10 Ocak 2011 Pazartesi

Yılın En'leri 2010: Yaşam Ödülleri


Geçen yıl başladığım(ız) yıl sonu ödüllerini geleneksel hale getirmek için ikinci yılda da karşınızdayım. Vakit kaybetmeden ödüllerin bu yılki sahiplerine geçiyorum.

1. Yılın Havva'sı: Red Foxes Dansçıları


2010'da ülkemizde düzenlenen dünya basketbol şampiyonasından geriye iki polemik konusu kaldı. Birisi finale kalan 12 Dev Adam'ın aldığı "maddi manevi" destek, ikincisi de Red Foxes dansçılarının Rusya maçında neden sahaya çıkamadığıydı. Final maçının da referanduma denk gelmesiyle siyasi gündem iyiden iyiye hararetlenince, FIBA'nın zorlamasıyla sahaya çıkan Red Foxes dansçıları bir anda muhalafetin ana simgesi haline geldi. Maçın sonunda tribünlerin yuhaladığı "müslüman liberal" Tayyip Erdoğan, eşi Emine Erdoğan'ın Red Foxes'ın dans şovlarını görmeye dahi tahammül edemeyip her seferinde tribünlerden çıktığını bizlere açıklayamayınca konu kapandı; ama böylelikle Rusya maçında yaşananlar ile ilgili kimsenin şüphesi kalmamış oldu.

Madalyonun öteki yüzünde ise, 8 yılın en etkili muhalefetini Rusya'dan ithal 10 küsur kızın yapması var. Emine Erdoğan'ın çıktığını gören taraftarlar grubu öyle bir alkış yağmuruna tuttular ki, bir an hırkalarını çıkardıklarında üstlerinde "referanduma hayır" yazısı çıkacak sandım. Neyse efendim, lafı çok uzatmadan yılın havva'sı ödülümü Pan-Americano şarkısı eşliğinde Red Foxes grubununun üyelerine veriyorum.

2. Yılın Adem'i: Julian Assange


Geçtiğimiz yıl içerisinde zihinlerimize kazınan yeni bir yüz varsa o da Julian Assange'a aittir. Guardian Weekly'nin 29 Ekim'de yayınlanan sayısına göre, Wikileaks önce Irak'ta bir ABD helikopterinin teslim olmak isteyen Iraklıları taramasını göstererek işe başladı. Sonra Irak'lı polis ve askerlerin karıştığı yüzlerce işkence, tecavüz ve cinayet olayının görmezden gelindiği ve 66,000'e yakın sivil kaybın olduğu ortaya çıktı. Yaklaşık bir ay sonra ise yayınladığı belgelerle uluslararası politikayı yeniden sorgulamamızı sağladı. İlaç firması Pfizer'ın, Nijerya'da çocuklar üzerinde ilaçların test edildiğine dair bir soruşturmayı engellemeye çalışması, Çin'in google'a karşı giriştiği siber saldırı ve Suudi Arabistan'ın İran'ın bombalanmasını talep etmesi dünyada nelerin değiştiğini ve nelerin değişmediğini görmemiz açısından aydınlatıcıydı. Bütün bu nedenlerle bu yıl ödülün başkasına gitmesine imkan yoktu.

3. Yılın Başarı Öyküsü: Bal'ın Altın Ayı Ödülünü Kazanması


2010 yılında Türkiye'nin, uluslararası alanda sporda ve sanatta iyi temsil edildiğini gördük. Spora dair ayrı bir bölüme sahip olduğum için, burada Semih Kaplanoğlu'nu anmanın doğru olacağını düşündüm, zira son yıllarda prestijli festivallerden gelen ödüller sayesinde biraz şımardığımızı ve bu ödülün hakkını yeterince vermediğimizi düşünüyorum.

Bal'ın Altın Ayı başarısından önce büyük festival başarılarımızı Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes'da kazandığı ödüller ve Fatih Akın'ın sevincini Almanya'yla ortaklaşa paylaştığımız filmleri oluşturmaktaydı. Bu nedenle Sight and Sound dergisi, geçtiğimiz yıl 2000'li yılların geniş bir analizini yaptığı sayısında Türk sinemasına çıkış yapan Arjantin, Güney Kore ve Romanya gibi sinemaların arasında yer vermemiş ve Nuri Bilge Ceylan'ı, "onun işleri ülke sinemasında toplu bir hareketten ziyade, bir auteur'ün kişisel çalışmaları olarak görünüyor" diyerek anmıştı. Biz Türkiye'den baktığımızda sinemada yeni bir hareketin varlığının farkındayız (Derviş Zaim'in deyimiyle Alüvyon Türk Sineması) ve umuyorum ki Semih Kaplanoğlu'nun bu ödülünün ardından yurt dışındaki gözler de bu yeni harekete daha meraklı gözlerle bakmaya başlarlar. Filmin incelemesi için sizi böyle alalım.

4. Yılın Skandalı: Thilo Sarrazin'in "Deutschland schafft sich ab" adlı kitabı


Yıl sonu değerlendirmelerinin en tutarlı kısmını skandal kısmı oluşturuyor. Geçtiğimiz yıl İsviçre'de yeni minare inşaatının yasaklanmasını konu edinmiştim, bu yıl ise sırada Thilo Sarrazin'in Almanya kendini yok ediyor adlı kitabı var. Doğduğu toprakları babasının malı olarak görüp, aynı topraklarda doğan göçmenlerin kendisiyle aynı haklara sahip olmasını sindiremeyen ayrımcı yaklaşımı ve ulus devlet yapısının ırkçılığa, şiddete ve ayrımcılığa nasıl kolaylıkla kapı açtığını görmüş olduk. Küreselleşme ile birlikte "türdeş" yurttaşlık kavramının aşınmaya yüz tuttuğunu anlamaktan aciz politikacılarıyla Avrupa'nın kendini yenilemesi zor görünüyor. Tehlikeli olan ise büyük burjuvanın küreselleşerek evini terk etmesiyle işsizliğin çoğalması, aynı zamanda kitlelerin yeni hakimi olan kırsal ve kentsel küçük burjuvanın muhafazakarlığı ve milliyetçiliği körüklemesi. Almanya'ya gidince buraları yazmaz oldun diyen varsa ülke ismini silerek benzer bir okumayı rahatlıkla Türkiye için de yapabilirler.

5. Yılın Unutulmayanı: Dani Jarque


"En büyük x, başka büyük yok" sözünü çok seven bir memleketiz. Büyüklüğün ne anlama geldiğini pek de düşünmeden, daha çok başkalarının küçük oldğunu vurgulamak için kullandığımız bu basit cümleyle Dünya Kupası'nı kazanan İspanya'nın 2010 itibariyle en büyük olduğunu ve başka büyük olmadığını çok da iyi anlatabileceğimize inanmıyorum. Bu büyüklük kavramını daha iyi anlamak için alt metinlere ve yaşanan hikayelere daha dikkatli bakmakta fayda var.

Yıllar boyunca İspanya'nın çok iyi kadrolarla Dünya Kupası'nı kazanamamasının ardında Barcelona - Real Madrid, Bilbao - R.Madrid, Espanyol - Barcelona gibi hararetli çekişmelerin yattığına inanılır ve pek çok oyuncunun bu rekabetleri milli takımdan daha çok önemsedikleri söylenirdi. Bu durumu değiştirmek ve kazanan bir takım yaratmak için ciddi çalışmalar yapan İspanyollar, çalışmalarının karşılığını 2010'da aldılar ve "en büyük" oldular. Bu çalışmalara dair bir yazıyı da burada bulabilirsiniz.

Andres Iniesta ise gerçekten büyük olabilemenin yolunun kalpleri kazanabilmekten geçtiğini çok iyi biliyordu, bu nedenle alt yaş turnuvalarında İspanya adına beraber forma giydikleri Espanyol'lu dostu Dani Jarque'nin adını formasının altına yazmıştı. 26 yaşında hayata gözlerini yuman bir insanın Barcelona'lı, Real Madrid'li, Espanyol'lu olmasının bir önemi yoktu Andres için. Dünya Kupası finalinde atılan golle milyarları bulan insanın onun formasına baktığı anda sevgilisine, Barcelonalılara, herhangi bir politik gruba, kısacası kimseye hoş görünmek derdinde de değildi, sadece 2002'de 19 yaş altı turnuvasında aynı formayla Avrupa Şampiyonu olduğu arkadaşı Dani Jarque'nin de onlarla beraber olmasını istemişti.

Karşılığı mı? Andres Iniesta bugün Katalanların en sevdiği İspanyol, Real Madrid ve Espanyol taraftarlarının en sevdiği Barcelona'lı(bkz. yazının başındaki resim). Kalp kazanmayı nefret kazanmanın önüne koyabildiği için "en büyük" Iniesta, ve başka büyükleri de her zaman onun yanında görmek arzusundayım.

26 Aralık 2010 Pazar

2009 Yılının İzlemeye Değer Beş Yerli Filmi


Bir önceki listenin başlığındaki "yabancı" ibaresi yoldaki yerli filmler listesinin habercisiydi. Bu nedenle çok beklemeden 2009 yılının izlemeye değer beş filmini de bloga eklemek istedim. Listedeki filmler içinden daha önce değerlendirdiklerime filmin ismine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

- Hayat Var
- İki Dil Bir Bavul
- Kıskanmak
- 11'e 10 Kala
- Vavien

2008 Altın Portakal film festivalinde yarışan filmlerin kalitesi son yıllarda ciddi bir çıkış içine giren Türk sinemasının zirvesi sayılabilecek düzeydeydi. O filmleri temsilen burada yer alan Hayat Var, Reha Erdem sinemasının unutulmayacak örneklerinden birini oluşturdu. Reha Erdem gibi Türk sinemasının bir diğer başarılı yönetmeni Zeki Demirkubuz, eski filmlerine oranla bir adım geride kalan bir işe imza atmış olsa da benim listeme girmeyi başardı. Bu önemli isimlerin yanında umut vaad eden yeni isimlerin belgesel - kurmaca tadındaki filmleri 11'e 10 Kala ve İki Dil Bir Bavul, Türk sinemasının geleceğinin de parlak olacağını gösteren önemli örneklerdi. Vavien ise aynı anda hem festival izleyicilerini hem de filmlerden eğlence talep eden kitleye hitap ederek zorlu bir görevin altından kalkmayı başardı.

Hayat Var


Boğaz'da bir kayık. Kayık'ta baş parmağını emen bir kız. "You are my sunshine, my only sunshine. You make me happy when skies are grey" şarkısını söyleyen bir ayıcık, ilk ergenlik dönmeine giren bu kızın hangi derdini unutturablir ki?

İki Dil Bir Bavul

Memleketin bütün sorunlarını kötü niyetli kendini bilmez insanların çıkardığına inanıyorsanız bu filmi izleyerek vakit kaybetmeyin. Görmeyin, duymayın, bilmeyin ve üç maymunun yanına kıvrılıverin. Eğer sorunların temelinde nefretten ziyade iletişimsizliğin yattığına dair bir inancınız varsa, iyi niyetin kin ve nefretin önüne geçebileceğini düşünüyorsanız ilk adımı bu çarpıcı belgeseli izleyerek atabilirsiniz.

Kıskanmak



Dostoyevski, duvara asılı eski bir Beşiktaş arması ve eski filmlerinin kırk yıllık hatrı Zeki Demirkubuz'u da bu listeye eklememiz için yeterli. Tabii bir de Nergis Öztürk'ün hatırlamaya değer performansı var.

11'e 10 Kala


Koleksiyon tutkunu bir elektrik mühendisinin hayatını anlatan bir film, benim için sıradan bir izleyicinin kendini esas karakterin yerine koymasından daha fazla anlam ifade ediyor, bu nedenle 11'e 10 Kala filmine fazladan bir sempati beslediğim de doğrudur. Buna karşın, film kendi hayatını filmin baş karakteri Mithat Bey ile ilişkilendirmeyen izleyiciler için de izlemesi hayli keyifli bir film. Ayrıca Pelin Esmer'in yeni filmlerini de merakla beklememizi sağlıyor.

Vavien


Saraybosna Film Festivali'nde ikinci kez izleme şansı bulduğum Vavien'in daha detaylı bir incelemesine yukarıdan ulaşabilirsiniz. Burada ek olarak bir anımı paylaşıp, Bosna'da sinema çıkışında turist olduğumu anlayıp (Türk olduğumu da anlamayıp) kameralarını bana çeviren Boşnak Televizyonu'na filmi tarafsız bir izleyici gibi övdüğümü belirtmek isterim.

2009 Yılının İzlemeye Değer Beş Yabancı Filmi


Bu listeleri nasıl oluşturduğuma dair açıklamayı bir önceki listeye dair yazıda anlattığım için bu sefer kısa yoldan listeyi açıklıyorum. Listenin alfabetik sırayla dizildiğini bir kez daha ekleyeyim. Daha önce blogda incelemesini yaptığım filmlere verdiğim linkten ulaşabilirsiniz.

- Bright Star
- Das Weisse Band (The White Ribbon)
- Fish Tank
- Inglourious Basterds
- Un prophète (A prophet)

Filmlerle ilgili kısa analizlere geçmeden önce 2009'un genel bir değerlendirmesini yapalım. Yukarıdaki filmlere baktığımızda 2009'a auteur'lerin damga vurduğunu görmek mümkün. Tarantino, Haneke, Jane Campion gibi 15-20 yıllık bir döneme damgasını vuran yönetmenler seçkin işlerinden yeni birine 2009'da imza atarken, Andrea Arnold ve Jacques Audiard gibi 2000'li yılların umut vaadeden isimleri de yeni işlerinin heyecanla beklenmesini sağlayacak büyük birer adım attılar. İngiltere, Avustralya, ABD, Fransa ve Avusturya'dan birer filmin varlığı son yıllarda Uzak Doğu ve Doğu Avrupa'ya kayan sinemanın ilgi merkezini yeniden kültür ve sanatın klasik merkezlerine dönüş yaptığını gösterir nitelikte. 3 erkek 2 kadın yönetmenin katkısıyla cinisyet yönünden dengeli bir listenin oluşması da beni ayrıca memnun etti. Listedeki kadınların yalnızca kadın olmalarının ötesinde kadınların sorunlarını ve kadın gözünü perdeye taşımaktaki ısrarları da listedeki çeşitliliği arıtıyor. Şimdi gelin filmlere kısa bir bakış atalım.

Bright Star


18. yüzyıldan miras kalan romantizm bugünlerde gerek bireysel bazda gerekse toplum katında rağbet görmüyor olabilir; ancak romantizm döneminde oluşturulan pek çok sanat eseri ve dönemin sanatçıları üzerlerine tekrar tekrar düşünülmeyi hak ediyorlar. Jane Campion da benimle aynı görüşte olmalı ki, dönemin önemli İngiliz şairlerinden John Keats'in hayatına ve aşkına sinemada yeniden hayat vermeyi başardı. Hem de John Keats'e sevgilisinin gözünden bakarak yine ve yeniden kadının bakış açısını yansıtmayı başarıyor. Filmin daha detaylı bir analizi için yukarıda verdiğim link'i kullanabilirsiniz.

Das Weisse Band


2000'lerin kapanış yılı, unutulmayacak klasiklerin yılı oldu. Tarihin çeşitli kesitlerine yönetmenlerin kendi üsluplarıyla attıkları bakışlar bu klasikleri oluşumunu sağladı. Das Weisse Band, bireylerin şiddete meyyal yapılarını incelemeye meraklı olan Haneke'nin, 1910'lu yılların Almanya'sının nasıl toplumsal değişimlere gebe olduğunu gösterdiği bir film. Çocukların çevreden gördükleri şiddetle birlikte şiddet üretimine başlamaları, içlerinden bir kaçının ilerideki yıllarda Nazi subayları olduklarını düşündüğümüzde etkisini artırıyor. Bu filmle ilgili olarak blogda yaptığım analize de yukarıdan ulaşabilirsiniz.

Fish Tank


İngiliz sineması denince ilk akla gelen kavramlardan birisi de sosyal gerçekçilik. Son dönemde Ken Loach ve Mike Leigh'nin önderliğini yaptığı gerçekçiliği ön plana alan filmlerin bir benzerine de yeni ve yetenekli yönetmen Andrea Arnold imza atmış. Yalnızca üç ana karakter üzerinden sınıfsal farklılıkların bu kadar iyi incelendiği bir film zor bulunur. Hip - hop dansları ve annesinin sevgilisinin onu içine düştüğü çıkmazdan kurtarabileceğine inanan Mia'nın, toplumun işçi sınıfına ait bir kadından (ve kızdan) neler beklediğini fark etmesiyle yaşadığı travmaya tanıklık ediyoruz. Toplumsal sinemayı ve İngiliz aksanını özleyenlerin bu filme bir göz atmalarında fayda var.

Inglourious Basterds


Inglourious Basterds'ın üzerine "Rated R, +18" gibi ibareler yerine "Dikkat, bu bir Tarantino filmidir!" yazılmasında fayda var. Süper yıldız yönetmen gibi bir kavramın ortaya çıkmasını sağlayan (ve hala türünün tek örneği olan) QT, tartışmalı anti-kahramanlar yaratma ve estetize(!) şiddet gibi hazmedilmesi zor karakteristiklerinin üstüne bir de tarihi değiştirme münasebetsizliğine yer verdiği son filmiyle sınırları zorlamaya devam ediyor. Bütün bunları sinemanın varlığıının içinde tartışabilen ve filmde alt metinler arayanların, Christopher Waltz'ın unutulmazlar arasına soktuğu Albay Hans Landa'nın dört dil bilen saf burjuva kimliğine bir kez daha bakıp Naziler üzerine yeniden düşünmeyi denemelerinde fayda var.

Un prophète

Un prophète'in, yılın en stilize filmi alt başlığında Inglourious Basterds ile yarışacak seviyede olmasına Fransız filmine ön yargıyla bakanlar belki şaşırabilirler; ancak kendi adıma Malik el-Cebena gibi unutulmaz bir karakteri yaratan, tempoyu hemen hiç düşürmeden iki buçuk saat boyunca seyirciyi ayakta tutabilen başka bir filme uzun zamandır rastlamadığımı itiraf etmem gerekiyor. Son yıllarda gerçekliği harketli kameraların kullanımıyla seyirciye yanıstmayı amaçlayan filmlerin vardığı doruk noktası bu film olsa gerek. Hapishaneyi Fransa'nın karşılaştığı toplumsal sorunların yansıdığı bir mekan olarak çizen Audiard'ın, İslam dininin şiddeti olumlayan bir yapıya izin verdiğini ima etmesi (peygamber, çete lideri el-Cebena'nın lakabı) özellikle Avrupa'nın mevcut ön yargılı hükümetlerine yardımcı olması sebebiyle tartışmalı duruyor. Yine de yönetmenin düşünce serbestliğine saygı duyarak neden hapse düştüğünü bilmediğimiz el-Cebena'nın sıfırdan zireveye çıkış hikayesini oldukça beğendiğimi söylemeliyim.

23 Aralık 2010 Perşembe

Simao Sabrosa: Haziran - Temmuz 2009 Champions Dergisi Söyleşisi


Kişisel dergi arşivimden bloga aktardığım söyleşilerde sırada Beşiktaşımın yeni transferi Simao Sabrosa var. Frikik ve penaltı uzmanı, eskilerin deyimiyle top cambazı olan Simao'nun Atletico'da oynadığı dönemde Champions dergisinde yayınlanan söyleşisini okurken aklınızın bir köşesine Quaresma'nın kariyerini getirmenizde fayda var. Size kolaylık olsun diye ben söyleşideki soruların altına bazı notlar düştüm.

Kariyerin Sporting'da görkemli bir şekilde başlamıştı - sonra da 19 yaşında Barcelona'yla anlaştın. Bu senin için ne anlama geliyordu?

Harika bir anlaşma. Bana pek çok şey öğreten deneyimli koçlarla çalıştım ve Altın Top sahibi Rivaldo, Figo ve Guardiola gibi isimlerin yanında oynadım - sadece idman yaparak dahi çok şey öğrenebileceğiniz oyuncular. Benim için iki güzel yıldı.

Camp Nou'yla ilgili nasıl anıların var?

Olumlu...ama hiç kupa kazanamadım. İstediğim maçlarda oynama fırsatı bulamadım ve bu nedenle başka bir kulübe geçmeye karar verdim.

Not: Simao'nun Barcelona'daki en güzel anısı sanıyorum Figo'nun Real Madrid formasıyla Camp Nou'ya döndüğü ilk maçta takımının ikinci golünü attığı andır. Bu golün videosunu aşağıda bulabilirsiniz.



Sporting mi, Benfica mı - Hangisi kariyerine en büyük etkiyi yaptı?

Sporting'de her gün örnek bir profesyonel olmak için bana yardım eden insanlarla çalışıyordum. Sonunda kendimi Benfica'da ispat ettim; ama Sporting'de antrenman yaptığım yılları hiç unutmadım.

Not: Meşhur Sporting altyapısının Figo, C.Ronaldo, Nani ve Quaresma gibi marka kanat oyuncularından birisi de Simao. Bütün bu isimlerin ikinci durağının dünya devleri olması (Barcelona, ManU) da Sporting altyapısının ne kadar iyi çalıştığını gösteriyor. İyi çalışmanın olmazsa olmaz koşullarından birisi de insanların birbirleriyle iyi ilişkiler kurması. Simao'nun kariyerini yeniden ayağa kaldırdığı Benfica'nın önüne Spoting'i koyması da altyapıda ne kadar iyi anılara sahip olduğunu gösteriyor. Ama Barcelona'lılara bu kanat oyuncularıyla ilgili anılarını sormasanız daha iyi olur:)


Bir gün İspanya'ya döneceğini biliyor muydun?

Barcelona'da işler her zaman iyi değildi, bazen eve keyifsiz dönerdim. Benfica'da neşem geri geldi, baskı altındayken bile. Ve futbolda her zaman baskı vardır. Kulübünüze zirveye çıkmak için yardım ederken; İspanya'da, İngiltere'de ve büyük turnuvalarda oynayacağınıza dair düşünce her zaman aklınızdadır...İspanya'ya dönüşüm muhteşem oldu. La Liga bu dönemde çok fazla gelişti. Eskiden o kadar iyi olmayan kulüpler artık en iyilerle birlikte oradalar. Belki çok iyi tanınmıyorlar; ancak Barcelona, Real Madrid ve Atletico ile oynarken problem yaşamıyorlar.

İspanya ligi, Portekiz ligi ve Şampiyonlar Ligi arasında nasıl bir fark var?

İspanya'daki lig kalitesi Portekiz'in çok üzerinde - ve (İspanya'da) daha fazla destek var ki bu da oyuncular için teşvik edici bir durum. Portekiz ligi kaliteyi artırmak adına 16 takıma indirildi. Şampiyonlar Ligi ise en iyi oyuncuların ve takımların olmak istediği yer.

Attığın bütün goller içinde en beğendiğin hangisi?

Maçın öneminden ötürü Benfica forması ile Şampiyonlar Ligi'nde Liverpool'a attığım golü söyleyeceğim. Mutluluktan çılgına dönmüştüm! Harika maç ve güzel bir gol. Bu golü hiç bir zaman unutmayacağım; çünkü son 16 turunda deplasmanda son şampiyon Liverpool ile oynuyorduk ve bu gol bizi çeyrek finale çıkardı.

Not: Simao'nun en beğendiği golünü aşağıdaki videoda görebilirsiniz.



İdmanlarda en çok ne üstüne çalışıyorsun?

Her şey üstüne. Oyununuzun her yönüyle ilgili çalışmanız gerekir. Topu alma, kontrol ve sonrasında şut atma üzerine çalışmayı seviyorum.

Seni antrenmanda en çok etkileyen oyuncular hangileri oldu?

Xavi ve Iniesta gerçekten harikalar. Rivaldo da öyle. Ben antrenmanı bitirmek istediğimde o hep çalışmaya devam etmek isterdi. Bunlar aklınızda kalıyor çünkü onlar hiç bir zaman tatmin olmuyorlar. Rivaldo'dan çok şey öğrendim; çünkü onun için çalıştığı kadarı hiç bir zaman yeterli değildi, her zaman devam etmek isterdi.

Not: Simao'nun Barcelona forması giydiği yıllarda Xavi de A takımda forma giymeye başlamıştı; ancak Simao'nun o dönem 16 yaşında olan Iniesta'nın adını söylemesini Guardiola'nın Xavi'ye o dönemde söylediği "Sen beni takımdan çıkaracaksın; ama Iniesta da seni takımdan çıkaracak" sözleriyle birleştirince Iniesta'nın küçük yaşlardan itibaren kulüpte bir fenomen haline geldiğini düşünmeye başladım.


Kariyerin bitmeden önce Portekiz'e dönmeyi düşünüyor musun?

Bunun üzerine düşünmedim; ama bir gün Benfica'ya dönmek isterim.

Not: Portekiz'e dönmene gerek yok Simao'cuğum, bak senin için bütün Portekiz'i Beşiktaş'a getirdik.

Çocuklar için açtığın futbol okulları var. Kariyerin bittikten sonra futbolun içinde yer almaya devam edecek misin?

Biz profesyoneller çocuklar için örnek teşkil ediyoruz, bu nedenle onlara yardım etmeliyiz. Ben de böyle bir yardım aldım. Lizbon'dayken gençlerle konuşmak için okula (futbol okulu) giderdim. Bana özel bir golü nasıl attığımı sorarlardı. İdollerinden biriyle sohbet etmek onlar için çok iyi.

21 Aralık 2010 Salı

2009 Yılının Dinlemeye Değer Beş Albümü


Malumunuz olduğu üzere yıl sonu geldi ve gazeteler, dergiler, internet siteleri "yılın en iyi x adet filmi, şarkısı, albümü, kitabı" listeleriyle dolmaya başladı. Bu minvaldeki listelerin giderilmesi zor eksikliklerinin bir kısmından kurtulmak için kendi hazırladığım listede "en iyi, olmazsa olmaz" gibi kalıpları kullanmadım. Ayrıca sporda olduğu gibi kesin karşılaştırmalar yapmanın mümkün olmadığı eserleri kendim kıyaslayamayacağım için listeyi hazırlarken "birinci, ikinci" diyerek bir sıralamaya gitmedim. Aşağıdaki sıralama grup ve sanatçıların isimlerinin alfabetik sıralamasıyla oluştu.

Bu yazıyla hazırlamaya başladığım ve önümüzdeki günlerde bloga yenilerini de koyacağım listeleri hazırlarken, farklı beğenilere hitap edebileceğini düşündüğüm albümleri ve filmleri bir araya getirdiğimi belirtmek istiyorum. Yine de sonuç olarak benim beğenilerimden oluşan subjektif bir liste olduğunu ve dinlemekten hoşlanmadığım tarzların burada yer almadığını belirtmekte fayda var. İçinde bulunduğumuz yılların kaliteli işleri üzerine düşündüğünüzde aklınızın bir köşesine buradaki isimleri de eklemenizi tavsiye ederim.

Son olarak, listenin neden bitirmekte olduğumuz 2010'a değil de çoktan mazinin tozlu sayfalarına karışan 2009'a ait olduğunu açıklamam gerekiyor. Listeyi hazırlarken aklıma gelen filmlerin ve albümlerin bir kısmı 2009 yılına, bir kısmı da 2010 yılına aitti. Buradan hareketle her iki yıla dair listeler oluşturmaya karar verdim. Yıl içinde üretilen pek çok esere bir sonraki yıl içinde ulaşabildiğimiz için 2010 listelerini 2011 sonunda güncellemeyi düşünüyorum. 2009 listeleri ise hemen hemen kesindir eğer bu yıla ait kaçırdığım bir iş varsa ayrıca yazı olarak buraya eklerim. Şimdi bu laf kalabalığını bir kenara bırakıp listeyi açıklama vaktidir.

1. Editors - In This Light and on This Evening


Editors'ın ilk iki albümündeki tarzından biraz uzaklaştığı ve başarılı olduğu bu albümün daha geniş bir incelemesine buradan ulaşabilirsiniz. O yazının ek olarak, ilk dinleyişte fark edemediğim "The Boxer" şarkısını da çok beğendiğimi söylemek istiyorum.

2. Green Day - 21st Century Breakdown


Bu albümü diğerlerinden ayıran özelliğin bütün şarkıların birbiriyle bağlantılı olmasında arayabiliriz. 18 şarkının bir araya gelmesiyle oluşan bir albümün ötesinde, ancak Amerikan toplumunun dar politik sınırları içinde politik kabul edeceğimiz iki gencin yaşadıklarının konu alındığı albümün detaylı bir incelemesine de bu linkten ulaşabilirsiniz.

3. Norah Jones - The Fall


Geçtiğimiz yıl sonu "en"lerini açıklarken en iyi albüm payesini verdiğim albüme burada yer vermemek olmazdı. Buradaki yorumu da kısa keselim, zira detaylı inceleme burada bulunuyor.

4. Oi Va Voi - Travelling the Face of the Globe

İnanmayacaksınız ama listedeki bir diğer albüm olan Travelling the Face of the Globe'u da daha önceki bir yazıda inceleme fırsatım olmuştu. Gündemdeki müzik gruplarından sıkılanlar için hoş bir alternatif oluşturan Oi Va Voi grubu ocak ayında Türkiye'de olacak, albümü beğenirseniz etkinlik takviminizde önümüzdeki ay yer açmanızı öneririm.

5. Rammstein - Liebe ist für Alle da


Sonisphere 2010 ile ülkemizde izleme şansı bulduğumuz Rammstein, Rosenrot albümü ile ulaştığı olgunluk seviyesini yerle bir edip yeniden eski günlerine dönüş yaptığı bir albümle karşımıza çıktı. Grup üzerine yorumlar, albüm değerlendirmesi ve Sonisphere 2010 izlenimleri için de sizi buraya alalım.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Arsene Wenger: Bir futbol filozofu


Blogda yayımlamaya karar verdiğim söyleşilerde sırayı meslektaşlarım arasında dünyadaki en meşhur isim alıyor. Football manager oyununu oynamaktan gerçek ile sanalı ayırt edememeye başladığım düşünülmesin, Arsene Wenger ile meslektaş olma onuruna kendisinin elektrik mühendisliği mezunu olmasıyla eriştim. Bu benzerliğin dışında, oynattığı futbolun arka planına bir felsefe yerleştirmeyi başarması ve bunun da ötesine geçerek hayata belirli bir siyasi ve entelektüel pencereden bakmayı bilen bir isim olması Wenger'e olan saygımı limitlerin ötesine taşıdı. Bu yazıda Champions dergisinin Nisan/Mayıs 2009 ve Bir+Bir dergisinin Mayıs 2010 sayılarından yola çıkarak, Wenger'in futbola ve hayata dair felsefesini sizlere aktarmaya çalışacağım.

Wenger, kazanmanın kutsandığı; ancak yöntemlerin pek de önemsenmediği tüketim futbolunda futbolun ahlakını ve kazanmanın anlamlı bir yolunu bulmayı kendine amaç edinen sayılı insanlardan birisi. 2000'li yılların ortasında Henry, Vieira ve Bergkamp'lı kadrosuyla son yılların en çekici futbollarından birisini oynatan ve kupaları toplayan Fransız teknik direktör, yeni stad yapımı nedeniyle kulübün borçlarının artmasının ve bu efsane kadronun dağılmasının ardından kazanmak için yeni bir yol denemeye karar verdi. Şimdi Wenger'in kendi cümlelerinde bu yeni yolun şifrelerini bulmaya çalışalım.

Abramoviç'in Chelski projesinden bu yana transfer piyasasında fiyatların yükselmesi Wenger'i başarılı olmak için yeni çözümler aramaya itti. Abramoviç ve onu takip edip kulüpleri satın almaya başlayan yeni dünyanın zenginleri karşısındaki finansal açığı "Kendi tarzı, kültürü olan bir takım yaratarak" kapatmaya çalışıyor Wenger. Modelinin geçerliliğini ise çok insani bir gerekçeye dayandırmış: "Bir oyuncu bu takıma 16-17 yaşlarında geliyor; sahaya çıktığında diğer takımlarda rastlamadığımız bir ruha, kulüp sevgisine sahip oluyor. Beraber eğitim almış, yetişmiş oluyorlar. Hayat boyu kalıcı dostluklar 16-20 yaş arası tanıdığınız kişilerden oluşur. Bu bize diğer kulüplerde olamayacak bir güç katıyor." Bu anlayışla seçtiği oyuncuların uymasına dikkat ettiği bazı kuralları da var Wenger'in. "Sumo güreşi seyrederken öğrendiğim şey şu: Güreş bittiğinde asla kimin kaybettiğini anlamanız mümkün değil; çünkü kaybedeni utandırmamak için hislerini dışa vurmuyorlar" diyor Wenger ve oyuncularına bu felsefeyi aşılamaya çalıştığını ekliyor. Latin kökenli bir insan olarak abartılı tepkiler vermeye meyyal olduğunu; ama kendini kontrol etmeyi de Japonya'da öğrendiğini belirtiyor. 1995-96 yılında yaşadığı bu Japonya macerasında öğrendikleri bununla da sınırlı değil, oyuncuların kaslarını daha iyi çalıştırmak için otobüslerdeki sıcaklığı yükseltmesinden diyet programlarına kadar pek çok ders çıkarmış. "Hafta boyu çalışıp, ondan sonra bütün o emeği oyuncular kötü beslendiği için heba etmenin salaklık olduğuna inanıyorum" açıklaması, kurallarına ne kadar önem verdiğinin bir göstergesi.

Wenger kariyerinde büyük kulüplere doğrudan adım atmak yerine, kendi hedefleri doğrultusunda çalışmayı seçen bir teknik direktör. 2009 yazında Real Madrid başkanı Perez ona Kaka'lı Ronaldo'lu yeni Galacticos'un başına geçmeyi önerdiğinde, bu teklifi neden terk ettiğini şöyle açıklıyor: "Gitseydim, inançlarıma ihanet etmiş olurdum. Bu kadar basit. Real Madrid'den ziyade Arsenal ile ilgili bir şey bu. Burada bir takım yarattım ve onu başarıya ulaştırmak istiyorum. Bu takımla dört yıl önce giriştiğim bir proje ve sonuna kadar gideceğim. Bu noktada ayrılmam söz konusu olamaz." Ne olursa olsun kazanmanın peşinde koşan pek çok teknik direktörün balıklama atlayacağı bu teklifi reddetmesinin ardında yeni projesine olan inancı yatıyor. Peki bu projeyi onun için bu kadar anlamlı kılan nedir? Acaba bunun arkasında Abramoviç'in, Wenger'e kariyerinin travmatik bir dönemini hatırlatması yatıyor olabilir mi? 1993 yılında bir başka dev Bayern Münih'in teklifini reddetmesine ve bir yıl sonrasında Japonya'ya doğru yola çıkmasına neden olan Fransa futbol tarihinin en büyük skandallarından birisini ve Tapie ismini anmadan Wenger'in kariyerindeki seçimlerini değerlendirmek, bazı noktaların eksik kalmasına neden olacaktır.


1987 yılında Monaco'nun başına geçen ve 7 yılını bu kulüpte geçiren Wenger, bu kulüpte bir şampiyonluk(87-88) ve iki ikincilik kazanır.(Prekazi'nin müthiş golüyle hatırlanan Monaco maçında kulübedeki isim de Wenger'dir) Bu ikincilikleri kazanım olarak saymamın nedeni ise, Seba'nın meşhur "şerefli ikincilik"lerinin tam da bu sonuçlarda karşılığını bulmasıdır. Bu dönemde Fransa'da esen Marsilya rüzgarı 5 yıl üst üste gelen şampiyonluğun ardından Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu'na da erişmeyi başaracaktır. Ancak, çok geçemeden bu rüzgarın arkasında kirli bazı dolapların döndüğü ortaya çıkar. Valenciennes forveti Robert'in bahçesinde bulunan 250 000 frank ile başlayan dava sürecinde Marsilya'nın 92/93 şampiyonluğu iptal edilir ve takım küme düşürülür; ancak önceki sezonlara dair başka bir kanıt bulunamaz ve Wenger bu şerefli ikinciliklerle yetinmek durumunda kalır.

Yaşadığı travmadan kurtulmak için büyük bir değişime ihtiyacı olduğuna inanan Wenger, Bayern ile yeni bir maceraya atılmak yerine kökten bir yeinlenme için Japonya'nın yolunu tutar. Orada yeni gözlemler ve yeni bir hayat tarzından beslenen ve oyuna karşı heyecanını tekrar kazanan Wenger'in dönüşte başlattığı Arsenal macerası bugüne kadar aralıksız olarak devam etti. Wenger o gün Tapie'nin verdiği rüşvetlere, bugün de Abramoviç ve futbolu reklam aracına dönüştüren yeni futbol oligarklarının transfer bütçelerine karşı, kazanmanın "başka" bir yolu olduğunu ispat etmek için uğraşıyor.

Wenger'in bu tercihinin arkasında politik bir duruşun izlerini görmek de mümkün. "Elli kişinin dünyanın tüm dünyanın zenginliğinin yüzde 40'ını elinde tutması hala kabul görüyor. Bir insan olarak bunu nasıl savunabilirsiniz? İki milyar kişinin günde iki dolarla yaşamasını kabul edebilir misiniz? Bunları kabul etmeye daha uzun süre devam edilebileceğini düşünemiyorum." diyor Wenger ve ekliyor: "Bireysel zenginliği sınırlamak gerekebilir; ama dünyanın ilerlemesini sağlayanların da ödüllendirilmesi lazım. Halbuki gece gündüz çalışıp yeni bir aşı keşfeden ya da uçak modeli icat eden kişiler dünyanın en zenginleri arasında değil."

Söyleşiden son bir soruyla yazıyı sonlandıralım. Sanıyorum bu son sorunun cevabına futbolla ilgilenen ilgilenmeyen herkesin kulak vermesi gerekiyor:

"Futbolun hayatınızı ona adamaya değer bir şey olup olmadığını sorguladınız mı hiç?

-Tabii ki. Hayattaki en önemli şeyin kendinize bir hedef belirleyip ona ulaşmak olduğuna karar verdim. Bir amacınızın olmaması kadar kötü bir şey yok. Diyelim sabah kalktığınızda bir dakika boyunca keyfini çıkardınız, peki sonra ne yapacaksınız? Hepimizin içinde bir işe yaramak, belli yeteneklere sahip olmak ve bunu gösterebilmek arzusu vardır."

19 Aralık 2010 Pazar

Irkçılığa karşı Lilian Thuram


Lilian Thuram benim (ve pek çok futbol severin) unutamadığı bir isim haline geldiğinde takvimler 1998 senesini gösteriyordu. Dünya Kupası yarı finalinde Hırvatistan'a iki gol atarak takımını finale taşımış ve kupanın kazanılmasında büyük rol oynamıştı. Fransa 1998 kadrosu, farklı etnik kökenden gelen pek çok oyuncusuyla çokkültürlü yaşamın da mümkünü olduğunu gösteren umut verici bir örnekti. Bakın o kadronun temel taşlarından olan Thuram, bugün Sarkozy ile yükselen ırkçılık dalgasına karşı sesini nasıl yükseltiyor. Bu harika röportajın tamamı için Bir+Bir dergisinin Nisan 2010 sayısına bakabilirsiniz. Aşağıdaki bölümler de bu dergiden alınmıştır.

Ulusal kimlik tartışmasında sizi en çok rahatsız eden ne?

Fransa'nın kimliği, onu tanımlayan siyasal projesidir: Özgürlük, eşitlik kardeşlik arzusu. Dolayısıyla, bu tartışma tamamen fuzuliydi. Mesele, tartışmanın örtülü olarak içerdiği, ima ettiği kötü niyette...

Neyi kastediyorsunuz?

Bu tartışma, Fransız kimliğini en küçük ortak paydaya indirgemeyi ve bazı toplululukları damgalamayı amaçlıyor. Toplumumuzdaki örtük ırkçılığı uyandıran, korku üreten, dayanışmayı ortadan kaldıran, ön yargıları pekiştiren bir bölme siyasetiyle karşı karşıyayız. Sarkozy insanları kompartımanlara alıp etiketliyor. "Onlar", "biz", "soydan Fransızlar", "azınlıklar"...Aslında, ciddi bir krizden geçiyoruz. Hükümet işsizlik, ekonomik kriz, sosyal adaletsizlik gibi gerçek sorunlar hakkında tartışılmasını engellemek için, göçmenler, Müslümanlar, Siyahlar, yabancılar gibi günah keçileri yaratıyor. Çok tanıdık, klasik bir yöntemdir bu. Her şey yolunda giderken, mesela 1998'de Fransa dünya şampiyonu olduğunda, siyasetçiler de medya da bu çeşitlilikle övünüyordu. Fransa karmaşık bir ülke ve bunu sahiplenmeli. Geçenlerde, Bixente Lizarazu'nun yaş gününe gittim. Salonun başköşesinde koskoca bir Bask bayrağı asılıydı. Bask şarkıları söyledik, ürperdim. Muhteşem bir şey bu. Fransa'nın kendisini bu duygulardan mahrum bırakmasını istemem.

Siz ırkçılığa bizzat maruz kaldınız mı?

Stadlarda maymun çığlıklarına maruz kaldım tabii. İnsanlar bu türden davranışlar gösteriyor, çünkü bilim insanları bir zamanlar Siyah insanları maymunlarla birlikte eksik halka olarak teorileştirdi. Bu tasvirler kolektif bilinçaltında yer etti. Irkçılığın bu kadar kolay uyandırılmasının sebebi, maalesef hala yıkılmamış olan bir tarihin ürünü olması. Sömürgecilik sona ereli şunun şurasında elli yıl oldu. 1930'lara kadar insanların sergilendiği hayvanat bahçeleri vardı. Sergilenen bu vahşiler arasında Christian Karembeu'nün dedesinin de olduğunu düşünsenize.

Okuldaki ilk günleriniz nasıldı?

Sınıftaki tak Siyah bendim, bana Noiraude (Karakoyun) diye hitap takmışlardı. O gün kendimi demirle dağlanmış gibi hissetmiştim. Genç bir beyazı düşünün, okul hayatı boyunca kendi renginden tek bir sanatçı, yazar, düşünür ya da devlet adamından söz edildiğini duymuyor. Ta ki atalarının köle oldukları söylenene kadar... O andan itibaren zihinsel, düşünsel oluşumu ve kimliğinin inşası çok karmaşıklaşıyor. Özdeşleşebileceği başka şahsiyetlerle karşılaşmazsa ve bir de dış görünüşünden ötürü sürekli ayrıma maruz kalırsa, bunun ne kadar yıkıcı olduğunu tahayyül edebilirsiniz! Esas tehlike, bu değersizliği içselleştirmek. Kanser olmayı bile göze alarak, ne pahasına olursa olsun derinin rengini beyazlaştırmaya çalışırsın, kadınlar düz saçlara sahip olmak için peruk takarlar...

Metinden almak istediğim son bölüm ise ırkçılık konusundan biraz bağımsız; hatta Thuram'ın Fransa'nın Dünya Kupası'na katılmasına dair görüşüne katılmama karşın buraya aldım. Neden diye soracak olursanız da, sondaki cümleyi tekrar tekrar okumanızı tavsiye ederim, o kadar manidar bir söz etmiş ki Prens, katılmamak elde değil.

Fransa'nın Dünya Kupası'na Thierry Henry'nin hilesiyle gitmesi manidar değil mi?

Hiç de değil. Futbol oynayan herkes o durumda Thierry Henry ile aynı refleksi göstereceğini bilir. Kötü, yanlış bir refleks olduğu kesin, ama hakem görmüyor işte. Çok sık olan bir şey bu. Chelsea ve Barcelona'nın karşı karşıya geldiği son Şampiyonlar Ligi'nin yarı final maçı aklıma geliyor; Barcelona çok kötü bir hakem hatası sonucu finale kaldı. Bugün kimse o hatayı tartışmıyor. Futbol bir oyun, Fransa'nın tur atlamasının niçin bu kadar sorgulandığı beni şaşırtıyor. Bir ülkede futboldan çok bahsediliyorsa, bu, demokrasi açısından kötüye işarettir.