14 Mayıs 2015 Perşembe
10 Mart 2014 Pazartesi
Bilic
"Takım olarak oynuyoruz. Buradaki felsefe, güç halkındır. Oyunculara bunu anlatmaya çalışıyorum. Takımda zenginler ve fakirler yok, sınıflar yok. Halkın desteği var. Sınıfları ortadan kaldırarak, gücü halka vermeye çalışıyoruz. O bakımdan sosyalist bir takım yaratıyorum diyebilirim"
29 Eylül 2013 Pazar
2011 Yılının Dinlemeye Değer Beş Albümü
1. The Black Keys - El Camino
2. Erol Mutlu - Ateş Düşer Şarkılara
3. Feist - Metals
4. Kardeş Türküler - Çocuk Haklı
5. PJ Harvey - Let England Shake
2. Erol Mutlu - Ateş Düşer Şarkılara
3. Feist - Metals
4. Kardeş Türküler - Çocuk Haklı
5. PJ Harvey - Let England Shake
3 Eylül 2013 Salı
19 Ağustos 2013 Pazartesi
16 Ağustos 2013 Cuma
3 Haziran 2013 Pazartesi
Ceviz Ağacı
Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Nazım Hikmet
Nazım Hikmet'in ölümünün 50. yılında, ceviz ağacının hayaletinin Gezi Parkı'nda dolaşmasının gururu yaşanıyor. Sesiyle bu güzel şiire hayat veren Cem Karaca'ya ve ilham için Açık Radyo'ya teşekkür ederim.
1 Mayıs 2013 Çarşamba
Unutmadan

Üstad Sergei Eisenstein'ın Grev filmini izlemek isteyenler, buradan buyursunlar.
Link: http://archive.org/details/Strike_323
Fotoğraf: mubi.com
21 Nisan 2013 Pazar
Müslüman Kardeşler Rüyamızı Asla Yok Edemezler
1949 Kahire
doğumlu Salwa Bakr, ülkesinin en tanınan yazarlarından birisi. Amnesty
International’ın Almanya’da yayınlanan dergisi Amnesty Journal için Claudia
Mende’nin sorularını yanıtlayan Bakr, 2011 yılındaki devrimin ardından oluşan
tabloyu ve kadın hakları için verilen mücadeleyi anlatıyor.
Mübarek’in 2011 yılı başında devrilmesi pek çok
sanatçıda bir yaratıcılık patlaması ortaya çıkardı. Bunu açıklayabilir misiniz?
Arap dünyasında
kadınlara toplum tarafından biçilen roller ile kadınların gerçek kabiliyetleri
arasında korkunç bir çelişki var. Bu tehlikeli bir zıtlık; çünkü bizim
kültürümüzde derin bir kadın düşmanlığı var. Pek çok kadın özellikle bugün bu
zıtlığı tema haline getirmek istiyor. Pek çok edebi eser, bu çelişkinin hangi
sonuçlara yol açtığıyla ve neden hala mevcut kaldığıyla ilgileniyor.
Bununla neyi kastediyorsunuz?
İyi eğitim almış,
hatta seçkin kadınlar dahi kamusal alanda vatandaş değil de obje olarak görülüyorlar.
Bir kadın doktor veya avukat dahi sokakta yalnız başına dolaşıyorsa bir erkek
tarafından tacize uğrayabiliyor. Bilim insanı veya sanatçı olsun fark etmez, tanınmış
kadınlarla yapılan bütün röportajlarda son olarak eşleri için yemek yapıp
yapmadıkları soruluyor. Bu mantığa göre eğer bir kadın yemek yapamıyorsa bir
değeri yoktur. Biz hep eşi veya ailesi için var olması gereken objeler olarak
görülmekteyiz. Bu da tabii ki bir çelişki yaratıyor; çünkü kadınlar bundan çok
daha fazlası, ama toplum bunu kabullenemiyor.
Bu basmakalıp yargılar Mısır’da toplumun bütün
katmanlarına yayılmış durumda mı?
Evet. Bugün
herkes Mısırlı kadınların sorunlarından Müslüman Kardeşler’in veya
köktendincilerin sorumlu olduğunu söylüyor; ama ben bunu böyle görmüyorum.
Bence entelektüeller de aynı derecede sorumlu; çünkü toplumun elitleri
olmalarına karşın kadınlar konusunda aynı Müslüman Kardeşler gibi düşünüyorlar.
Mısırlı entelektüeller siyaset ve kültür hakkında tartışırlarken, kadın hakları
bu tartışmalarda yer almıyor.
Ancak Mısırlı feministler de kadınların
taleplerine ulaştırmakta oldukça zorlanıyorlar. Bunun nedeni nedir?
Feministler
Mısırlı kadınların çoğunluğunu temsil etmiyorlar; çünkü esas olarak toplumun
üst sınıflarında yer alıyorlar. Peki, Mısırlı kadınların acil sorunları
nelerdir? Kadınların büyük kesimi için meslek eğitimi be sağlık öncelikli. Onlar
para kazanmak ve iyi yaşamak istiyorlar, ilk sırada cinsel sorunlar yok. Tabii ki cinsel tacizle ilgili sorunlar da
var, ama kadınların büyük çoğunluğu için ekonomik olarak ayakta kalmak her
şeyden önce geliyor. Ekonomik anlamda çok daha ciddi bir ayrımcılık var. Ben
dahi bir yazar olarak erkek meslektaşlarıma göre çok daha az kazanıyorum.
Eserlerinizde toplumun kıyılarında yaşayan Mısırlı
kadınların kaderlerine yer verdiniz. Romanlarınızda geçmiş tecrübelerinize mi
dayanıyorsunuz?
Benim kökenim de
şehrin fakir ailelerinden birine dayanıyor; ama daha çok karakterlerimi
konuşturmayı seviyorum. Ticaret Bakanlığı’ndaki görevim sırasında şehrin fakir
bölgelerindeki kadınlarla temasım oldu. Bu sayede, örneğin 1977 yılındaki “ekmek
ayaklanması” hakkında bir öykü yazabildim. Bizim açlık ayaklanması olarak
adlandırdığımız bu devrim fakir kadınlar tarafından başlatıldı, erkekler
tarafından değil. Bakanlıkta bana geldiler ve ekmek ile pirinç talep ettiler.
Çok öfkeliydiler ve hiçbir şeyleri olmadığı için protestoya başladılar. Hiçbir
erkek bundan bahsetmedi. Bu ayaklanma hakkındaki haberlerde hep erkeklerin
görüntüleri yayınlandı, hâlbuki gösterilerin hayat bulmasını sağlayan
kadınlardı.
Mısırlı kadınlar için bugün öncelikli olan nedir?
Ocak 2011’deki
devrime toplumun bütün katmanlarından kadınlar katıldı. Benim için, kadınların
toplumsal normlar ve yetenekleri arasındaki çelişkinin aşılmasını istemeleri
hayret vericiydi. Tabandan kadınlar, genciyle yaşlısıyla bu protestolara
katıldılar. Bu benim için kesinlikle devrimin en önemli noktasıydı. Bir kere
olsun kadınlar yetenekleriyle önem kazandılar. Kendilerini değiştirmeye ve
kendilerini yeni bir bakışla değerlendirmeye başladılar. İlk defa hem kendileri
hem de bütün toplum için önemli bir şeye katkıda bulundular. Bu benim için
devrimin en önemli mesajıydı.
Kadınların durumu Mübarek’in devrilmesinden bu
yana daha mı kötüleşti?
İlk olarak öyle
göründü; ama bu doğru değil. Bugün kadınlar hakları için daha fazla mücadele
ediyorlar ve bu nedenle konumlarını iyileştirdiler. Devrimden önce kimse cinsel
taciz veya kadına karşı şiddet üzerine konuşmuyordu; çünkü genç kadınlar korku
ve utanç yüzünden sessizdiler. Ama bu durum değişti. Örneğin, askerler
tarafından şiddet gören kadınlar, bu durumu mahkemeye taşıdılar. Bu daha önce
olmamıştı. Kadınlar, suçluluk duygusunun ve utancın üstesinden gelmeyi
başardılar ve öteki tarafı suçlamaya başladılar. Onlara şöyle seslendiler:
Artık bizim gözümüzü korkutamazsınız; çünkü suçlu olan biz değiliz, sizsiniz.
Bu muazzam bir değişim.
Kadın yazarların durumunda da iyileşme oldu mu?
Bizim eğitim
sistemimizle ilgili büyük bir sorunumuz var. Mısırlıların büyük çoğunluğu hiç
eğitim almamış durumda ve hiç kitap okumuyorlar. Buna rağmen Mısır’da da Arap
dünyasında da iyi para kazanan yazarlar var; çünkü bunlar hükümetlere veya
farklı güç odaklarına bağlı durumdalar. Pek çok farklı mecrada yöneticilerin
fikirlerinin sözcülüğünü yapıyorlar. Benim 18 kitabım basıldı ve uluslararası
bir üne sahibim. Eserlerim sayesinde uluslararası ödüller de kazandım; ama
Mısır’da hiç ödül kazanmadım. Bu ödüller genellikle hükümetlerle iyi ilişkiler
kuran erkek meslektaşlarıma veriliyor. Ben bunlara karşı bir kitap
yayınladığımda, bununla daha az para kazanıyorum. Bana göre bu yaşananlar bir
tür sanat yolsuzluğu.
İleride Müslüman Kardeşlerin yasaklamalar
getirmelerinden korkuyor musunuz?
Müslüman
Kardeşler ve Selefiler gibi siyasal İslam hareketleri, bizim geniş kapsamlı bir
sivil toplum hayalimize bir tehdit oluşturuyorlar. Biz din ve devlet işlerinin
birbirinden ayrıldığı bir sivil toplum istiyoruz. İktidardaki Müslüman
Kardeşler bizim hayallerimizin pek çoğunun gerçekleşmesini geciktiriyorlar.
Onların projesi Mısır için çok büyük bir sorun haline gelebilir. 2011 yılındaki
devrim sonrasında daha adil ve erkek veya kadın, Hristiyan veya Müslüman fark
etmeksizin bütün Mısırlıların haklarından yararlandığı bir toplum oluşturmak
istedik. Bugün Müslüman Kardeşler kendi muhafazakar amaçlarının peşindeler ve
asker ile olan çatışmaları da kimin Mısır’da söz sahibi olduğunu belirlemeye
yönelik.
Geleceği nasıl görüyorsunuz?
2011 yılında
ortaya çıkan geniş çaplı gösterilerin esas nedenleri yoksulluk, yolsuzluk ve Mısır’daki
pek çok gencin bir gelecek perspektifinden yoksun bırakılmış olmalarıydı.
Müslüman Kardeşler’in iktidarında bu sorunlar daha da ciddileşti. Bu
Mısırlıları daha da yoğun protestolara yöneltecektir. Adil bir toplum oluşturma
rüyamızı Müslüman Kardeşler asla yok edemezler.
Kaynak:
“Unseren Traum können die Muslimbruder
niemals zerstören” - Amnesty Journal, Nisan/Mayıs 2013 sayısı, sayfa 66-67
Fotoğraf:
Salwa Bakr - en.qantara.de
18 Şubat 2013 Pazartesi
2011 Yılının Toplama Albümü
A Yüzü - 783.562 dışından
(Şarkı Adı / Sanatçı / Albüm)
1. The Glorious Land - PJ Harvey - Let England Shake
2. Little Black Submarines - The Black Keys - El Camino
3. Lotus Flower - Radiohead - The King of Limbs
4. Graveyard - Feist - Metals
5. The Here And After - Jun Miyake / Lisa Papineau - Pina Soundtrack
B Yüzü - 783.562 içinden
1. Nazar - Kardeş Türküler - Çocuk Haklı
2. Elli İki Hane - Erol Mutlu - Ateş Düşer Şarkılara
3. Denize Doğru - Bülent Ortaçgil - Sen
4. İpek Yolu - İncesaz - Yollar
5. Olur/olmaz - Bandsista - Sokak Meydan Gece
25 Ocak 2013 Cuma
Die Innere Sicherheit
“Kimse
RAF’tan hoşlanmıyordu.
Kimse
bizim yapmak istediğimiz sinema türünden hoşlanmıyordu.
Biz
de basitçe filmi çektik. Ya son ya da ilk filmimiz olacaktı.”[1]
Christian Petzold
Yukarıda, Christian
Petzold’un geçtiğimiz yıl artechock.de
sitesine verdiği bir röportajda, ilk filmi Die
Innere Sicherheit hakkında yaptığı açıklamanın bir bölümünü görüyorsunuz. Geçtiğimiz yıl gösterime giren Barbara
filmiyle birlikte adından daha çok söz ettirmeye başlayan Petzold, bir dönem
Tom Tykwer’ın Lola Rennt (Koş Lola
Koş) filminden hareketle, Alman sinemasının yeni karakteristik özellikleri
olarak sunulan lineer olmayan anlatım biçimini ve tarzın içeriğin önüne geçtiği
sinema anlayışını reddediyor. Öte yandan, neo-liberal dönem ile birlikte geçmişin
hayaletlerine dair sorular sormamayı alışkanlık edinen Alman toplumunun, her
ikisi de RAF üyesi olan evli bir çiftin kızı Jeanne’ın yaşadığı sorunlara
odaklanan bir filme ilgi duymasını beklemek de hayalcilik gibi görünüyor. Bu
iki olguyu yan yana getirdiğimizde, Petzold’un “ya ilk ya son” söyleminde
abartılı da olsa bir haklılık payı olduğunu teslim etmemiz gerekir. Sinemaseverler olarak şanslıyız ki, Petzold’un film çekilmeden önce duyduğu
kuşkular, Die Innere Sicherheit’ın içeriğinin
zenginliği ve estetik niteliği sayesinde boşa çıktı.
Die Innere Sicherheit, bir kızın
ergenlik döneminde ebeveyn ile çocuk arasında ortaya çıkan gerilimden
hareketle, eski kuşak ile yeni kuşak arasındaki gerilimi yaratan önemli bir
sorunu hem bireysel hem de kolektif düzlemlerde ele alıyor. ‘Dünyaya bizden
önce gelen (bizi dünyaya getiren) kuşağın eylemlerinin sonuçlarına katlanma
zorunluluğu’ olarak tarif edebileceğimiz bu sorun, ailesi terör örgütü üyesi
olduğu için yeraltında yaşamak zorunda bırakılan Jeanne’ın gözünden izleyiciye
aktarılıyor. Ailesinin devlet tarafından suçlu addedilmesi nedeniyle Jeanne’ın ödediği
kefaret, ister istemez Alman
toplumunun Nazi geçmişi nedeniyle hissettiği suçluluk duygusunu da akıllara
getiriyor. Yeni kuşak sinemacılardan Petzold, bu filmde kendinden bir önceki kuşağın 1970’lerde
RAF ile olan hesaplaşmasını merkeze alsa da,
Nuit et Brouillard (Sis ve Gece) filminin izlendiği sahne ile
Nazi geçmişine değinmeyi de ihmal etmiyor.
Die Innere
Sicherheit filmindeki ikili sorgulamayı daha iyi anlatabilmek için, öncelikle
filmin isminin çift anlamlılığı üzerinde durmak gerekir. ‘İç Güvenlik’[2]
ilk olarak; Alman devleti tarafından aranan ebeveynlerin mecburen gizlilik
üzerine kurdukları aile düzeninin, ergenlik dönemiyle ihtiyaçları değişen kız tarafından
tehdit edilmeye başlanmasına atıfta bulunuyor. Bununla birlikte bu ismin,
devletin şiddet ile dünyayı değiştirmek çabasındakileri elimine etmek için
terör kavramını iç güvenlik politikasının merkezine yerleştirmesini anlattığını
da eklemek gerekir.
Die Innere Sicherheit’ın senaryosu, filmin adının taşıdığı ikili anlamın,
yani iki iç güvenlik sorununun birbiriyle bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Film,
sörf yapılan sahili ve güneşiyle Alman şehirlerine pek de benzemeyen Lizbon’da
açılıyor. Devletin, kendi varlığına yönelen tehdidi bastırmak için aileyi kendi
kontrolündeki mekândan dışladığını görüyoruz. Jeanne, kendini ait hissettiği
bir mekânda bulunamadığı için arkadaş çevresi edinemiyor. Bir okula devam etme
olanağı olmayan Jeanne’ı, yabancı kelimeler öğrenip ödev olarak annesine
çeviriler sunarken görüyoruz. Malum, ailenin iç güvenliğinin sağlanması için
Jeanne her an yabancı bir devletin kimliğini edinmeye ihtiyaç duyabilir.
Murathan Mungan,
Birikim dergisinde yayınlanan bir makalesinde “gündelik yaşamımızı yönlendiren
sosyolojik dinamiklerin gücünü hiçbir zaman gerektiği ölçüde tanıyıp
bilemeyeceğimizi” öne sürerken[3],
bu “kendiliğindenlik” halini balığın içinde yaşadığı suyla olan ilişkisine
benzetir. Bu benzetmeden yola çıkarak, ev olarak bellediği bir mekândan,
okuldan ve ulus-devletin söylemini aktardığı diğer mecralardan uzakta kalan Jeanne’ı
sudan çıkmış balık olarak adlandırabiliriz. Lizbon’da erkek arkadaşı ile
tanışması ve iç güvenlik önlemlerini ihlal ettiğini bilmesinler diye bu durumu
ailesinden saklamaya çalışması, Jeanne’ın rahatsızlığını artırıyor. Jeanne sahilde
otururken, Almanca menüye isimlerin yanlış yazıldığı bahanesiyle ona yaklaşan
bir adamın kaşla göz arasında ailenin kaldığı yeri öğrenip polise haber
vermesi, ebeveynlerin koyduğu katı kurallarının boşa olmadığını
gösteriyor. Hem izini kaybettirmek
zorunda olan, hem de para sıkıntısı çeken aile, Petzold filmlerinin vazgeçilmez
araba içi diyalogları eşliğinde Almanya’ya geri dönmek zorunda kalıyor.
Jeanne’ın bu uzun
yolculuk ve ertesinde giydiği üç kıyafet, Jeanne ile anne babası arasındaki
kuşak farkının yarattığı gerilimi bize hatırlatan objeler olarak filmde önemli bir
role sahipler. Jeanne’ın büyümesinin yarattığı gerilim, Jeanne’ın babasının
kızının üşümemesi için aldığı ve üzerinde kocaman bir arı resmi bulunan
sweatshirt’ü giymesiyle ortaya çıkıyor. Üzerinde bir çizgi film karakteriyle
gezmek zorunda kalan Jeanne, artık büyüdüğü için bu tarz kıyafetler giymek
istemesinin ailesi tarafından kulak ardı edilmesine öfkeleniyor. Ailesine
büyüdüğünü kabul ettirememesi ve onlara kendini bir özne olarak tanıtamamasının
yarattığı gerilim, ailenin eski bir RAF üyesi olan; ancak artık bu işlerden
elini eteğini çekmiş bir arkadaşlarının evine gitmeleriyle daha da artıyor.
Evdeki müzik sesini takip edince, zenginleşerek yeni bir hayata giren eski RAF
üyesinin kızıyla karşılaşan Jeanne, nelere sahip olamadığının somut biçimde
farkına varıyor. Giymek zorunda olduğu arılı kıyafetinden utanırken, kızın
‘Maradonna’ yazılı tişörtü onun için bir arzu nesnesi haline geliyor. Film
ilerlediğinde, Jeanne’ın küçük hırsızlıklar yaptığı Hamburg günlerinde, iki
ünlünün isminin birleşmesiyle oluşan ve anlamsız bir etikete sahip bu tişörtün aynısını çaldığına şahit
oluyoruz.
Günün modası ile
geçmişin modasının kuşaklar arasındaki gerilime nasıl malzeme olabileceğini
gösteren son örnek de, Jeanne’ın 80’lere ait olduğu her halinden belli olan bir
montu giymek zorunda kalması. Hem parasızlık hem de aranan kişiler olmaları
nedeniyle ulus-devletin makul vatandaşları için sunduğu satın alma
seçeneklerine erişim şansı olmayan ailenin, yıllar önce toprak altına gömdüğü torbalardan
çıkan kıyafetler, Jeanne için fazlasıyla demode kalıyor. Hamburg’da, tesadüfen
(aslında pek de tesadüf sayılmaz; çünkü aile Hamburg’da Jeanne’ın erkek
arkadaşının bahsettiği boş bir eve yerleşiyor; ancak çocuğun bu durumdan haberi
yok) Lizbon’da tanıştığı erkek arkadaşıyla karşılaştığında “kendi tarzını
yaratmak” için bu kıyafetleri giydiğini ima eden Jeanne, montu ilk fırsatta
çaldığı kıyafetlerle değiştirerek kendini yalanlıyor. Kıyafetlerin hikayenin
merkezindeki gerilimi açık ve anlaşılır biçimde anlatması, Petzold’un sinemanın
anlatım olanaklarının ne kadar iyi kullanabildiğinin bir göstergesi.
Jeanne’ın
mağazalardan CD ve kıyafetler çaldığı sahnelerde bazı görüntüler mağazalardaki
CCTV kameralarından alınmış. Bu sahneler hikayenin gerçeklikle bağlantısını
sağlamlaştırırken, seyirciye de Büyük Birader’in (Big Brother) varlığını
hissettiriyor. Filmin isminin ima ettiği devlet-birey gerilimi de böylelikle su
yüzüne çıkıyor. Film boyunca devletin yarattığı baskının artmasını sağlayan,
bizzat devletin yokluğu oluyor. Bir dört yol ağzında beklerken her yönden bir
arabanın gelmesi sonrasında babanın teslim olmak için arabadan çıkıp ellerini
havaya kaldırdığı sahne, yokluğun yarattığı gerilimin en güzel örneğini
oluşturuyor. Işıklar yeşile dönünce arkadaki araba çekip giderken, baba
devletin yokluğuyla yarattığı baskıya teslim oluyor. Bu sahnede babanın
yüzünde, devletin yarattığı korku kadar, ebeveynlerin mensubu oldukları örgütün
dağılması nedeniyle varlık nedenlerini kaybetmelerinin getirdiği çaresizlik de
okunuyor.
Film içinde film
izlenen sahnelerin, özellikle de Alain Resnais’nin toplama kamplarını anlatan Nuit et Brouillard (Sis ve Gece)[4]
filminin Alman sinemasında önemli bir yeri var. Margarethe von Trotta’nın Die
Bleierne Zeit adlı
filminde, sonradan RAF üyesi olacak Marianne’ın Nuit et Brouillard filmini izlerken midesinin bulandığını ve
salondan ayrıldığını görürüz. François Truffaut’nun tarihin en iyi filmi olarak
gördüğü[5]
Nuit et Brouillard, Petzold’un
filminde de tarihi günümüze bağlayan bir işleve sahip. Nuit et Brouillard ‘ı izlemek Jeanne’ı, annesine yaşıt olan
Marianne gibi fiziksel olarak etkilememişe benziyor. Ancak, filmi gösteren
öğretmen Jeanne’a film hakkında ne düşündüğünü sorunca Jeanne’ın salondan kaçmasının
tek nedeni, gösterime kaçak olarak girmesi olmasa gerekir.
Hatırlatmakta
fayda var, RAF’in Federal Almanya Cumhuriyeti’ne yönelttiği temel eleştiriler,
Nazi döneminin ardından yeni bir ulus-devlet kimliği inşa edilirken, eski
Nazilerin bir kısmının da yeni devletin kadrolarına katılması ve büyük sermayedarlar
ile Nazi partisi arasındaki bağlantıların örtbas edilmesiydi. Bu nedenle, Alman
toplumunun geçmişindeki hayaletlerden biri olan RAF-devlet çatışmasına değinen
bir film, ister istemez Almanya’da bütün olan bitenin tepesinde dolanan Nazilerin
hayaletini de çağırmakta. Petzold röportajında kimsenin RAF üzerine konuşmak
istemediğini söylerken, konunun bu yönüne de değiniyor olmalı.
Christian Petzold,
Almanya tarihi üzerine politik bir tartışma yürütmek yerine, geçmiş kuşağın
eylemlerinin sonuçlarına katlanmak zorunda kalan Jeanne’ın ergenlik dönemini,
bir anlamda olaylar bittikten sonra dünyaya gelen kendi kuşağını anlatmayı
öncelikli görüyor. (Burada kuşak ifadesini yaş olarak genişçe bir aralığı
belirtmek için kullandım.) Jeanne’ın öyküsü, izleyicinin filmde politik
tercihler ve estetik kaygıların ötesinde kişisel bir yön bulmasını sağlıyor. Bu
konu tercihi filmin, didaktik bir yapıya bürünmeden dikkate değer bulduğu
noktaları izleyiciyle paylaşması için yeterli olmuş. Die
Innere Sicherheit, politikanın
dost ile düşmanı ayırt etmenin ötesinde bir tanımı hak ettiğini düşünen, aynı
zamanda içeriği ve estetik tercihleri filmin ana unsurları olarak gören bir
yönetmenin sinemasını keşfetmek isteyenler için iyi bir tercih olacaktır.
Not: Fotoğraflar
cinema.de adresinden alınmıştır.
[1]
“Niemand mag die RAF, niemand mag
diese Art von Kino, das wir machen wollen. Dann drehen wir einfach. Entweder
war es der letzte oder der erste Film.” - Der Sommer, als Frank
Sinatra starb... , www.artechock.de - 08.03.2012
[2] Filmin özgün adı Türkçeye ‘İç Güvenlik’
olarak çevrilebilir. Öyle zannediyorum ki, film Türkiye’de gösterime girmediği
için adı da Türkçeye çevrilmemiş. İngilizce’ye ise, anlam değişikliğine
uğrayarak “The State I Am In” şeklinde çevrilmiş. Yine de bahsetmekte olduğum
ikili anlamın bu çeviride de korunduğunu görüyoruz.
[3] Murathan Mungan, Red ve İnkar Kültürü, Birikim dergisi 278-279. sayı
[4] Nuit et Brouillard filminin İngilizce altyazılı versiyonunu Youtube’dan
izleyebilirsiniz.
[5] Philip
Lopate, Night and Fog, criterion.com. http://www.criterion.com/current/posts/288-night-and-fog
25 Aralık 2012 Salı
2010 Yılının Dinlemeye Değer Beş Albümü
Bu yıla dair listelere başlamadan önce, yıl sonu listelerinde geçmişe dönük eksikleri tamamlama vaktidir. Öncelikle, 2010 yılında çıkan dinlemeye değer albümlerin listesini bir yılı aşan bir gecikmenin ardından bloga ekleyelim. Liste önem sırasına göre değil, grupların isimlerinin alfabetik sırasına göre hazırlandı. Daha önce blogda hakkında bir şeyler karaladığım albümlerin isimlerine tıklayarak bu yazılara ulaşabilirsiniz.
1. Arcade Fire - The Suburbs
2. The Black Keys - Brothers
3. Belle and Sebastian - Write About Love
4. Gogol Bordello - Transcontinental Hustle
5. Tame Impala - Innerspeaker
1. Arcade Fire - The Suburbs
2. The Black Keys - Brothers
3. Belle and Sebastian - Write About Love
4. Gogol Bordello - Transcontinental Hustle
5. Tame Impala - Innerspeaker
15 Ekim 2012 Pazartesi
A Milli Takım – “Türk Milli Takımı Brezilya’ya Gidemiyor Mu?”
2010 Dünya Kupası
vuvuzela ve ahtapot Paul ile olduğu kadar, 4-2-3-1 dizilişinin diğer dizilişlere
olan üstünlüğü ile de hatırlanacak. Bu kupayı ilk üç sırada tamamlayan İspanya,
Hollanda ve Almanya’nın, çeşitli farklılıklarla benimsediği bu diziliş,
santraforların ve onların arkalarındaki üçlülerinin etkinliğinin belirleyici
faktör olmasını sağlamıştı. Forvet arkalarında konumlanan bu üçlülerin ön plana
çıkmalarında; hücum oyuncularının defans dörtlülerinin pozisyonlarını kaybetmeleri
için maç boyunca sürdürdükleri topsuz hareketler; Xavi, Iniesta, Mesut Özil,
Müller, Sneijder ve Robben gibi oyuncuların bireysel yetenekleri kadar önemli
bir rol oynamıştı. Topsuz oyunun hala belirleyici olduğunu, Romanya’dan
yediğimiz golde Marica’nın orta sahaya doğru yaptığı koşu ile bir kez daha gördük.
Koşu sonrasında stoperin onu kovalaması defansta boşluk yaratı ve o boşluğa
doğru yapılan koşu, Volkan’ın hatasıyla birleşip maçın tek golünü meydana
getirdi.
4-2-3-1’in futbolda
egemen hale gelmesinin arkasında basit bir matematik yatıyor. Dört bant
üzerinde oynanan sistem orta saha oyuncularının hücum alanına yaklaşmasını ve santraforların
alan boşaltmak için yaptıkları koşulardan 4-4-2 sisteminde olduğu gibi bir
değil üç oyuncunun faydalanmasını sağlıyor. Oyunun gün geçtikçe artan hızına uyum
sağlayıp hareketin edenlerin ve iki hamle sonrasını önceden hesaplayabilenlerin
avantaj elde etmelerini sağlayan bu diziliş, bugün Real Madrid, Bayern Münih,
Dortmund, Chelsea, Manchester United, Arsenal gibi pek çok üst düzey takımın
tercihi haline geldi.
Santraforun
arkasındaki üç oyuncunun da tempolu oynaması gerektiği için, dizilişteki
değişim doğal olarak 10 numara olarak bilinen oyuncuların rollerinde de
değişimi beraberinde getirdi. Örneğin, Real Madrid’in eski 10 numarası Zidane ile
merkez kanat olarak da nitelenen yeni 10 numara Mesut Özil’in topla
buluştukları bölgeler arasında yapılacak bir karşılaştırma, oyundaki değişimin
daha kolay anlaşılmasını sağlayacaktır. Milli takımda Arda’nın rolü üzerine
konuşurken, bu detaya dikkat etmek gerektiği için bu değişimi ayrıca not etmek
istedim.
Milli takımın
sorunlarını tespit edebilmek için, 4-2-3-1 dizilişi üzerine bu uzunca girişe
ihtiyaç var. Girişte paylaştığım notlar, öncelikle Abdullah Avcı’nın neden bu
düzeni tercih ettiğini anlamamızı sağlayacaktır. 3-0 mağlup olarak Euro 2012’ye
gitme şansımızı kaybettiğimiz Hırvatistan maçında 4-3-3 dizilişiyle sahadaydık.
Hücum organizasyonlarımızı gerçekleştirmek için hücumda Arda – Burak – Hamit’in
etkinliğine, orta sahada da Selçuk İnan – Emre Belözoğlu’nun yaratıcılığına
güvenen düzen, oyun merkezinin rakip sahanın çok gerisinde kaldığı, hücumda
çoğalamayan bir milli takım yaratmıştı. Abdullah Avcı bunu aşabilmek için Arda’nın
merkez kanat rolüne soyunduğu ve üç skor katkısı verilen oyuncu tarafından
desteklenen bir yapıyı tercih etti. Almanya’nın 2010 Dünya Kupası’nda
kullandığı Mesut + Podolski – Klose - Müller
dörtlüsüne benzetilebilecek yeni yapı, hazırlık maçlarında Umut, Sercan ve
Burak’ın birlikte oynarlarken skora katkı vermeleriyle bizleri ümitlendirdi.
Elemelerde üç maç
sonunda 3 puanda kalmamız ise, yazın oluşan ümitlerimizi tükenme noktasına
getirdi. İç sahada Romanya’ya kaybedilen maçı, deplasmandaki Romanya veya
içerideki Hollanda maçlarında telafi edemediğimiz takdirde, üst üste üçüncü
Dünya Kupası’nı kaçıracağız. Turnuvaya bir buçuk yıldan fazla bir süre varken
içine düştüğümüz karamsar tablodan çıkabilmek için, öncelikle planların neden
tutmadığına göz atmak gerekiyor. 4-2-3-1’i mükemmelleştirme amacındaki
Nationalmannschaft’ın oyuncularının rolleri ile bizim oyuncuların rollerini
karşılaştırmak, bu konuda bize faydalı veriler sunabilir. Bu karşılaştırmayı
yaptığımda, stoperlerimizin hem oyunu yönlendirmede hem de rakibi karşılamada
güçsüz kalmalarının, Khedira – Mehmet Topal farkının ve hücum üçlümüzün top
kontrol etme, boş alan yaratma ve pas trafiğine katılmada etkisiz kalmalarının
temel farkları yarattığını düşünüyorum.
Almanya’nın
elindeki oyuncuların bireysel kaliteleri ile yapılacak bir kıyaslamadan ziyade,
elimden geldiğince oyuncularımızın biçilen rollere uygunluğunu sorgulamak
istiyorum. Bunun için de örneğin, Gökhan Gönül ile Philipp Lahm arasındaki devamlılık,
oyun temposu ve skora doğrudan etki gibi unsurlarda gözlemlenebilecek kalite
farkını, oyun içinde kendilerine biçilen benzer role uygunlukları nedeniyle göz
ardı etmek gerekiyor. Zaten bek oyuncularımız, 4-2-3-1’de kendilerine çizilen
role uygun şekilde hareket ederek bize pek problem çıkarmıyorlar. Romanya maçının
ikinci dakikasında Hasan Ali’nin Sercan – Arda ve Emre üçlüsüyle birlikte
geliştirdiği sol kanat akını, ortanın etkisizliğini bir kenara bırakırsak maç
içindeki olumlu hareketlerimizden biriydi. Arda’nın merkez kanat rolüne uygun
biçimde, özellikle sol kanadı etkili işletmesi de Hasan Ali’nin olumlu bir
görüntü vermesini sağladı.
Mehmet Topal –
Khedira karşılaştırmasında ise, özel bir rol üstlenen iki oyuncu arasındaki
kalite farkından bahsetmeden, oyunun gidişatına olan etkilerini
değerlendiremeyiz. Günümüz futbolunda kıymeti en az bilinen oyunculardan birisi
olduğunu düşündüğüm Khedira, sahadaki her çime ayak basmaya gayret eden oyun
yapısıyla Alman takımının makine düzeninde işlemesine en çok katkı yapan
oyuncuların başında geliyor. Defansta ve hücumda gerek kanat gerekse merkezden
gerçekleştirilen bütün organizasyonlarda takımının bir kişi fazla olmasını
sağlayan Khedira, defanstan orta sahaya taşıdığı topları kanatta bekleyen Mesut
ile buluşturunca görevini tamamladığına inanmayan, yeri geldiğinde stoperlerden
biriyle eşleşip rakip defans hattını ceza sahasına iterek Schweinsteiger’e,
yeri geldiğinde kanattaki oyuncu sayısını dörde çıkararak bir oyuncunun kale
çizgisine inmesini sağlayan, en az dört ciğer gerektiren bir oyun tarzına sahip.
Buna karşılık Mehmet Topal, toplu oyunda hiç görünmemesi, pas trafiğine
katılmaması, öte yandan da hücuma çıkan beklerin kademesine geçerek defansı
üçlememesi nedeniyle milli takıma katkısı oldukça sınırlı bir oyuncu
görünümünde. Topal eleme maçlarında, kendisine 4-2-3-1 düzeninde verilen role
hiç uygun olmadığının işaretlerini verdi. Hiddink’in Mehmet Topal’ı oynatmaması
ciddi bir eleştiri konusuydu; ancak onun bu performansı Hiddink’e biraz
haksızlık ettiğimizi düşünmeme yol açıyor.
Almanya’nın zaten
zirvedeki kadrosunu bir seviye daha yükselten hamle Hummels’in ilk 11’e dahil
olmasıydı. Almanya böylece fizik kalitesinden ödün vermeden defans ve orta saha
arasında bağlantıyı güçlendirmeyi başardı. Türkiye yıllarca stoperlerinin pas
yeteneğinin sınırlı olmaları nedeniyle oyun kurmakta zorlanan bir takım oldu.
Semih Kaya, bu anlamda bize nefes aldıracak bir oyun tarzına sahip. Ne var ki
Semih, Hummels gibi takımın hücumcularının topsuz koşularından fayda
sağlamasını sağlayacak oyun görüşüne sahip değil. Zaten pek çok ana sorunu olan
takımımızda Emre’nin defans orta saha bağlantısını sağlaması nedeniyle Semih’in
katkısı çok önemli görünmüyor. Buna karşılık, Semih’in stoper pozisyonu için
fizik yetersizliği, rakiplerin bire bir avantaj yakalamasına neden oluyor. Romanya
maçında Ömer Toprak da pek parlak bir performans gösteremedi; ancak Marica’nın
özellikle Semih ile eşleştiğinde takımın ileri çıkmasını çok kolaylaştırdığına,
nihayetinde skoru değiştiren hamleyi yaptığına şahit olduk.
Maçın
incelemesine dönelim. Ortalardaki isabetsizlik konusunu, Romanya’nın
stoperlerinin üstün performansını da takdir ederek inceleme altına almak
gerekir. Sorunun oyuncuların doğru alanlarda bulunmamalarından mı, ortaların
zamanlamalarının yanlış olmasından mı, yoksa topsuz koşularla rakibin dengesini
bozamamaktan mı kaynaklandığını görebilmek için, kornerle sonuçlanan bir sağ
kanat akınında oyuncuların rollerini inceleyelim. 6 kişinin aktif olarak katıldığı bu akının
hazırlayıcısı olan Emre, ara pasını Arda’nın sola koşarak orta sahayı boşaltmasına
borçluydu. Arda koşusunu ceza sahasında sağ bek ile eşleşerek tamamladı. Ortayı
yapan Gökhan Gönül de, aynı Arda’nın Emre’ye yaptığı gibi, Hamit’in sağ
kanattan sahanın ortasına yaptığı koşudan yararlandı. Umut’un ön direğe yaptığı
koşuyla birlikte Sercan da ceza sahasına girerek ikinci stoperle eşleşti. Maçın
içindeki az sayıdaki etkili hücumlarımızdan birini, hem yukarıda saydığım
etkenler, hem de oyuncularımızın hiçbirinin rakiplerine bire bir üstünlük
sağlayamamaları nedeniyle gole çeviremedik.
Almanya’nın benzer
bir aksiyonu golle sonuçlandıracağını söylemek gerçekçi olur. Bunu söylerken,
Alman oyuncuların rakiplerine kaşı bire bir üstünlüklerinden ziyade oyun
temposunu öncelikli görüyorum. Maalesef oyun ve pas tempomuzun yerlerde
sürünmesi, doğru hamlelerin hücumda beklenen sonuçları vermesinin önüne
geçiyor. Kanat akınlarında kale çizgisi hizasına bir türlü gelemememizin ve ceza
sahası dışından şut imkanları yaratmakta çok yetersiz kalmamızın ardında da bu
yavaşlık yatıyor. Pozisyon kıtlığı
yaşamamızda ise bu hantallık kadar; Sercan, Umut ve Mehmet Topal’ın pas
trafiğine hemen hemen hiç katılmamalarının da payı var. Abdullah Avcı 3 hücumcu
tercih ettiği sistemdeki sorunu görerek yeni bir pas seçeneği yaratmak için Hamit’i
ilk 11’e yerleştirmişti; ancak bu da çözüm getirmedi. Ayrıca, Hamit ile Umut’un
kanat akınlarında stoperleri paylaşamamaları, dörtlü defansı bozamamaları hücum
etkinliğimizi iyice kısıtladı.
Biz hücumda bu
kadar etkisizken, Romanya oyunun merkezindeki stoperleri ve orta saha
oyuncularının oluşturdukları hatlar orta alanı kontrol altına almayı başardı. Maçın
kilit oyuncusu ise yukarıda belirttiğim gibi Marica’ydı. Stoper ikilisini bütün
maç boyunca meşgul eden Marica, kontrol ettiği toplarla takım arkadaşlarının
defans arkası koşular yapmasını sağladı. Romanya’yı hiçbir alanda rakipten
fazla oyuncuyla karşılayamayan ve pas kanallarını kapatamayan Türkiye,
savunmada rakibine göre pozisyon alıp onların hamlelerini bekledi.
Macaristan maçı
öncesinde, zaten az sayıda alternatifimizin olduğu kadroda iyice daralma
yaşadık. Arda’nın merkez kanat rolünün alternatifi olacak bir oyuncunun
olmaması maç öncesi en ciddi sıkıntımız. Boş alan yaratmaya dayalı 4-2-3-1
düzenine tempomuz yetmediği için zaten ayak uyduramamışken, işleyen az sayıdaki
parçalardan birisinin de dışarıda kalması umutları iyice azaltıyor. Yine de, bu
maçtan çıkacak bir galibiyetin bir anda tabloyu değiştirme ihtimalinin olduğunu
aklımızda tutmamız gerekiyor. Bu eksiklikler belki, alanı genişleten kanat oyuncularına
dönmemizi ve Hamit-Emre- Nuri gibi pas alışkanlığı olan bir üçlü ile 4-2-3-1
ile 4-3-3 kırması bir düzende daha fazla şans yaratabiliriz.
Son paragrafta
başlığı neden tırnak işareti içine aldığımı açıklamak isterim. Bu yazının
başlığını 1949 yılında basılmış Türkspor dergisinden aldım. O dönem Suriye’yi
7-0 yenerek 1950 Dünya Kupası’na katılma hakkı elde eden takımımızın, Türkiye
Futbol Federasyonu Brezilya’ya seyahatin getirdiği maddi külfeti taşıyamayacağı
için turnuvaya katılamayacağı konuşuluyordu. Türkspor dergisindeki yazı, bu
sorunun çözüleceğine dair iyi niyetini belirterek sonlanıyor. Geçmiş
katılımlarımıza bakanlar, bu iyi niyetin karşılıksız kaldığını bilecektir. 63
yıl sonra bugün, Türkiye’nin en büyük ‘sektör’lerdinden biri haline gelen
futbolun federasyonunu bir para babası yönetiyor ve Suriye ile bir futbol maçı
yapma ihtimalimiz Kaf Dağı’nın ardında. Soru ise her nasılsa aynı kalmış. Ben
de o gün yazılan yazının iyi niyetine sadık kalarak “Hayır, gidiyor” demek
istiyorum. Umarım milli takımımız da böyle düşünüyordur.
Not: Fotoğraflar ntvspor.net internet adresinden alınmıştır. 4-2-3-1 ve futbol hakkındaki pek çok bilgi için zonalmarking.net adresi referans olarak kullanılmış ve kullanılacaktır.
7 Ekim 2012 Pazar
Doğu - Kardeş Türküler
Doğu tabiri Türkiye'de, Ankara sınırına teğet çizilen
dikey bir çizginin sağında kalan Türkiye topraklarını belirtir. Yüzyıllardan
beri dini, mezhepsel, özellikle son yüzyıl içinde de ulusal, etnik ve sınıfsal
iktidar ihtirasları nedeniyle bölgede yaşanan faciaların toprak altına
gömülmeye çalışılması, bahsettiğim görünmez sınıra, ülkenin tarihi ve politik
gerilimlerini yüklenmiş bir fay hattı niteliği kazandırmıştır. François
Georgeon, milliyetçiliğin harita üzerinde kabaca sınırlar çizmeden önce, bireyler arasında görünmez ve acı verici
sınırlar çizdiğini belirtir. Doğu tabiri, Türkiye’de bu görünmez sınırın
varlığını açık eder. Bu sahte sınırı ortadan kaldırabilmenin umudunu ve inancını
taşıyan Kardeş Türküler grubunun bugüne kadar albümlerine verdikleri tek lokal
ismin “Doğu” olması, haliyle bu albümü mevcut arka planı da göz önünde
bulundurarak değerlendirmeyi gerekli kılar.
Kardeş
Türküler’in albümünün adı üzerine düşünürken; Doğunun Türkiye tarihinde,
Cumhuriyetten çok önce ortaya çıkan bir başka büyük kırılmanın adı olduğunu
unutmamak gerekir. Edward Said Doğu’yu, ötekini tespit edebilmek için ‘Batı’nın
ürettiği, manipülasyona açık bir kavram olarak görür. Oryantalizmin genellemeler,
klişeler ve ötekileştirmeler üzerinden kurduğu Doğulu kimliği, sayılamayacak
kadar çok sayıda birey için kolektif bir kimlik oluşturmanın ne kadar sorunlu
olduğunu gözler önüne serer. İslam hukuku, Çin diyalektleri ve Hindu dinleri
gibi birbirinden bağımsız konuları aynı kefeye koymanın anlamsızlığını bir
kenara koyarsak, sorunun özünde kendini Batılı gören toplumların, Doğu üzerinde
kurdukları hegemonyayı meşrulaştırma amaçlarının yattığını görürüz.
İki sıradan
coğrafi terim arasında onulmaz bir ikilemin varlığı, ülkemiz düşünürleri
arasında da sıkça dile getirilmiştir. Bu iki ayrı dünya arasında gidip gelme
durumunun yarattığı tekinsizlik, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Şark’ı “hem şifasız
hastalığımız hem de tükenmez kudretimiz” olarak tanımlamasına yol açmıştır. Öte
yandan Nazım Hikmet, Şark imgesi altında yatan emperyalist niyetleri ön plana
çıkarmayı tercih ederek, oryantalistlerin kültürel tahakkümüne başkaldırır.
“Bin bir yaşında bir şah, gümüş tepsilerde raks eden sultan ve burunları kınalı
kadınların ayaklarıyla gergef dokudukları Şark” imgesi yaratarak hayal satma
peşindekileri, Piyer Loti’nin şahsında eleştirdikten sonra, kendi gördüğü
gerçekleri şu dizeleriyle duyurmaya başlar:
“Şark
üstünde çıplak
esirlerin
aç geberdiği toprak!
Şarklıdan başka herkesin
orta malı olan memleket!
Açlığın kıtlıktan olduğu diyar!”
Doğu albümü,
sadece ismiyle Türkiye tarihinin iki büyük kırılmasına değinmekle kalmaz.
Albümdeki türküleri bir araya getirdiğimizde, grubun esas amacının bu ana
kırılmaların dallanıp budaklanarak, bir noktadan sonra da iç içe geçerek toplum
içinde yarattığı tahribata dikkat çekmek olduğu anlaşılır. Albümün tanıtım
yazısında, müzikal tahribata yol açan tehlikenin; Anadolu, Mezopotamya ve komşu
bölgelerin müziklerinin homojenleştirilmesi olduğu iddia edilir.
Homojenleştirme işleminin ‘soft’ format ve kibar bir Türkçe ile yürütüldüğüne
değinilen yazıda, etnik ve bölgesel-kültürel farklılıkların şablon düzlem
içinde eritilmesinin hedeflendiği vurgulanır. Yazının içerdiği bu tespitler,
Doğu isminin çağrıştırdığı iki kırılmanın ayrı ayrı yarattıkları tahribatların
nasıl aynı kökenden geldiğini de gözler önüne sermektedir.
Aristo, ortak
iyiyi beslemek niyetiyle insanların düşünce karakterini şekillendirmenin ve
onları daha iyi insanlar haline getirmenin gerekli olduğunu savunur. Bu düşünce
hem tek tanrılı dinlerin, hem de modernleşmenin merkeze alındığı
ulus-devletlerin ideolojilerini belirleyici rol oynamıştır. Bu ideolojilerin,
mutlak iktidar hedefiyle hemen her alanda kendi doğrularını yerleştirmek için
başlattığı hareketler, ister istemez toplum içinde iktidarı tehdit eden ötekileri de yaratır. Kardeş
Türküler’in şikâyet ettiği ‘soft’ format ve kibar Türkçe, ‘kulak tırmalayan,
şiveli sesler çıkaran’ ötekini dışlayan kültürel hegemonya hareketini örnekler.
Dışlamanın amacı ise, ortak iyiye götüren şablonlar içinde ötekini eritmek, ona
egemen olmak ve nihayetinde tehdidi ortadan kaldırmaktır.
Tarihin tebeşir
izlerini silerek yeniden yazmaya başlayabileceğimiz bir karatahta olmadığını
belirten Edward Said, çeşitli insanlar, diller, tecrübeler ve kültürler
barındıran coğrafyayı yarı-mitik hikâyelerle tektipleştiren Oryantalist anlayışa
karşı çıkar. Ne var ki, toplumları hafızasız bırakmak, egemenlerin tahakküm
kurmanın aracı olarak sıkça başvurdukları bir yöntemdir. Hafızasız bırakmanın
etnik, dini ve sınıfsal farklılıkları yok edeceği sanrısı, Türkiye’de
Oryantalist söylemleri kendi Doğu’su için kullanan bir hâkim söylem
oluşturmuştur. Kardeş Türkülerin albüm yazısında eleştirdikleri, türkülere turist
zihniyetiyle ve arkeolojik bir hevesle yaklaşmanın özünde yatan bu hafızasız
bırakma politikasıdır. Hafızasız bırakma kültürel dışlamanın, kültürel dışlama da
toplum dışı bırakmanın içselleştirilmesini sağlamaktadır.[1]
Kardeş Türküler
grubu Doğu albümüyle kurulmak istenen kültürel hegemonyanın karşısında
durmaktadır. Grup, kolektif bir kimlik yaratmak amacıyla türküleri bir kalıba
sokmak yerine, çeşitli insanlar, diller, tecrübeler ve kültürler barındıran bu
coğrafyanın hazinelerini birlikte yaşamı ön plana çıkararak bir araya getirmeyi
tercih etmiştir. Karacaoğlan'ın, Aşık Mahzuni Şerif’in eserlerine yer verilmesi,
Yaşar Kemal’in “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” eserinden bir bölümün Yezidileri
tanıtmak için kullanılması, kültürel mirasa sahip çıkmanın bir ayağını
oluşturur. Kürtçe, Arapça, Ermenice, Süryanice,
Türkçe eserlerin bir arada okunması ve Alevilerin, Yezidilerin bu kompozisyona dâhil
edilmeleri, ortak mirasımızın çok kültürlü yapısını gözler önüne serer.
Charles Taylor, bünyesinde
bir kültürün üstünlüğüne dair hiyerarşik anlayışı barındırdığı için hoşgörünün
yerine saygının konulması gerektiğini ifade eder. Kardeş Türküler farklı etnik
kültürlere ait türküleri bir araya getirerek ortak bir söylem oluşturmuş, bu
sayede “sen git bir köşede türkülerini söyle; ama benim egemenlik alanıma müdahil
olma” anlamına gelen hoşgörü söyleminin bir kenara bırakıldığını, karşılıklı
saygı ve tanınmanın öncelikli olduğunu göstermiştir. Albüm bir bütün halinde, mevcut
gerilimleri aşmak için inkârın terk edilmesinin ve hakikatlere dayalı bir
yüzleşmenin önemini duyurmaktadır.
Bu noktada,
yalnızca farklı kültürleri temsil eden türküleri bir araya getiren; ama bir
araya gelen türkülerin bütünlükten uzak şekilde daldan dala atladığı yanılgısına
düşmemeli. Tarihsel gerilim noktalarının üzerinde dolaşan albümün, taşıdığı
sorumluluğunun hakkını fazlasıyla verdiğini gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.
Albümün açılış
parçası olan Dargın Mahkum, umudun ve kederin iç içe oluşturdukları duygusal gerilimin
üzerine inşa edilmiştir. Aşık Mahzuni Şerif’in eserinin ardında yatan gerilimi
açığa çıkarmanın Kardeş Türkülerin bilinçli bir tercihi olduğu, albüm yazısında
da ifade edilmiştir. Nevruz Türküsü’nün coşkunluğu da, aşkın ve yitirme
korkusunun geriliminden kaynaklanır. De Bila Beto’nun “ıssızlığın içinde bir
gülüm, kaldım kışın ortasında” sözleri, coğrafyanın kaybolan oğullarına yakılan
bir ağıttır. Dersim Alevilerinin Dile Mi Sevda türküsü de ortak bir temayı
içerir, evlat acısını anlatan babanın imdadına ise Hızır yetişir. Ermeni
türküsü Bingöl’ün “Ben göçmenim, bu yerlerin yabancısıyım” sözleri, yüzyıla
yaklaşan bir sürede coğrafyada acıların hala bitmediğini bize hatırlatır.
Kerwane’nin hareketli ritmleri, atıl Doğu imgesini yalanlamakla kalmaz, Yezidiler
üzerinden bölgenin bitmek bilmeyen göç hikâyeleriyle bizi gerçeklerle
yüzleşmeye çağırır. Böylelikle, yaşanan acıların bir arada olmanın önünde engel
olmadığı; ama karatahtada geçmişin tebeşir izlerini silerek barışa kavuşmanın imkânsız
olduğu anlaşılır.
Özetle Doğu
albümü, ortaklaşa biriktirilen kültürel mirası sahiplenmesiyle geçmişe; bir arada
olmanın, çoksesliliğin imkânını bize tekrar hatırlattığı için geleceğe referans
olmayı başarır. Kardeş Türküler; etnik, dini ve sınıfsal dışlamaların
karşısında yer alarak sadece bir ekonomik üretim ve paylaşım sistemi önermeyen,
aynı zamanda inanç, felsefe, kültür, moral-ahlak ve idealler üzerinden
şekillenen sol söylemin barış dilini oluşturacağını bizlere gösteriyor. Doğu
albümünün ruhuna inanmak, adaletsizliğe karşı son kalemizin
hümanizma olduğunu hatırlayarak yeni söylemler geliştirmemizi sağlayacaktır.
Kaynakça
François Georgeon - Osmanlı-Türk Modernleşmesi
Kardeş Türküler - Doğu Albümü Tanıtım Yazısı
Edward Said - Orientalism
Ahmet Hamdi Tanpınar - Huzur
Nazım Hikmet - Piyer Loti
Charles Taylor - Çokkültürcülük: Tanınma Politikası
[1] Türkye’de
devlet hegemonyası kendine İslami tonda yeni bir dil yaratırken,
homojenleştirme tutkusundan vazgeçilmediğine, Alevi-Bektaşi kimliğinin
temsilcilerinden Neşet Ertaş’ın cenaze töreninde üzüntüyle şahit olduk. Bunu da
bir dipnot olarak düşmek gerekir.
15 Eylül 2012 Cumartesi
Neden Blair'i Geri Çevirdim
Amerika Birleşik
Devletleri ve Büyük Britanya’nın, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu
yalanına dayanarak 2003 yılında Irak’ı işgal etmelerinin ahlaksızlığı dünyayı,
tarihteki diğer tüm çatışmalardan daha fazla istikrarsızlaştırdı ve kutuplaştırdı.
Yaşadığımız
dünyanın gittikçe çoğalan karmaşık iletişim, ulaşım ve silah sistemlerinin; küresel
dünyayı bir araya getirecek bilge liderliği gerektirdiğinin farkına varmak
yerine, o zamanki ABD ve Büyük Britanya liderleri oyun bahçesi kabadayıları
gibi davranıp bizleri birbirimizden daha da uzaklaştırdılar. Bizleri şu anda bulunduğumuz,
önümüzde İran ve Suriye’nin hayaletlerinin bulunduğu uçurumun kenarına
sürüklediler.
Eğer liderler
yalan söyleyebilirse, o zaman gerçeği kim söylemeli? George W Bush ve Tony
Blair Irak’ın işgalini emretmen günler önce, Beyaz Saray’ı aradım ve o zaman
ulusal güvenlik danışmanı olan Condoleezza Rice ile; Birleşmiş Milletler silah
denetçilerine, Irak’ta kitle imha silahlarının varlığını doğrulamak veya
yalanlamak için biraz daha fazla zaman verilmesini istemek için konuştum. Eğer
böyle silahların varlığını doğrularlarsa, bu tehdidi ortadan kaldırmak için
hemen hemen bütün dünyanın desteğini alacaklarını iddia ettim. Sayın Rice buna
itiraz etti ve çok fazla risk olduğunu, bu nedenle başkanın kararı daha fazla
erteleyemeyeceğini söyledi.
Hangi
gerekçelerle Robert Mugabe’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne gitmesi
gerektiğine, Sayın Blair’in uluslararası konuşmacılar arasına katılmasına,
Usame Bin Ladin’in öldürülmesine; ancak Irak’ın da kitle imha silahları
barındırdığı için değil de Saddam’dan kurtulmak için işgal edilmesi gerektiğine
karar veriyoruz?
Irak’ı,
tartışmasız bir despot ve katil olan liderinden kurtarma kararının bedeli, başta
Irak olmak üzere herkes için şok edici oldu. Iraq Body Count project’e (IBC)
göre geçtiğimiz yıl, intihar saldırıları ve bomba yüklü araçlarla gün başına
ortalama 6,5 insan yaşamını yitirdi. 2003’ten bu yana süren çatışmalar, 110.000’den
fazla Iraklının ölümüne ve milyonlarca insanın yerlerinden edilmelerine neden oldu.
Geçtiğimiz yılın sonuna kadar geçen sürede,
4.500’e yakın Amerikan askeri öldürülmüş ve 32.000’den fazlası da
yaralanmıştı.
Terörist
saldırıların gerçekleşme potansiyeli azaldı mı? Sözü geçen Müslüman ve
Yahudi-Hristiyan dünyalarını birbirlerine yaklaştırmakta, anlayış ve umudun
tohumlarını ekmekte ne ölçüde başarılı olduk?
Liderlik ve ahlak
birbirlerinden ayrılamazlar. İyi liderler ahlakın muhafızlarıdırlar. Soru
Saddam Hüseyin’in iyi mi kötü mü olduğu veya kaç insanını katlettiği değildir. Sayın
Bush ve Sayın Blair’in kendilerini onun (Saddam’ın) ahlaki seviyesine düşürmemeleri
gerekirdi. Eğer liderlerin bir yalana dayanarak şiddetli eylemelere girişmeleri
ve bu yalan ortaya çıktığında bir onaylama veya özür belirtmemeleri kabul
edilebilirse, çocuklarımıza ne öğreteceğiz?
Benim Sayın Blair’den
ricam, liderlik üzerine konuşmak yerine onu sergilemesidir. Bizim ailemizin,
Tanrı’nın ailesinin bir üyesisiniz. İyilik, dürüstlük, ahlak ve sevgi için
yaratıldınız. Aynı, Irak’taki, ABD’deki, Suriye’deki, İsrail ve İran’daki
kardeşlerimiz gibi.
Geçtiğimiz hafta
Johannesburg’da düzenlenen Discovery Invest Liderlik Zirvesi’nde bu tartışmayı
yürütmeyi uygun bulmadım. Zirve tarihi yaklaştıkça, Sayın Blair ile “liderlik”
üzerine bir zirveye katılmak konusunda derin bir rahatsızlık hissettim.
Discovery’e, zirveyi düzenleyenlere, konuşmacılara ve delegelere, katılmama
kararımın gecikmesi nedeniyle naçizane ve içten özürlerimi sunarım.
Desmond Tutu (Nobel
Barış ödülü sahibi eski Cape Town Başpsikoposu)
Not: Bu yazı, Guardian Weekly gazetesinin 07.09.2012 tarihli sayısından alınnmıştır.
14 Ağustos 2012 Salı
A Milli Takım: Kilit Merkezde
Almanya’da sezon öncesi hazırlık turnuvası olan Liga
Total Cup, HSV’nun kuruluşunun 125. yılı şerefine Hamburg’da düzenlenince, Bundesliga’nın
zirve kulüplerini ve Shaqiri ile Reus gibi yeni transferleri görme şansı
yakaladım. Turnuvadaki herhangi bir takımı desteklemediğim için gömlek-kot gibi
günlük bir kıyafetle yola çıkıyordum ki, gömleğimin yeşil ağırlıklı olduğunu
fark edince duraksadım. Kuzey’in birbirine yakın iki şehri Hamburg – Bremen arasındaki
rekabetin kuzey derbisi olarak adlandırılmasından ötürü, yeşil bir gömleğin ev
sahibi takımın taraftarlarına sempatik gelmeyeceğine inandım ve üstümü değiştirerek
maça gittim.
Hikayenin devamını tahmin etmek zor değil: Dortmund,
Münih, Bremen, HSV taraftarları yan yana bira içip muhabbet ederken, rengarenk formalı
çocuklar ve kimi zaman çocuğununkinden farklı bir takımın formasını giyen
annelerin ailece gelinen bir Pazar eğlencesine dönüştürdükleri bir stadyum.
Kimi zaman atışmalar, çok çok “Scheiss Bremen” yazılı atkılarını Bremenlilere
gösteren Nordtribun sakinleri, etrafta üç beş tane polis. Neyse, derdim lafı
buradan Erzurum’a getirip sözüm ona “medeniyet” dersi vermek değil; zira
Türkiye’de vahşi kapitalizmin daha çok para kazanmak, daha çok forma satmak,
daha çok dekoder aldırmak için sürekli sıcak tutmaya gayret ettiği nefret
odaklı pazarlama sistemini görmemek için kör olmak lazım. Yine de, Türkiye’de
futbola dair yazı yazmak için gönülsüz olmanın ardında, şiddetten hemen hemen
arınmış daha iyi bir düzenin (pazarlama düzenine tabi olsa dahi) mümkün olduğunu bilmenin getirdiği hüznün
yattığını ifade etmek istedim.
En iyisi bu mevzuları bırakıp, Shaqiri ve Reus ile
yeni bir sayfa açmak ve oradan milli takıma dönmek. Ön liberolar ve 4-3-3
düzeninin yaygınlaşmasıyla etkinliği sınırlanan 10 numaralar, esasen 4-4-2
sistemindeki kanat oyuncularının ileri çıkması ve bir forvetin orta sahaya
yaklaşmasıyla evrimin son halkası olarak ortaya çıkan 4-2-3-1 ile görkemli bir geri
dönüş yaptı. Bu yeni düzende en ciddi dönüşüm de 10 numaranın tarifinde
yaşandı. Rakip savunmaların pozisyonunu bozmak ve kilit alanlarda boşluk
yaratabilmek için gittikçe hızlanan oyunda, çok yönlü hücumcuların gittikçe
daha fazla önem kazandığını görüyoruz. Yeni düzende 10 numaraların sadece orta
alandaki değil, kanatlardaki boşlukları da kullanmaları, zaman zaman orta
sahadaki alanı boşaltarak orta ikilideki oyun kurucuya alan açmaları ve oyunun
temposuna ayak uydurabilmeleri bir zorunluluk halini aldı. Mesut Özil’in
kanatlarda topla buluşup rakip kanat savunmacılarına karşı 3’e 2 üstünlük
yarattığı ve Schweinsteiger’in merkezde boşaltılan alanı kullandığı
Nationalmannschaft 4-2-3-1’i bu yeni oyunu iyi örneklemekte. Shaqiri ve Reus
henüz Mesut’un hassas pas yeteneğine erişemeseler de, çabukluklarıyla hem kanatları
hem de orta sahayı işletmeleri ve çerçeveyi bulan sert şutları ile yeni 10
numaranın portföyünü gittikçe genişletiyorlar.
Abdullah Avcı ile Milli Takım’da yaşanan değişimin kilidi de bu yeniden
tanımlanan 10 numara pozisyonunda gizli. İBB gibi taraftar desteğinden yoksun
bir takımda sessiz sedasız işleri yürüten teknik direktör, Hiddink’in bir türlü çözemediği hücumda
çoğalma ve alternatif golcüler çıkarma sorununu, Arda Turan’ı merkeze kaydırıp
kanatta ikinci bir forvet nitelikli oyuncu ekleyerek aşmayı hedefliyor. Temel planda, Arda merkez kanat oyuncusuna benzer
bir rol oynayarak hücumun şekillendiği kanatta sayısal üstünlük yaratmaya
çalışırken, diğer kanattaki açık oyuncusu ceza sahasına girerek hücumcu
seçeneklerini çoğaltacak. Arda da; Reus, Shaqiri, Mesut gibi oyuncuların gün
geçtikçe genişlettikleri on numara portföyüne ne kadar uyum sağlarsa,
takımımızın başarılı sonuçlara ulaşması o kadar kolaylaşacaktır. Havuzda, Arda’nın
bu yeni rolüne alternatif olmaya en yakın isim olan Mehmet Ekici’nin milli
takıma çağrılmaması bu anlamda ilginçti. Sanıyorum Abdullah Avcı onu orta
sahanın ortasındaki alternatiflerden birisi olarak değerlendiriyor ve bu
bölgedeki şişkinlik nedeniyle Mehmet’i tercih etmedi. Mehmet Ekici’nin bu sezon
Bremen’de 4-3-3’ün ortasında oyun kurucu olarak görev alacağını ve Liga Total
maçında Dortmund’a bir gol atarak sezona hazır olduğunu gösterdiğini de merak
edenler için not düşelim.
Daha önce önem sırasına göre yazdığım havuzu,
artık pozisyonlara göre düzenlemeye karar verdim. Oyuncuların farklı pozisyonlarda
oynayabildikleri ve değişen sistemlerin, yukarıda belirttiğimiz merkez kanat
oyuncusu gibi yeni görevler üreterek klasik pozisyonları sürekli
çeşitlendirdiği gerçeğine karşın, incelemeler için klasik pozisyonlara dayalı
listelerin hala daha aydınlatıcı olduğuna inanıyorum.
Kaleciler
Kadrodakiler: Volkan Demirel (FB), Tolga Zengin (TS),
Mert Günok (FB), Cenk Gönen (BJK)
Havuzdakiler: Sinan Bolat (Standard Liege)
Sol Bek
Kadrodakiler: Hasan Ali Kaldırım (FB), İsmail
Köybaşı (BJK)
Havuzdakiler: Hakan Balta (GS)
Stoper
Kadrodakiler: Semih Kaya (GS), Bekir İrtegün,
Egemen Korkmaz (FB), Ömer Toprak (Leverkusen)
Havuzdakiler: Eren Güngör (Kayseri), Giray Kaçar
(Trabzon), Serdar Kesimal (FB), Serdar Aziz (Bursaspor – U21)
Sağ Bek
Kadrodakiler: Gökhan Gönül (FB)
Havuzdakiler: Serdar Kurtuluş (Gaziantepspor)
*Gökhan Gönül’ün sakatlığında Hamit Altıntop sağ
bekteki ilk alternatif olarak görünüyor.
Defansif Orta Saha
Kadrodakiler: Mehmet Topal (FB)
Havuzdakiler: Selçuk Şahin (FB)
Orta Saha
Kadrodakiler: Selçuk İnan (GS), Emre Belözoğlu (A.
Madrid), Nuri Şahin (Real Madrid)
Havuzdakiler: Mehmet Ekici (Werder Bremen), Soner Aydoğdu (TS)
Kanat
Kadrodakiler: Caner Erkin (FB), Gökhan Töre (Rubin
Kazan), Sercan Sararer (Fürth), Hamit Altıntop (GS)
Havuzdakiler: Olcan Adın (TS), Olcay Şahan (BJK)
Ofansif Orta Saha
Kadrodakiler: Arda Turan (A. Madrid), Kerim Frei
(Fulham)
Havuzdakiler:
Engin Baytar (GS), Alper Potuk (Eskişehirspor – U21)
Forvet
Kadrodakiler: Burak Yılmaz, Umut Bulut (GS),
Mustafa Pektemek (BJK), Mevlüt Erdinç (Rennes), Tunay Torun (Stuttgart)
Havuzdakiler: -
Kaynak: zonalmarking.net - "How the 2000s changed tactics" serisi
12 Ağustos 2012 Pazar
Hey, Siz Yukarıdakiler
ABD'li eski kısa kulvar koşucusu John Carlos, 67, ile günümüzün sporcuları ve 1968 Mexico City Olimpiyatı'ndaki meşhur protestosu üzerine.
SPIEGEL: Londra Olimpiyatları’nda atletlerden
politik hareketler bekliyor musunuz?
Carlos: Umarım, madalyanın ışıltısının gözlerini
kamaştırmasına izin vermeyen sporcular bulunur. Açlık, AIDS ve cehalete dikkat
çeken işaretlerin hepsini görmek isterim. Hastalıklar bundan dolayı
iyileştirilemez, savaşlar sona ermez. Saf değilim. Ama Olimpiyatlardaki
atletler, bütün dünyada milyonlarca insanın takip ettiği yarışmalarda bir diyaloğu
başlatabilirler.
SPIEGEL: Neden sporcular politik veya toplumsal
konular hakkında çok seyrek görüş bildiriyorlar?
Carlos: Profesyonelleşme ile birlikte pek çoğu çok
iyi kazanmaya başladı, böylece varoluşsal problemlerle bir ilgileri kalmadı.
Ayrıca profesyonellerin nasıl davranacaklarını belirten kontratları var.
Tereddütlü durumlarda çenelerini kapıyorlar.
SPIEGEL: 1968’de Mexico City’de 200 metre yarışında
üçüncü oldunuz. Tommie Smith ile birlikte madalya töreninde siyah bir eldiven
giyerek ve yumruğunuzu gökyüzüne doğru kaldırarak, ABD’deki siyahlara karşı
ayrımcılığa dikkat çektiniz. Neden bu hareket spor tarihinde bugüne kadarki en
meşhur protesto?
Carlos:
Çünkü bu hareket Afrika kökenli Amerikalıların çıkarlarından daha fazlasını ifade
ediyor. Biz insaniyet talep ettik. Hemen her çatışma, yukarıdaki insanların
yönetmesi ve aşağıdakilerin onlara uymak zorunda kalmasıyla şekilleniyor. Bizim
hareketimizin evrensel bir mesajı vardı: “Hey, siz yukarıdakiler! Bir gözümüz
üstünüzde.”
SPIEGEL: Protesto eyleminin ardından ABD takımından
kovuldunuz, ölüm tehditleri aldınız, daha sonraları bir benzin istasyonunda
çalışmak zorunda kaldınız. Hiç bu hareketinizden ötürü pişman oldunuz mu?
Carlos: Ondan sonraki dönemde suçlu ilan edildim. En kötüsü, ilk eşimin bu nedenle hayatını kaybetmesidir. (wikipedia notu: John Carlos’un eski eşi 1977 yılında intihar etti.) Her şeye karşın, bu hareketimiz gerekliydi. Çok çalkantılı zamanlardı: Vietnam savaşı, Martin Luther King’in öldürülmesi, vatandaşlık hakları hareketi. O zamanlar haksızlığa karşı başkaldırmak için iyi nedenlerimiz vardı. Aynı bugün olduğu gibi: Geçen Ekim ayında New York’taki Occupy Wall Street hareketinde diğer insanlarla birlikte gösterilere katıldım.
Fotoğraf: http://en.wikipedia.org/wiki/1968_Olympics_Black_Power_salute
(Tommie Smith ve John Carlos'un protestosu hakkında daha fazla bilgi için linke tıklayabilirsiniz.)
9 Ağustos 2012 Perşembe
Tenha Olsun
- Ne düşünüyorsun?
- Sinemaya gidenlerde ortak bir duygu olduğunu düşünüyordum, dedi. Film görmeye gelenlerde elbet. Çünkü bu salon başka amaçlar için de kullanılıyor. Yağmur dininceye dek beklemeye, ısınmaya, uyumaya, yanına oturacak tanımadığı bir kadına ya da erkeğe sürtünmeye gelenler çoğu. Localar var, ucuz randevu evi odacıkları. Arka sıralarda öpüşmeye gelenler var. Salt film görmeye gelenler salon tenha olsun isterler. Yanlarındaki koltuğun sahibi olup olmadığı sorana kızarlar. Gürültü olmasın, öksüren, konuşan, gülüşen olmasın isterler. Sinemanın güzel sanatlardan biri olduğuna en büyük kanıt bence bu. Ama olmadığına da bu. Çünkü her zaman gülen, öksüren, sümküren bulunur.
- Biliyor musun, yanıma mendil almayı unutmuşum. Ya burnum akarsa?
Aylak Adam - Yusuf Atılgan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
























