sarı fırtınaların Beşiktaş'ına, kazanmak için her yolu mübah gören bir takıma değil. Suavi'nin bestesinin marş haline getirildiği, Çelik-İş sendikası reklamlı Karabükspor'un "Karabük sen bizim kardeşimizsin" diye çağrıldığı yer burası. Quaresma'yı, Simao'yu aldınız diye sevdamıza dokunma hakkınız yok, bunu aklınıza sokun. Onların gelişiyle ilk defa yıldızlarımız olmadı bizim, çok şükür bu kulübe verdikleriyle onları fersah fersah aşan efsanelerimiz var. Onlardan birisi de benim küçük topum ile adına sayısız gol attığım Sarı Fırtına Metin. Bundan sonra Beşiktaş adına mekan basmalı konuşmalar yapmadan, o sarı saçlı efsanenin dediklerine bir ara kulak verseniz hiç de fena olmaz:

"Hep efsane olmaktan bahsedilir ya...Efsane, yıllar aşıp yüzyıl öteye geçebilmektir. Bir çocuktur sizi o yıllar öncesine götüren ya da efsaneleştiren. Biz nasıl Baba Hakkı'yı merak edip, onu araştırıp, neredeyse ellerimizle dokunduysak, yıllar sonra bir çocuğun bizi aklına düşürüp araştırmasıdır. Biz, o efsane içinde olan şanslı insanlarız.Yoksa efsane olmak ne haddimize. Tek efsane vardır o da Beşiktaş'tır...."

Ben de seni efsaneleştiren çocuklardan biri olduğum için şanslıyım Metin Tekin, yoksa Beşiktaş'ın sahibi gibi konuşmak ne haddime. Ama bu kendilerini kulüpten büyük gören, "küçük dağları ben yarattım" havasında gezenler yok mu, işte senin gibi efsaneler dururken Beşiktaş adına bu adamların konuşması kanıma dokunuyor.

6 Şubat 2011 Pazar

Dostum senin derdin ne?


Altın Top için adı açıklandığında "ödül ya Xavi ya da Iniesta'ya gitmeliydi" diye düşünmüştüm; ama bu akşam bir daha anladım ki futbolu bırakana kadar bütün Altın Top ödüllerini sana verseler yeridir. 33 maçta 40 gol ve 18 asist; ama bütün bunlardan daha etkileyici olanı onu izlerken hepsini yapmanın aslında çok kolay olduğu hissine kapılmamız. Öğleden sonra Nobre'yi izlemiş adama bu yapılmaz ki!