14 Ekim 2010 Perşembe

Turquaze


Hamburg'a gelmeden önce bir Türk filmini Türkiye'deki gösteriminden önce izleme şansı bulacağım aklımın ucundan dahi geçmiyordu, bu nedenle Hamburg Film Festivali'nde gösterilen Turkuaz filminin beni fazlasıyla şaşırttığını söyleyebilirim. Beni daha fazla şaşırtan ise filmin İstanbul Boğazı'ndaki rakı-balık sahnesiyle bana İstanbul'u özletmeyi başarmasıydı. (Ömrümün son 16 yılını Ankara'da geçirdiğimi de satır arasına eklemeliyim) Bu durumun benim rakı sevdam kadar, Belçika'da doğup büyüyen yönetmen Kadir Balcı'nın filmin bütününde duyguları ön plana çıkaran tavrından kaynaklandığını düşünüyorum.

Turkuaz, Belçika'da yaşayan göçmen bir Türk ailesinin, babanın ölümü ve annenin İstanbul'a dönüşü üzerine sarsılan düzeninin dış etkenlere de bağlı olarak yeniden kuruluşunu ele alıyor. Ailenin 4 üyesinin de Belçika'daki göçmenlerin 4 farklı jenerasyonunu temsil ettiklerini görüyoruz. Anne Türkiye'den Belçika'ya göçen ilk jenerasyonun temsilcisi olarak babanın vefatıyla birlikte Türkiye'ye dönmeyi seçiyor; çünkü Belçika'da ailesi dışında herhangi bir kişiye veya kavrama kendini Türkiye'deki komşuları kadar ait hissetmiyor. Bir otomobil tamirhanesinde işçilik yapan ve evin büyük ağabeyi olan Ediz ise karısı ile birlikte 2. jenerasyon göçmenleri yansıtıyor. Kendisini tamamıyla Türkiye'ye ait hisseden ve aileden gelen gelenekleri sürdürmeye çalışan, muhtemelen gençlik zamanında dil öğrenemediği için iyi eğitim alamayan, sevdiği Belçikalı kadınla evlenemeyen Ediz ataerkil ve milliyetçi bir duruşa sahip. 3. jenerasyonu yansıtan Timur aynı zamanda Sara ile yaşadığı aşk ile hikayenin ana kahramanı. Dil sorunu yaşamadığı için Belçika'ya daha iyi entegre olduğunu ve Türkiye ile olan bağlarını da koparmadığını görüyoruz. Küçük kardeş Bora ise, ne Türkiye'ye ne Belçika'ya ait olamayan, Türkçe konuşamayan; ama Belçikalılarca da kabul edilmeyen, Mesut Özil olamadığı takdirde hayat boyu sorunlarla boğuşması muhtemel son kuşağın bir ürünü.


Film, babanın bando şefi olma hayalini anlatması ile başlıyor ve sonuna kadar da Belçikalı orta-üst sınıfın ve kapalı toplum yapısını benimseyen Türk göçmenlerinin ön yargılarına değiniyor. Bahsettiğim açılışta "Türk bando şefi" tamlamasını duyan Almanların ön yargılarından dolayı attıkları kahkahalar da kurmaca olan filmin gerçekliğe ne kadar yaklaşabildiğini gösterir nitelikteydi. Babasının bu hayalini gerçekleştirmek isteyen Timur'un ismini kabullenmek istemeyen bando şefi ("sana Tim diyelim") ve sevgilisi Sara'nın ailesinin trompet ve gitar çalan bu çocuğun ilk defa opera gördüğünü iddia etmesi Belçika'daki orta-üst sınıfın ön yargılarına güzel örnekler oluşturuyor.

Bu ön yargıların farklı boyuttaki benzerlerini de babanın ölümünün ardından Ediz'in reisliğini üstlendiği Türk ailesinden görmek mümkün. "Gavur gelin" istemeyen Ediz'in bu önyargılı tavrında babadan gelen gelenekleri yaşatma isteğinin ötesine geçen yaşadığı topluma uyum sağlayamama (veya meşhur sözcüğü kullanırsak entegrasyon) sorunun yattığını görüyoruz. Filmin gerçekliğe dair iddiasını kuvvetlendirmek için, gösterimin sonunda soruları yanıtlayan yönetmen Kadir Çelik'in, filmin yüzde 60 oranında otobiyografik olduğunu söylediğini ve sinema eğitimi aldığı yıllarda sınıfın tek öğrencisi olarak Timur'un yaşadığı sıkıntılara benzer pek çok hadise yaşadığını izleyicilere aktardığını da ekleyeyim.


Avrupa'da yaşayan Türk göçmenlere dair bu kadar söz etmesine karşın filmin merkezinde politik bir duruştan ziyade bireysel bir aşk hikayesi yer alıyor. Karanlık tonların görüntülerdeki ağırlığı ve yüzlere yapılan yakın çekimlerle seyircinin ciddi şekilde duygular üzerine yoğunlaşmasını hedefleyen, zirveyi de yine seyirciyi yönlendiren bir müzik kullanımıyla yapan filmde bu yönlendirmenin ideolojik bir düşünce veya bir tavırdan ziyade dramatik aşk hikayesine doğru olduğunu görmek bir nebze olsun ferahlatıcı. Eğer filmin bu dramatik duygusuna kapılmışsanız, finalde Zeki Müren'in sesinden "yıldızların altında"yı dinlerken gözyaşlarınıza hakim olamayabilirsiniz. Bu finalin arka planında, aynı Abdullah İbrahim'in oryantal notalarına Belçika bandosunun hevesle katılması gibi, sanatın kültürler arası çelişkinin yerine uyumu yerleştirecek yegane araç olduğuna dair bir mesaj içerdiğini de düşünüyorum.

Son olarak, festivaldeki gösterimin sonunda yönetmen Kadir Balcı'nın aktardıklarına değinmek istiyorum. Türkiye'dekiler için iyi haber filmin Türkiye'de de gösterime girecek olması; ancak tarih henüz kesin değildi. Yönetmen, benim duygulardaki gelgitler nedeniyle filmin Fatih Akın filmlerine benzediğine dair iddiamı da "o kadar sarsıcı bir film değil" diyerek yanıtladı. Bunun dışında filme gelen ve Almanya'da yaşayan bir Türk'ün filmi, zaten hayatında aynı şeyleri sıkça gördüğü için beğenmediğini belirteyim. Kendi adıma Kadir Balcı'nın, olayları herkes bilse de bunu sinemaya taşıma sorumluluğunu yerine getirdiği için önemli bir iş başardığını düşünüyorum.

Hiç yorum yok: